NEHC'ÜL - BELÂGA HZ ALi NiN HUTBELERi VE SÖZLERi

Başlatan Haceli, Tem 30, 2026, 01:48 ÖÖ

« önceki - sonraki »

Haceli

45
 (Basra valisi Osman b. Huneyf'in bir düğüne çağrıl- dığını ve gittiğini duydukları zaman ona yazdıkları mektup:)
 (Allah'a hamd-ü senâdan, Rasûlüne ve soyuna salâ-tü selâmdan)
 Sonra Huneyfoğlu, Basralılardan bir bölüm, duyduk ki seni düğüne çağırmış; sen de hemen gitmişsin. Renk-renk yemekler, büyük büyük kâseler hoşuna gitmiş. Oysa ben sanmazdım ki yoksulları çağrılmayan, zenginleri dâvet edilen bir topluluğun dâvetine icâbet edesin. Dişlediğin yemeğe bir bak, haram helâl olduğunda şüphen olursa at o yemeği ağzından; helâl olduğunu iyice bilirsen birazcık ye.204
 203 - Beşinci bölümün 83. hutbesinin notuna bakınız.
 204 - Osman b. Huneyf, ansardandır; Ebu-Amr künyesiyle
 Bil ki her uyan kişinin uyduğu, yolundan gittiği, bilgisinden ışıklandığı bir imâmı vardır. Gene bil ki sizin imâmınız, dünyasında köhne bir elbiseyle iki parça ekmeği kendisine yeter bulmaktadır. Bilirim, sizin buna gücünüz yetmez; yetmez ama çekinip gayret ederek, temiz olmaya, doğru yola gitmeye gayret göstererek yardım eden bu yolda bana; gücünüz yettiği kadar yolumda olun. Andolsun Allah'a ki ben dünyanızdan ne bir gümüş, ne bir altın toplayıp biriktirdim ne şu çok ganimetlerden bir mal yığdım, ne de üstümdeki yıpranmış elbiseden başka bir elbise aldım.
 Evet, gökyüzünün gölgelendirdiği şu dünya yüzünden, elimizde bir Fedek vardır; ona da toplumun bir kısmı haris oldu, bir kısmı cömertlik etti; Allah ne de güzel hükmedicidir. Ben ne yapayım Fedek'i, yahut ondan başka bir yeri ki bu nefsin konağı, yarın mezardır; onun karanlığında eseri bile kalmaz, haberi bile yiter gider, duyulmaz. O mezarı açan, elleriyle genişletse bile taş, kerpiç düşer, yığılır, toprak dökülür
 künyelenmiştir; Ebu-Abdullah diyenler de vardır. Emir'ül- Mü'minin'e (a.s) rücû' edenlerdendir. Uhud'da ve diğer gazalarda bulunmuştur. Cemel savaşından önce Emir'ül- Mü'minin tarafından Basra vâliliğine tayin edilmiş, kendisine, Rebeze'den gönderilen emir üzerine savaşa girişmiş, Cemel ashabı, Basra'ya girince Osman b. Huneyf'in saçını, sakalını tıraş ettirmişlerdi. Hz. Emir'e (a.s) ulaştıktan sonra Cemel savaşına iştirâk etmiş, Kûfe vâliliğine tayin edilmişti. Muâviye'nin zamanında vefât etmiştir (Tankıyh, 2, s.245).
 Bu cümlelerde, "En kötü yemek, tokların çağrıldığı, açların dâvet edilmediği düğün yemeğidir" hâdisine de işaret vardır (Câmi, 2, s.33)
 dapdaracık bir hâle getirir. Şimdiden nefsimi takva ile riyâzete alıştırayım ki en büyük korku gününde eminliğe erişsin; mahşerin kaygan yerinden sürçmesin. Dilesem ben de yağlar ballar bulurum; buğday ekmeğinin hâlisini yerim; ipek elbise giyinirim; fakat nefsimin dileğinin bana üst olması beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç? Ben nasıl doya-doya yemek yiyebilirim ki Hicaz'da, yahut Yemâme'de belki yoksullar vardır; günler geçmiştir ki tokluk nedir, görmemişlerdir. Gecemi karnı tok olarak nasıl gündüz edebilirim ki çevremde aç karınlar, yanmış, susuzluktan bunalmış ciğerler vardır. Nitekim
 deyen de demiştir:
 Sen karnı tok olarak yatmadasın;
 Çevrendeyse tabaklanmamış deriye bile hasret çeken ciğerler var; bu dert yeter sana.205
 Râzı olur muyum ki bana Emir'ül-Mü'minin desinler de sonra ben, zamanın sıkıntılarında onlara ortak olmayayım, yahut da darlıkta, yaşayış sıkıntısında onlara muktedâ sayılmayayım? Derdi günü, güzelim
 205 - Beyit, Abdullah'it-Tâî oğlu Hâtem'indir. Bundan önceki beyit, "yemek yiyeceğim vakit bir sofra daha hazırla da uzak yakın, dost birisi gelsin, beraber yiyelim; benden sonra, beni kınamasınlar" meâlindedir: Bu beyit, "Sen karnı tok olarak yatmadasın; çevrendeyse tabaklanmamış deriye bile hasret çeken ciğerler var; bu ayıp yeter sana" tarzında da rivâyet edilmiştir. Tabaklanmamış deriden maksat, hayvanın derisini yemeye çalışanlar, açlardır; et yüzü görmeyenlerdir. Bundan sonraki beytin meâli de şudur: "Ben, bana gelen konuğun kuluyum, kölesiyim; bende bu huy olmasaydı kulluğa ait hiçbir huyum olmazdı."(Kazvini, 3, s.274-275).
 otları otlamaktan başka bir şey olmayan bağlı, yahut süprüntülerde yiyecek bulup yemekten başka bir şey düşünmeyen, sâhibinin maksadından haberi bile olmayan bir hayvan değilim, o çeşit yaratılmadım ki ben. Yahut da işsiz-güçsüz terk edileyim, yahut asılsız lâflarla uğraşayım, yahut sapıklık ipini çekeyim, yahut da şaşkınlık yoluna düşeyim; bunun için yaratılmadım ben.
 Sanki görüyorum, diyeniniz diyor ki: Ebu- Tâliboğlu'nun yediği buysa, akranlarıyla savaşa yiğitlerle harbe gücü yetmez, zayıflar, elden ayaktan düşer. Oysa ki bilin; sahralardaki ağaç daha kuvvetlidir; güzelim bağlarda, bahçelerde biten ağaçlarınsa gücü azdır. Ovalarda biten otlar, daha kuvvetli yanar, közü daha geç söner. Biz Rasûlullah'la bir kökten bitmiş iki ağacız; onun kolunun pâzısıyım ben.206 Vallahi Arap birleşse de benimle savaşa kalksa, yüz çevirmem, fırsat çağlarında boyunlarını kırarın onların. Şu ters adamdan, şu baş aşağı bedenden yeryüzünü temizlemeye uğraşıyorum; böylece de ekin, aralarındaki taştan, topaçtan kurtulsa diyorum.207
 206 - "Yâ Ali, insanlar ayrı ayrı ağaçlardan, soylardandır; ben ve sen bir ağaçtanız, bir soydanız. Ben ağacım, Fatıma dalı, Ali budakları; Hasan ve Huseyn meyveleridir; Şiamız da yapraklarıdır o ağacın. Ağacın kökü Adn cennetindedir, dalları budakları öbür cennetlere yayılmıştır. Ben ve Ali, bir ağaçtanız; insanlar ayrı-ayrı ağaçlardan." Müstedrek'üs-Sahihayn, Künûz'ül-Hakaaık, Kenz'ül-Ummâl ve Zahâir'ül-Ukbâ'dan naklen Fadâil'ül-Hamse, 1, s. 171-172)
 207 - Bu sözlerle Muâviye'yi kast buyurmaktadırlar.
 Semerin sırtına, yuların boynuna ey dünyâ; senin tırnaklarından kurtuldum, tuzaklarından çıktım, yollarından çekildim ben. Nerede oyunlarınla aldattığın, güldürdüğün milletler, nerede süslerinle, ziynetlerinle kandırdığın ümmetler? İşte şuracıkta onlar, kabirlere rehin olmuşlar, lahitlere girip yatmışlar. Vallahi görünür bir kişi olsaydın, tutulur bir cisme bürünseydin, olmayacak isteklerle aldattığın, sonra onları kandırıp helâk çukuruna attığın kullar, telef vâdîsine fırlattığın, belâ vartalarına uğrattığın padişahlar için sana Allah'ın hadlerini icrâ ederdim; onları öyle bir yere yolladın ki oraya ne gidenden bir haber var, ne oradan gelen var. Heyhât; ne de uzaktır senin belâ yerlerine, mihnet vâdilerine, o kaygan yola ayak basıp da düşmemek; ucu bucağı, dibi boyu bulunmayan denizlerine düşüp de boğulmamak; kim senin torundan tuzağından kurtulduysa odur başarıya eren, doğru yolu bulan. Senden kurtulup esenliğe erişen kişinin yatağı durağı dar da olsa ne var? Onca dünyâ, bir günceğizdir; can verdi mi, rahata erer. Uzak ol benden, vallahi ben seni kendime râmetmeden sen râmedersin beni; senin gemini hiç salıvermem; çünkü dilediğin yere çekersin beni. Allah izin verirse der de and içerim Allah'a;208 nefsimi, bir kuru ekmek parçası bulunca onu yeter bulup sevinecek, onu yiyip
 208 - "Ve hiçbir şey için, bunu mutlaka yarın yapa-cağım deme; ancak Allah dilerse yaparım de ve bir şeyi unutunca Rabbini an ve de ki: Umarım, Rabbim, beni bundan daha ziyade hayra ve doğruya yakın bir şeye erdirir ve başarı verir bana." (18, Kehf) 23-24)
 şükredecek bir hâle getiririm; gözlerimi suyu çekilmiş, nemi kalmamış bir kaynak haline getirinceye dek de gözyaşları dökerim. Otlayan hayvan, otlayıp karnını doyurur da yan üstü mü yatar? Koyun sürüsü, yayılıp doyar da uyuyacağı yere mi gider? Ali de azığını yer de uykuya mı dalar? Bunca yıldan sonra ovada otlakta otlayan, yazıda yayılan hayvanlara dönerse gözleri aydın olsun.
 Ne mutlu o kişiye, Rabbinin farzlarını edâ eder de; uğradığı çetin şeylere dayanır; geceleri gözlerine uyku girmez; sonunda uyku ağır basarsa da yeryüzünü döşek, elini yastık eder de dalar; hem de kıyâmet gününden korkarak gözlerine uyku girmeyen, yanları yatak yüzü görmeyen, dudakları gizlice Rablerini zikreden, boyuna yarlıganma dileklerinden günahları kendilerinden giderilen, arınan topluluk içinde. "Onlardır Allah bölüğü; bilin ki Allah bölüğü, kurtulanların, muratlarına erenlerin ta kendileridir. "209
 Ey Huneyfoğlu, Allah'tan çekin; birkaç parça ekmek yeter sana; yeter kurtuluşun için cehennemden.
 * * *
 4
 (Osman b. Huneyf'e, Cemel savaşından önceki mektupları)
 209 - Mücâdele, 22.
 İtâat gölgesine gelirler, sığınırlarsa bu, zâten sevdiğimiz, istediğimiz şey. Ama düşmanlığa, isyâna kalkışırlarsa, sana itâat edenlerle, isyân edenlerin üstüne yürü. Seninle gelmek istemeyenlere aldırış etme. İtâat edenlerle harekete geç, öbürlerini bırak. Çünkü istemeyerek zorla seninle gelenlerin gelmeyişleri, oturup kalışları, gelişlerinden, olmayışları, bulunuşlarından hayırlıdır.
 * * *
 1
 (Medine'den Basra'ya giderlerken Kûfe'lilere mektupları:)
 Allah'ın kulu Emir-ül Mü'minin Ali'den, Ansarın alnı olan, Arabın yüce dağı mertebesinde bulunan Kûfelilere:
 (Hamd-ü senâ, salât-ü selâmdan) Sonra ben size Osman'a ait olayları öylesine haber vereyim ki duymanızla görmüşe dönün:
 Halk onu kınamaya koyuldu; bense Muhacirlerden ona en fazla öğüt veren, en fazla, yaptıklarını anlatıp o
 işlerden vazgeçmesini söyleyen biriydim. Talha'yla Zübeyr, onu sarp yollara sürüyorlar, yumuşaklıkla gidilmez bellere götürüyorlardı. Âişe'yse ona pek kızmıştı, köpürmüştü. Hâsılı mukaddermiş, toplum, onu öldürdü; bana da, benim zorumla değil, kendi dilekleriyle kendi istekleriyle biat etti.
 Bilin ki hicret yurdu (Medine), halkıyla beraber kökün-den yıkıldı. Orası, ateş üstündeki kazan gibi kaynayıp coşmaya koyuldu; fitne değirmeni, milinin çevresinde dönmeye başladı. Artık emirinize koşun, Allah'ın izniyle düşmanınızla savaşın.
 * * *
 2
 (Basra fethinden sonra Kûfelilere)
 Allah, kendisine itâat edenlere, nimetine şükürde bulunanlara vereceği sevâbın en güzelini Peygamberinizin Ehlibeytine karşı gösterdiğiniz itâat yüzünden sizlere versin. İtâat ettiniz; çağrıldınız, geldiniz.
 * * *
 5
 (Osman tarafından Azarbeycan vâlisi olan Eş'as b.
 Kays'e)210
 210 - Eş'as b. Kays'il-Kindî Ebu-Muhammed için 1. kısmın "Beşinci bölüm"ünün (Tarihi Hutbeler) 86. hutbesinin şerhine bakınız.
 Seni, başına buyruk olmak için ben tayin etmiş değilim; yalnız boynunda bir emanet var ve sen, senden üstün olanın buyruğu altındasın; halka dilediğini yapamayacağın gibi tehlikeli bir işe de girişemezsin. Elinde üstün ve ulu Allah malından mal var; şimdi sen, onu bana teslim etmek için benim hazine memurlarımdansın; senin üzerinde kötü hükmedenlerden değilsem, bana teslim edersin onu.
 * * *
 3
 (Kadı Şurayh b. Hâris, kadılığında seksen dînâra bir ev satın almıştı. Emir'ül-Mü'minin (a.s), bunu duyunca, bana seksen dinara bir ev satın aldığına, buna dair bir de senet yazdırdığına, tanıklara tanıklık verdirdiğine dâir haber geldi buyurdular. Şurayh tasdik edince kızgın bir hâlde ona bakıp buyurdular ki:211
 211 - Kadı Şurayh'i, sahâbeden sayanlar vardır. Ömer, onu Kûfe'ye kadı tayin etmiş. Osman zamanında da hizmetine devam etmiştir. Emir'ül-Müminin (a.s) azli cihetine gitmişse de Kûfeliler razı olmamışlardı; o yüzden gene Kûfe kadılığın-da kalmıştı. Altmış, yahut yetmiş beş yıl kadılık etti. Ashab-ı Kirâmdan olup Hucr'il Hayr diye anılan Hucr b. Adiyy'il- Kindi'nin, hâşâ, küfrüne ve tâattan çıktığına dâir fetvâ vermesi dolayısıyla Muhtâr b. Ebu-Ubeydet'is-Sakafi, onu, yalnız
 Yâ Şurayh, yakındır, sana öyle birisi gelip çatar ki ne yazdığın şeye bakar, ne tanıklarından sorar; gözün arkada kalarak seni o evden çıkarır; her şeyden ayırıp kabrine kapar. Dikkat et ey Şurayh, bu evi kendi malından başka bir malla, helâlinden kazandığın paradan başka bir parayla satın almış olmayasın. İş böyleyse, böyle bir şey yaptıysan bil ki dünyâ yurdunda da ziyan ettin gitti, âhiret yurdunda da. O evi alacağın vakit bana gelseydin, sana öyle bir senet yazardım ki, evi almak için ne bir dirhem verirdin, ne de daha fazla bir pul.
 Yazacağım senet de şuydu:
 Aşağılık kulun, ölümünden sonra çıkarılıp atılan bir ölüden; şu aldanış dünyâsında, geçip gidenlerden, helâk olup bitenlerin alanında satın aldığı yerdir bu. Bu evin dört sınırı var: Birinci sınırı âfetlerin sebeplerine varır dayanır; ikinci sınırı musibetleri, belâları meydana çıkaran şeylere varır; üçüncü sınırı, insanı helâk edecek heveslere, dileklere ulaşır; dördüncü sınırı, insanı azdıran Şeytana kavuşur; bu evin kapısı da bu sınıra açılır. Dileğe kapılıp aldanan, ecelle şu evden kaldırılıp
 Yahudilerle meskûn olan bir köye sürmüş, Haccâc gelince Kûfe'ye getirip gene kadılığa tayin etmiş, fakat ihtiyarlığını bahane ederek ölünceye dek kazâda bulunmamıştır. Hicretin yetmiş ikinci, yahut sekseninci yılında yüz, yahut yüz on yaşında ölmüştür. Seksen yedinci yılında öldüğü de rivâyet edilmiştir (Tenkıyh, 2, s.83).
 atılandan bu evi, kanâat üstünlüğünden çıkarak, istek ve helâk oluş aşağılığına düşerek satın almıştır.
 Bu evde, satın alanın başına gelecekler de, Kisra, Kayser, Tübba ve Hımyer gibi padişahların, zorbaların başlarına gelen şeylerdir: Onların bedenleri çürümüş gitmiştir; canları alınmıştır; mal üstüne mal yığan, onu çoğaltıp duran, yapılar yapıp pekiştiren, yüceltip bezeyen, zahirler toplayan, zannınca evlâdını düşünen, kendisinden sonra kalacakların gamını yiyen kişilerin başlarına gelen, onun da başına gelecektir. Sonunda bunların hepsini de Tanrı'ya bildirmek, soruya çekilmek için getirecekler, sevap ve azap mahalline yığacaklar, hakla batılın arasının ayrılacağı vakit, sâhibini hepsinden bir-bir soruya çekeceklerdir. "İşte orda, batıl iş işleyenler, ziyan edip gideceklerdir." (Mü'min, 78)212
 212 - Kisrâ, İran şahlarına, Kayser, Roma imparatorlarına denir. Tübba Hımyerli bir hükümdardır; tebaası çok olduğu için bu adla anılmıştır. 44. sûrenin (Duhân) 17. ve 50. sûresinin 14. âyetlerinde, peygamberlerini inkâr ettiklerinden helâk edildikleri beyan buyrulmaktadır.
 
 2. Bölüm
 MUAVİYE'YE MEKTUPLARI 6
 Ebubekir'e, Ömer'e, Osman'a biat edenler, onlara biat ettikleri şartlarla bana da biat ettiler. Orda bulunanlardan birinin, bir başkasını seçmesi, bulunmayanın bu biati reddetmesi mümkün değil. Meşveret ancak Muhâcirlerle Ansara ait. Onlar toplandılar da birisine uydular, ona imâm dediler mi bu, Allah'ın da razı olduğu bir şey. Onların yaptığı işe razı olmayıp imâmı kınamak, yahut bir bidate uymak sûretiyle verdikleri hükümden çıkanı, çıktığı şeye bırakırlar. Fakat ısrâr ederse, inananların yoluna uymadığı için onunla savaşa girişirler ve döndüğü şeyin vebâlini de Allah, onun boynuna yükler.
 Ömrüme andolsun ey Muâviye, nefsine uymaz da aklınla düşünürsen beni, Osman'ın kanına girenlerden tamamıyla berî, halkın içinde o kandan en sorumsuz bulursun. Sen de bilirsin ki ben ondan ayrılmıştım, bir kenara çekilmiştim; ama bildiğini örtmeye, bühtan etmeye kalkışırsan örtebildiğin kadar ört, edebildiğin kadar et.
 * * *
 8
 (Muâviye'ye yolladığı Cerir b. Abdullah'a gönderdiği mektup)
 Bundan sonra mektubum sana varınca Muâviye'yi kesin bir hükme çağır, reyini bildirmeye zorla. Ondan sonra da yerleri yurtları sâhipsiz kılan savaşla, yahut onu hor bir hâle getirecek olan barış arasında muhayyer bırak. Savaşı kabûl ederse ona karar ver; barışı kabûl ederse biatini al vesselâm.
 * * *
 75
 Allah'ın kulu Emir'ül-Müminin Ali'den Ebu-Süfyan oğlu Muâviye'ye:
 Sen de iyice bilirsin ki (Osman b. Affan hakkında ve ondan evvelki olaylara ait) özürlerimi size bildirdim; böylece de sizinle muâraza kapısını kapattım. olmamasına çare bulunmayan, def'ine imkân olmayan şey oldu bitti. Hikâye uzundur, söz çoktur.
 Dönen döndü, gelen geldi. Yanındakilerden adıma biat al, onlardan bir bölükle de dön, bana gel.213
 * * *
 213 - Kendilerine biat edildikten sonra Muâviye'ye gönderdiği bu mektubu Vâkıdî, "Kitâb'ül-Cemel"de kaydeder.
 7
 Bundan sonra, öğütlerle yazdığın, sapıklığınla bezediğin, kötü ve batıl reyinle gönderdiğin mektubun geldi. Bir kişinin mektubu bu ki ne doğru yolu görüp onu sevk edecek gözü var; ne onu yedip gerçeğe götürecek kılavuzu var; sapıklık onu çağırmış, o da ona uymuş gitmiş. Dalâlet onu haydamış; o da ona tâbi olmuş; hezeyan ederek beyhude sesler çıkarır; hatâlara düşerek adım atar, yol yitirir.
 (Aynı mektuptan:)
 Çünkü biat birdir, iki olamaz; ona başka bir reyi katılamaz. Ondan başçekip kabûl etmeyen dîne uygun buyruğu kınamış olur; o biatte düşünceye, şüpheye kapılan, müdâheneye düşmüş olur.
 * * *
 9
 Kavmimiz, Peygamberimizi öldürmeyi, bizi kökümüzden çıkarıp atmayı dilemişti; aleyhimizde düşüncelere dalmıştı; başımıza işler açmıştı. bizden tadı tuzu men etmişti; bize korku elbisesini giydirmişti; sarp dağlara gitmemizi zorlamıştı; aleyhimize savaş ateşini yakmıştı. Allah'sa onun civarından kötülüğü gidermemizi, onun haremine girmeye kimseye fırsat vermemenizi takdir eylemişti. İnananımız, bununla ecir ve sevap diliyordu; kâfirimizse bu soyla, bu boyla övünüyordu, soyunu boyunu koruyordu. Bizden başka, Kureyş'ten olup İslâm'ı kabûl edenler, bizim kapıldığımız korkudan, öldürülmekten sağ esendiler.
 Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah, savaş tandır kızınca, insanlar, korkudan çekilmeye kalkınca ashabını, Ehlibeytiyle korudu; kılıçların, mızrakların kızgınlığına Ehlibeytini sürerdi. Hâris oğlu Ubeyde, Bedir gününde şehit edildi; Hamza Uhud gününde şehit edildi; Ca'fer, Mu'te'de şehit edildi. Dileyen de adlarını andığım kişiler gibi şehâdeti
 dilediler; fakat onların ecelleri gelip çatmıştı; dileyenlerinse daha gelmemişti.214
 Ne kötü bir zamana geldim ki şaşarım benimle beraber ayak diremeyen, İslâm'ı benim gibi ilk kabûl etmeyen kişi, tuttu da, benimle aynı şeyi iddiâda eş oldu; oysa ben onu tanımam bile. Sanmam ki Allah da tanısın; hamd Allah'a herhâlde.
 Benim Osman'ı öldürenleri sana teslim etmemi istemene gelince: Ben bu işe baktım, fakat onları sana, yahut senden başkasına vermem mümkün değil. Ömrüm hakkı için ki azgınlığından, kötülüğünden vazgeçmezsen görürsün ki yakında onlar seni
 214 - Ubeyde, Abdül-Muttalib oğlu Hâris'in oğludur. Rasûl'i Ekrem (s.a.a) Ubeyde'yi çok severlerdi. Ubeyde, iki oğluyla Medine'ye hicret etmiş, İslâm'ın müşriklerle ilk harbi olan Bedir'de, İslâm'ın sancağı kendisine verilmişti; bu savaşta yaralandı; Medine'ye dönerken vefât etti. Yaşı altmış üçtü (Tenkıyh, 2, s.242).
 Hamza, Abdül-Muttalib'in oğlu ve Hazreti Rasûl-i Ekrem'in amcaları, aynı zamanda süt kardeşleridir. Rasûl-i Ekrem'den (s.a.a) iki yıl önce doğmuşlardır. Rasûlullah'ın dâvete başladıklarından iki yıl sonra Müslüman olmuşlar, Medine'ye hicretten sonra Bedir savaşında bulunmuşlar, Uhud'da Vahşî tarafından şehit edilmişlerdir. Muâviye'nin anası Hind'in, Hz. Hamza'nın karnını yarıp ciğerini çıkararak dişlediği meşhurdur (Tenkıyh 1, r. 375-376).
 Ca'fer, Hazreti Peygamber'in (s.a.a) amcaları Ebû-Tâlib'in oğludur. Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) pek benzerlerdi. Ali (a.s)den sonra İslâm'la müşerref oldu; ondan on yıl önce doğmuşlardı. Mu'te savaşında iki kolu kesildikten sonra şehit oldular; "Ca'fer'e Allah, iki kolu yerine iki kanat verdi" hadisine istinaden "Tayyâr" lâkabıyla anıldılar (Tenkıyh, 1, s.212).
 isteyecekler. Onları istemem için ne karada, ne denizde, ne dağda, ne düzlükte sana bir zahmet vermeyecekler. Hem de bu, bir istek olacak ki seni gamlara batıracak; bu, bir ziyaret olacak ki onunla buluşman, seni sevindirmeyecek. Selâm, ona ehil olana.
 * * *
 10
 Nasıl da dünya kendisini süslemiş, lezzetleriyle seni aldatmış; seni çağırmış, icâbet etmişsin; sürmüş, ona uymuşsun; emretmiş, itâatte bulunmuşsun; içinde bulunduğun şu hâl var ya; bir de perdeler açılırsa ne yapacaksın acaba? Bil ki yakındır, seni öylesine bir tutacak ki tutan; seni öylesine bir kapacak ki kapan; ondan kurtulmama imkân olmayacak; ondan seni bir koruyan, bir kurtaran bulunmayacak.
 Bırak şu işi de soru gününü düşün, ona hazırlan. Sıva eteklerini, yol yitirmişlerin sözlerine kulak asma; yoksa bu halde devam edersen, bu gaflete düşüp gidersen haber vereyim sana; içinde bulunduğun nâz-u naim seni aldatmış, benliğe atamış; Şeytan boğazına sarılmış, seninle murâda yetmiş; senin içine girmiş, can, kan bulunan her yerini kendine gezinti yeri etmiş.
 Ey Muâviye, siz ne vakit halka hâkim oldunuz, ne vakit ümmetin buyruğunu ellerinize aldınız; hem de geçmiş zamanlarda bir hakkınız, üstün bir şerefiniz yokken? Allah'a sığınırız kötülüğe düşüren sebeplerden. İsteklerin gafletine düşüp gitmekten, içinden, dışından gizli açık aykırılığa düşüp karşı durmaktan çekinmeni söylerim sana.
 Beni savaşa çağırdın; halkı bir yana bırak, tek başına karşıma çık; iki tarafı da savaş zahmetinden kurtar da hangimizin gönlü kararmış, hangimizin can gözü kapanmış, belli olsun. Ben Ebü'l-Hasan'ım, senin atanı, dayını, kardeşini Bedir günü öldürenim; o kılıç şimdi de yanımda; o yürekle düşmanımla buluşacağım. Dinimden dönmedim, yeni bir peygambere uymadım; ben, sizin isteyerek terk ettiğiniz, zorla ve istemeyerek girdiğiniz dosdoğru yoldayım.215
 Zannınca Osman'ın kanını istemek için geldin. Sen de bilirsin ki Osman'ın kanı nasıl ve nerede döküldü; dileyeceksen oradan dile.
 Sanki görüyorum seni, sana diş geçirildi mi, savaş korkusuyla ağır yükler altındaki develer gibi bağırmadasın; sanki görüyorum beni çağıran ordunu, başlarına birbiri üstüne yedikleri kılıçtan, üstlerine çullanan kötü kazâ ve kaderden, birbiri ardınca helâk olup yerlere serilmekten feryât etmedeler. Onlar ya
 215 - Muâviye'nin atasından maksat, anası Hind'in babası Utbe'dir; dayısı, Utbe oğlu Velid'dir; kardeşi de Hanzala'dır. Üçü de Emir'ül-Mü'minin (a.s) tarafından Bedir'de katledil-miştir.
 Allah'ın kitabını inkâr eden inatçı kâfirlerdir, yahut biatten dönen hâinler.
 * * *
 17
 Benden, Şam'ı bırakmamı istedin ya; dün sana vermediğim şeyi bugün verecek kişi değilim ben. Savaş, Arabı yedi bitirdi, ancak yarım canlı kişiler kaldı demene gelince: Gerçek uğruna can veren cennete ulaştı; batıl uğruna ölense ateşe düştü. Savaş ve adam bakımından beraberiz demene gelince de derim ki: Sen, şüphe üzerine bu işe giriştiğin halde gene de zayıfsın; benimse imânımda şüphem yok. Şam ehli, Irak ehlinin âhireti özlemesinden ziyade dünyâya düşkün.
 Biz de Abdimenâf oğullarıyız sözüne gelelim: Evet, fakat Ümeyye,216 Hâşim gibi, Harb, Abdül-Muttalib gibi
 216 - Ümeyye, Abdimenaf oğlu Abdu Şems'in oğludur; Hâşim, Hz. Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) üçüncü atalarıdır ve Abdu Şems'le ikiz kardeştirler. Rivâyete göre bu ikiz çocuklar, birinin parmağı öbürünün alnına yapışık olarak doğmuşlar, kesilerek birbirlerinden ayrılmışlar, bu da hayra yorulmamıştır. "Half'ül-Fuzûl-Fazlların yemini" denen ve Hz. Peygamber'in de, on beş yaşlarındayken bulundukları, mazlûmları koruma
 değildir. Ebû-Süfyan'sa Ebu-Tâlib'e benzemez. Muhâcir, azad edilene217 benzemediği gibi soyunda şüphe olmayan da şüpheli soydan gelene benzemez. Hakka uyan, batıla uyana, inanan, şüpheye düşene eş olmaz. Ne kötü evlâttır o evlât ki atalarına uyup cehennem ateşine düşer.
 Bizim ellerimizde Peygamberlik üstünlüğü var, o soydanız biz; câhiliye üstünlüğüyle üstün olan kişiyi hor-hakir ettik, aşağı sayılana üstünlük verdik. Allah, Arabı, kendi dinine bölük-pörçük soktukça bu ümmet,
 yemininde Ümeyyeoğulları bulunmadığı gibi bu andlaşma, bir yandan da Amr'ın babası sayılan Âs'ın aleyhindeydi. Ümeyye, daha çocukken hacıların mallarını çalardı; bu yüzden de "Hâris" diye anılırdı; yüzü çirkin, beli bükülmüş, kör olmuştu; sokağa çıktıkça kölesi Zevkan onu yederdi. Harb, Ümeyye'nin oğludur; onun oğlu da Ebü-Süfyan'dır; adı Sahr'dı. Sahr, kayalık, tümsekli, gidilmesi güç yer anlamınadır; onun oğlu da Muâviye'dir; Muâviye, erkeğe kızmış kancık köpek anlamına gelir. Eşyâ-ı Murtazaviyye'den Şerik b. A'ver, bir gün Muâviye'nin yanına gitmiş, Muâviye onun salâbetine hiddetlenip tariz yollu, sen Şerik'sin, Allah'ın şeriki yoktur, A'versin, yâni bir gözün kör, gözü olan körden hayırlıdır; ahlâkın kötü, iyi huylu kişi, kötü huyludan üstündür deyince Şerik, Sen Muâviye'sin, bu adın anlamı üren köpektir; Harb oğlusun, sulh harpten yeğdir. Sahr oğlusun, düzlük, sarp yerden hayırlıdır. Ümeyye, yâni câriyecik soyundansın; hür kadın halayıktan üstündür demiştir.
 217 - Mekke fethinde bağışlananlara "Tulakaa-Azad edilenler"denmiştir ki bunlar, Muhacir olmadıkları gibi Ansardan da değildirler (Ümeyyeoğulları hakkında "Fetret'ül- İslâm"ın 6-19. sayfalarına, Ebu-Süfyan hakkında "Seffinet'ül- Bıhâr"a bakınız; 1, s.633-634).
 ister istemez ona baş eğdi; kimisi inanarak Müslüman oldu, kimisi korkudan Müslüman oldu. İlk Muhâcirler, üstünlükleriyle geçip gittiler, üstünlüğü elde ettiler. Şeytanın ığvâsına uyma; onun sana yol bulmasına meydan verme vesselâm.
 * * *
 28
 (Hamdü senâ ve salâtü selâmdan) Sonra mektubun geldi. Mektubunda, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'i, dinini bildirmek için seçtiğini, ashabından bazıları da onu kuvvetlendirdiğini yazmışsın. Ne de şaşılacak şey ki Allah'ın bizi sınadığını, Peygamberiyle de bize lütuflarda bulunduğunu sanki sen biliyormuşsun da biz bilmiyormuşuz; bize haber veriyorsun bunu. Oysa ki bu sözlerin, Bahreyn'de hurması bol Hecer şehrine hurma götürmeye, ok atmayı bileni ok atmaya çağırmaya, ona, atıcılık belletmeye kalkmaya, tereciye tere satmaya benziyor, onu hatırlatıyor.
 İslâm'da falan, feşman kişinin en üstün kişiler olduğunu sanıyorsun. Bir şeyi anıyorsun ki öyle olsa sana bir üstünlük gelmez; olmasa seninle bir ilgisi düşünülmez. Senin, üstün olanla, olmayanla buyruk verenle, buyruğa uyanla ne işin var? Tutsak olup azad
 edilenlerle onların oğullarının, ilk hicret edenlerle, onların dereceleriyle, onların üstün olanlarıyla, olmayanlarıyla ne ilgisi olur; bunları anlatmak, onlara mı düşer? bizim oklarımızdan olmayan kanatsız bir okun vınlaması duyuldu. Buyruk altında olan biri hüküm vermeye kalkıştı.
 A kişi, sen yüklendiğin ağır yükle topallaya- topallaya gitmedesin; kendi gidişine bak, kendi kusurunu gör; takdir seni geriye atmış, sen de geri dur. Ne alt olan sana bir zarar verir; ne üst olan sana bir kâr getirir,sen çöllere düşmüş yelmedesin; varacağın yeri yitirmiş, sinsi-sinsi sürünmedesin. Ben sana haber vermeden de görmez misin ki Allah'ın lütfüyle Muhâcirlerin bir bölüğü şehit oldu, her birinin üstünlüğü var. Allah'ın salâtı, O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah, bizim şehidimizin namazını kılarken yetmiş tekbir getirdi; onu böyle bir üstünlükle üstün etti. Görmez misin ki bir bölüğünün Allah yolunda elleri kesildi, her birinin üstünlüğü var; bizden bu hâle düşen birisine, Cennette uçmaktadır, iki kanadı var dendi.218 Allah insanın kendisini övmesini nehyetmeseydi, bu sözleri, anan, kendisi için öyle üstünlükler anar, söylerdi ki, inananların gönülleri onu bilirdi; duyanlar da inkâr edemezlerdi. Beni bırak da var, işine git.
 218 - Cenazesinde yetmiş tekbir getirilen, Seyyid'üş-Şühedâ Hamza'dır (a.s). Peygamber (s.a.a), Uhud'da şehit olanların cenazelerini kılarlarken Hamza'nın cesedini kaldır-tmamış, bu sûretle ona yetmiş tekbir getirmiş oldular. Elleri kesilen ve cennette iki kanatla uçan da Ca'fer-i Tayyâr'dır (a.s).
 Bizleriz, Rabbimizin seçtiği kişiler, onun lütfüne mazhar olanlar; insanlarsa bize uymak sûretiyle, bizim vasıtamızla seçilmişler, lütfüne mazhar olmuşlardır.219
 219 - Hazreti Emir'ül-Mü'minin ve Ehlibeyt (a.s) hakkın-daki âyet ve hadisleri yazsak, ayrı ve mufassal bir kitap olur. Biz, burada bir kaç hadis zikretmekle yetineceğiz: "Bu kapıdan ilk giren, muttakilerin imâmı, Müslümanların seyyidi, dinin istediği, vasilerin sonuncusu, yüzü nurla parıl-parıl parlayanları cennete götüren kişidir" buyurmuşlar, kapıdan Ali (a.s) girmiştir (Ebu-Nuaym'in "Hilye"sinden ve İbn-i Ebi'l-Hadid'in Nehc'ül-Belâga Şerhi'nden naklen "El-Murâcaât, 6. basım, Necef-1383 H. 1963, s. 187). Hazreti Ali'ye işaretle, "Bu, bana ilk inanan, kıyâmet günü benimle ilk müsâfaha edecek olan kişidir; bu Sıddıyk-ı Ekber'dir; bu, şu ümmetin hakla batılı ayıran Fâruk'udur; bu, müminlerin istediği, özlediği kişidir buyurmuşlardır." (aynı, Tabarâni'den, El-Kâmil ve Kenz'ül- Ummâl'den naklen; aynı sahife) "Ben, Rabbimin katında ne menzildeysem Ali de benim katımda aynı menzildedir." "Sayâık" dan naklen, s.189) "Bana itâat eden Allah'a itâat eder; bana isyân eden Allah'a isyân eder; Ali'ye itâat eden bana itâat etmiştir; Ali'ye isyân eden bana isyân etmiştir; Yâ Ali, sen dünyâda da seyitsin, âhirette de; senin sevdiğin, benim sevdiğimdir; benim sevdiğim de Allah'ın sevdiği kişidir; senin düşmanın, benim düşmanımdır; benim düşmanım da Allah düşmanıdır; vay benden sonra sana buğzedene." (Hâkim'in "Müstedrek"inden naklen, s. 190-191) "Kim azminde Nûh'a, ilminde Âdeme, hilminde İbrâhim'e, anlayışında Musâ'ya, zühdünde İsâ'ya bakmak, onlardaki bu sıfatları görmek isterse Ebû-Taliboğlu Ali'ye baksın, onu görsün." (Beyhaki ve Ahmed b. Hanbel'in "Müsned"indn naklen, s.194) "Yâ Ammâr, Ali'yi bir yolu tutmuş, insanları başka bir yolu tutmuş görürsen Ali'nin tuttuğu yolu tut, o yola git; halkı bırak, çünkü Ali kesin olarak seni kötülüğe götürmez; kesin olarak hidâyet yolundan çıkarmaz." (Deylemî ve Kenz'ül-Ummâl'den naklen, s.193)
 Sizinle karışmışız, sizden kız almışız, size kız vermişiz, görünüşte sizi de kendimizle bir görmüşüz, fakat bu, eskiden beri bizde bulunan üstünlüğümüze engel olamaz; siz bizim derecemizde değilsiniz, nasıl olabilir bu ki Peygamber bizden, yalanlayan sizden; Allah'ın Arslanı bizden, ahdini bozanların arslanı sizden; cennet gençlerinin uluları bizden, cehennem ehlinin çocukları sizden; âlemlerde kadınların hayırlısı bizden, odun hamallığı yapan kadın sizden. Bizdeki üstünlükler pek çok; sizdeki aşağılıklara son yok.220
 220 - Yalanlayandan maksat Ebû Cehl, yahut Ebu- Süfyan'dır. Allah'ın Arslanı, Hamza'dır (a.s), ahdini bozanların arslanı, Esed b. Abd'ül-Uzzâ'dır. Abdimenaf, Zühre, Esed, Teym, Hârisoğulları'yle ahitleşip Kusay oğullarıyla savaşa karar verdiler; bu yüzden onlara "Ahlâf"dendi. Abdü'd-Dâroğulları'nın elinde olan Kâbe hizmetlerini elde etmek üzere ahitleştikleri de söylenmiştir. Sonradan bunlar, ahitlerinden döndüler. Ahdini bozanların arslanı, Muâviye'nin ana tarafından atası Utbe b. Rabîa'dır diyenler de olmuştur (Kavzini s. 109). Ahdini bozanların arslanından maksat, Ebû-Süfyan'dır diyenler de vardır; çünkü Handak gazvesinde boyları o toplamış, bu boylar da Hz. Resûl-i Ekrem'le (s.a.a) savaşa ahitleşmişlerdi (Muhammed Abduh, c.3 s.32, not:4). Cennet gençlerinin uluları İmâm Hasan ve İmâm Huseyn'dir (a.s); nitekim buna dâir olan hadisleri Tirmizi, İbn-i Mâce, Müstedrek, Hilyet'ül-Evliyâ, Târih-u Bağdad, El-İsâbe, Kenz'ül-Ummâl, Neseî, Mecma'uz Zevâid, Zahâir'ul-Ukbâ tahriç etmiştir (Fadâil'ul-Hamse, 3, s.212-218). Cehennem ehlinin çocuklarından maksatsa Mervan'ın evlâdıdır (Muhammed Abduh, c.3, s.32; 4. not).kadınların hayırlısı, Hazreti Fâtımat'üt-Zehrâ selamullâhi aleyhâ'dır. Buhârî, Ahmet
 b. Hanbel, İbn-i Sa'd'in Tabakaat'ı, Nesei'nin Hasâis'i, Tirmizi'nin Sünen'i, Müstedrek, Hilyet'ül-Evleyâ, Kenz'ül-Ummal, Zahâir, İstîâb v.s. hadis kitaplarıyla tefsirlerde, bu hususta
 Müslümanlığımız duyulmuştur, meşhurdur; ondan önceki üstünlükler de inkâr edilemez; hâtıraları durup durur; Allah'ın kitâbıysa hakkımızdaki şüpheleri giderir de buyurur: "Soy bakımından birbirlerine yakın olanların bâzıları, bâzılarından daha üstündür. Allah kitabında." (Enfâl, 76) "Gerçekten de insanların İbrâhim'e en lâyık olanları ona ve bu Peygamber'e uyanlar ve inananlardır ve Allah, inananlara yardımcıdır." (Âl-i İmran, 61) Biz bir kere yakınlık bakımından üstünüz, bir kere de itâat bakımından.
 Sakıyfe günü Muhâcirler, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'a yakınlıklarını öne sürerek Ansâra üst geldiler; hak bizimdir. Ansârın değil dediler. Başka bir yönden yürüselerdi Ansâr dâvâlarında ayak direrdi.221
 Sanıyorsun ki ben, bütün halifelere haset ettim, hepsine isyan ettim. İş böyleyse bu suç sana ait olmadığı gibi sana özür getirmeme de hâcet yok.
 Bu bir suç ki utancı sana ait değil.222
 hadisler mevcuttur (Fadâil'ül-Hamse, 3, s.137-146). Odun hammallığı yapan kadınsa Harb'in kızı, Muâviye'nin halası, Ebû-Leheb'in karısı Ümmücemîl'dir; Kur'ân-ı Mecid'in 111. sûresinin (Tebbet) 4. âyet-i kerîmesinde "Hemmâlet'el-Hatab" diye anılmıştır.
 221 - Bu hususta 1. kısmın beşinci bölümündeki 3. ve 7. hutbelere ve notlara bakınız.
 222 - Bu mısra, Ebû-Zü'eyb'indir. Beytin ilk mısrası, "Benim onu sevdiğimi kınamakta kötü sözlüler" meâlindedir (Muhammed Abduh, s.33, 2. not; Kazvini, 3, s. 112). Ebu- Zü'eyb'in adı Hüveyld'dir, babası Hâlid adlı birisidir. Hz. Peygamber'in (s.a.a) zaman-ı saâdetine yetişmiştir. Hicretin
 Deve gibi zorla biate sürüklendiğimi söylüyorsun; Allah'ın ebedi varlığına andolsun ki kınamak, yermek isterken övdün beni. Beni rüsvay etmek isterken rüsvây ettin kendini. Dininde şüpheye düşmedikçe, inancında işkil bulunmadıkça mazlûm oluşu, Müslüman'a bir noksan vermez, onu bir ayıba sürüklemez. Bu söylediklerim de sana değil, senden başkalarına; çünkü sen zâten söz dinlemezsin, duymazsın; hakkı tasdik etmezsin; fakat söz sırası geldi de söyleyeyim dedim.
 Sonra benimle Osman arasındaki işten söz açıyorsun. Ona soy bakımından yakınlık dolayısıyla bu soruyu senin cevaplandırman gerek: Hangimiz ona daha fazla düşmanlık ettik, hangimiz ölümüne sebep olduk? Ona, yardım istediği hâlde onun, sen yerinde otur deyip yardımını istemediği kişi mi, yoksa onun yardım istediği halde yardımına gelmeyen, başına gelenler gelinceye dek oyalanan kişi mi?223
 yirmi sekizinci yılında Mısır'da vefat etmiştir (İbn-i Kuteybe: Eş- Şi'ru ve'ş-Şuârâ; Ahmed Muhammed Şâkir basımı, 2. Kahire- 1387 H. 1967; Şâir hakkındaki bibliyografya için Dr. Nihat M. Çetin'in doktora tezi olan "Kitab'ül-Müzekkeri ve'l-Müennes"e bk.)
 223 - Birinci kısmın 5. bölümündeki 12. ve 15. hutbelere bakınız. Osman, evi kuşatılınca Muâviye'ye mektup gönderip imdat istemiş, fakat Muâviye mektubu okuyunca, Osman önce adalete riâyet ederken sonra huyunu değiştirdi; işler de alt-üst oldu; halk kırıldı. Allah'ın ondan giderdiği nimeti ben nasıl ona iâde edebilirim demiş, yardımda bulunmamıştı (Şeyh Zebih'ullâh-ı Mahallâtî: Kitâb-u Keşf'ül-Bünyân der Zindegânî-i Cenâb-ı Osmân ibn-i Affân; Tehran-1382, H. s. 415-416).
 Andolsun Allah'a ki "Gerçekten de sizden geri kalanları ve kardeşlerine de bize gelin diyenleri bilir ve bunların pek azı savaşa gelir ancak" âyeti münâfıklar hakkındadır vallahi (33, Ahzâb, 18).
 Nice kere ona, yaptığı işi bildirdim ben; gittiği yolun nasıl bir yol olduğunu söyledim ben; ona karşı bir günahım, bir taksirim varsa o da, ona doğru yolu göstermemdir ancak. Ama nice suçsuzlar vardır ki suçu olmadan, sebebi bilinmeden kınanırlar.
 Bâzı kere gerçek öğüt veren, ancak töhmet altına girer.224
 Ve diyorsun ki: Benimle sana uyanlar arasında hüküm verecek kılıçtır ancak; beni ve dostları ağlarken güldürdün bu sözünle. Ne vakit görülmüş Abdül- Muttalib oğullarının düşmandan çekindikleri, kılıçtan korktukları?
 Hele biraz dayan, savaş safı kurulacak, savaş başlayacak.225
 224 - Bir beytin ilk mısrasıdır; ilk mısranın meâli, "Ne kadar öğüt verdim, öğüt vererek ardına düştüm"dür (Kazvînî, 3 s.115).
 225 - Bu mısra, Hamel b. Medr'indir. Cahiliyye devrinde develerini yağmalayıp götürdükleri vakit, "Ecel gelince ölüm, ne de güzel şeydir; hele biraz dayan, savaş safı kurulacak, Hamel saldıracak; ama ölüm gelip çattı mı, ölümde de bir beis yok" meâlinde üç mısra'lık, bir ürcûzeyle Mâlik b. Züheyr'i korkutmak istemiş, sonra da onun boyuna saldırıp Mâlik'i öldürmüştü. Mâlik'in kardeşi Kays de sonradan onu ve kardeşi Huzeyfe'yi öldürerek öç almıştı. Bu mısra savaşla tehdit bâbında atasözü olmuş, söylenegelmiştir (Muhammed Abduh, s.35, 3. not; Kazvini, 3, s.116).
 Çağırdığın kişi, yakında seni çağıracak, yaklaşmayaca-ğını sandığın, sana yaklaşacak. Ben, pek tez geliyorum üstüne büyük bir orduyla, Muhâcirlerle Ansârdan ve iyilikle onlara uyanlardan toplanmış bir orduyla.226 Pek büyük bir ordu bu, sana gelip çatacak; tozu dumana katacak. Hepsi kefenlerini giyinmişler, öç almayı amaç edinmişler; en çok sevdikleri, istedikleri şey senden öç almak, sonra Rablerine ulaşmak. Onlarla, Bedir savaşında bulunanların soyları beraber; Hâşim oğullarının kılıçları yanlarında; kardeşine, dayına, atana, soyuna neler etti onlar, bilirsin onların kılıçlarını savaş günü, unutmadın; "Ve bu, uzak değildir zulmedenlerden." (Hûd. 85) (9).
 37

Haceli

37
 Allah Allah, şaşarım şuna; sonradan icâd ettiğin, nefsinin hevasını uyup düzüp koştuğun asılsız şeylere ne kadar da sıkı sarılmışsın; şaşkınlığa ne kadar da tez yapışmışsın; hem de Allah'ın dileyip soracağı, kullarına
 226 - "Muhâcirlerle Ansârdan ilk olarak iman etmede ileri dereceyi alanlarla iyilikte onlara uyanlara gelince: Allah onlardan razı olmuştur; onlar da ondan razı olmuşlardır ve onlara, kıyılarında ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; orda ebedi kalırlar onlar. Budur en büyük kurtuluş ve saâdet." (9, Tevbe, 100)
 delil olarak sunduğu ve hesabını isteyeceği gerçekleri yitirerek, ahitlerini bir yana atarak.
 Osman ve onu öldürenler hakkındaki fazla ve lüzumsuz sözlerine gelince: Sen o kişisin ki, kendine yardım umduğun, faydalı gördüğün zaman ona yardım ediyorsun; oysa ki ona yardımda bulunman gerektiği zaman, onu hor-hakir bıraktın, yardımına koşmadın vesselâm.
 * * *
 48
 İsyan ve zulüm, yalan ve iftira, insanı dünyada da rezil eder, âhirette de; bunlara uğrayanlar, din bakımından da işte budur o kötü kişi diye parmakla gösterilir, âhiret bakı-mından da. Ayıplayanlar katında zulmeden, iftirada bulunan kişinin ayıbı da belirir, söylenir, kusuru da.
 Ve sen, çağı geçtikten sonra elde etmek istediğin şeyi elde edemezsin; bir bölük de haksız olarak şüphelere düşerler; işleri isteklerine göre ve Allah hükmüne aykırı yorumlarlar; Allah onların yalanlarını da meydana çıkarır; bunu da inkâr edemezsin. Çekin o günden ki kişi, yaptığının iyiliğini bulacak, sevinecektir o gün, yularını Şeytanın eline veren, onun yettiği yere giden kişi de nâdim olacaktır o gün.
 Sen bizi Kur'ân'ın hükmüne çağırdın; oysa ehli değildin onun. Senin çağrına uymadık, Kur'ân'a uyduk; onun hükmüne razı olduk.
 * * *
 55
 Hakemeyn dolayısıyla yazıldığı anlaşılmaktadır.
 (Hamdü senâ ve salâtü selâmdan) Sonra, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah dünyayı, dünyadan sonraki âlem için halketti; ehlini, içlerinden hangisi daha güzel amelde bulunacak, kendilerine göstermek için sınadı. Biz dünya için yaratılmadık, dünya için çalışmamız buyrulmadı bize. Biz oraya, sınanmak için gönderildik ve Allah, beni seninle sınadı, seni de benimle; birimizi, öbürüne hüccet kıldı.
 Sen Kur'ân'ı yorumlayıp dünyayı dilemeye koyuldun; elimle, dilimle bir cinâyette bulunmadığım hâlde benim hakkımda kısas hükmünü tatbike kalkıştın. Sen ve Şamlılar, o kanı benden istemeye giriştiniz; bilgininiz, bilgisizinizi, aleyhime kalkıp karşı duranınız, oturanınızı bu işe kışkırttı. Kendine gel de Allah'tan çekin; yularını çek Şeytanın elinden; yüzünü âhiretten yana çevir; çünkü bizim de tutacağımız yol odur, senin de; biz de âhirete varacağız, sen de. Tezce
 gelip çatacak, kökünü sökecek, soyunu sopunu yok edecek Allah azâbından kork; Allah'a and içerim , hem de bu andda suçlu olmam ve bu andı yersiz de içmem; Allah; benimle seni karşılaştırırsa adımımı geri atmam; "O zamana dek ki Allah aramızda hükmeder ve odur hükmedenlerin en hayırlısı." (A'râf, 85).
 * * *
 64
 (Allah'a hümd-ü senâ, Rasûlüne salât-ü selâmdan) Sonra derim ki: Bildirdiğin gibi biz ve siz, uzlaşmış bir toplumduk, fakat dünkü gün, aramızı ayırdı bizim. Biz inandık, siz kâfir oldunuz; bugün biz gerçek yoldayız, siz sınanıp aldandınız. Müslüman olanınız, zorla Müslüman oldu, hem de Müslüman büyüklerinin hepsi de, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'a uyduktan sonra.
 Benim Talha'yı, Zübeyr'i öldürdüğümü, Âişe'yi ürküttü-ğümü, Hicaz'a yolladığımı, benimse iki şehir arasında konduğumu söylüyorsun. Bu, bir iş ki sen bunda yoktun; seninle olup biten bir şey yokken bundan sana ne.
 Muhâcirlerle Ansârın da bulunduğu bir toplulukla üstüme geleceğini yazıyorsun; senin kardeşinin tutsak olduğu gün hicret bitti.227 Gelmekte acele ediyorsan
 227 - Bahrânî nüshasında, "Baban tutsak olduğu gün hicret bitti" tarzındadır. Ebû-Süfyan, Bedir savaşında karısı Hind'in babası Utbe, amcası Şeybe, kardeşi Velid ve Bekr maktûl düştükten sonra hicretin üçüncü yılında bunların öcünü almak ve nûr-ı İslâm'ı söndürmek emel-i fâsidiyle Uhud savaşına sebep olmuş, ondan sonra da Hendek savaşını hazırlamıştı.
 hele dur, rahat otur; çünkü Allah, umarım ki sana azâp etmek için gönde-recektir beni. Yok, sen geleceksen ziyaretime, Esedoğlu'-nun kardeşinin dediği gibi derim sana:
 Yaz rüzgârına karşı gelenlerin o rüzgâr yüzlerine vurur;
 Koca taşlarla tozu toprağa, küçük taş parçalarını onlara savurur.228
 Atanı, dayını, kardeşini öldürdüğüm kılıç yanımdadır benim.229 Vallahi benim bildiğim gibiysen sen, kalbin dalâlet perdesiyle örtülü, aklınsa kıt ve kötü. Sana şu söz söylenseydi yeri var:
 Yüksek bir yere çıkmak için merdivene tırmanmadasın; ama o merdiven seni helâke götürecek, yükseltmeyecek. Çünkü sen ne yitirdiğini aramadasın; ne hayvanını otlatmadasın; bir şey
 Mekke fethi için hazırlanan ordunun azametini duyunca Medine-i Münevvere'ye gelmiş, yolda Hazreti Abbâs'ın amânını sağlamış, bu yüzden Ömer'in kılıcından kurtulmuş, can korkusundan Müslüman olmuştu. Mekke-i Mükerreme'nin fethinden sonra orası, dâr-i harp olmaktan çıkmış, dâr-ı İslâm olmuş ve "Mekke fethinden sonra hicret yoktur" hadisi mucibince hicret bitmiştir (Câmi, 2, s.196). Böyle olduğu halde Muâviye, yanındakileri, hattâ kendisini bile muhâcirlerden göstermek gayretini güdüyordu.
 228 - Bu beytin, Esedoğulları'ndan bir şâire âidiyeti anlaşılmaktadır.
 229 - Atası, ana tarafından Muâviye'nin atası olan Utbe, dayısı Velid b. Utbe, kardeşi de Hanzala'dır ki üçü de Bedir'de Emir'ül-Müminin (a.s) tarafından dâr-ı azâba gönderilmiştir.
 istiyorsun ki ne onun ehlisin, ne onun mâdenindesin. Sözün, yaptığın işe ne de uzak.
 Allah'ın salât-ü selâmı O'na olsun, Muhammed'e karşı durup kötülüğe girişen, batılı dileyen, bildiğin gibi de öldürüldükleri yerlere serilen, başlarına geleni defedemeyen amcalarına döneceksin yakında; onlar da o savaşta sağ kalmadılar; erkekleriyle korumak istediklerini koruyamadılar; savaştan geri kalmayan kılıçlarla yok olup gittiler.
 Osman'ı öldürenler hakkındaki lâfların çoğaldı gitti; sen de halkın kabûl ettiğini kabûl et; sonra toplumun, benim hakkımda vereceği hükme razı ol; Allah'ın kitâbına göre senin hakkında da gereken hükmü vereyim, onların hakkında da. Ama senin istediğin şey, memeden kesilen çocuğun ilk zamanlarındaki hilesinden başka bir şey değil.
 * * *
 73
 Mektubuna cevap vereyim mi, mektubunu okuyayım mı, reyimi gevşeteyim mi, anlayışımı yanlış sayayım mı? Âdetâ tereddüt içindeyim. Benden olmayacak şeyler istiyorsun, bana mektuplar yazıp gönderiyorsun. Tıpkı dolgun mideyle yatan, derin bir uykuya dalan, dağınık ve saçma rüyalar gören, ne
 yapacağını bilmez bir halde kalkan, yaptığı iş aleyhine mi çıkar, lehine mi, bilmeyen kişiye benziyorsun; sen o adam değilsin ama, o, sana çok benziyor.
 Allah'a and içerim ki birazcık barış ümîdini gütmesem sana öylesine bir gelip çatardım ki kemikler kırılır, etler dökülürdü.
 Bil ki Şeytan, iyi işlere dönmene, öğüde kulak vermene engel olmakta. Selâm, ona ehil olana.
 * * *
 65
 (Allah'a hamd-ü senâ, Rasûlüne salat-ü selâmdan) Sonra derim ki: Görenin bakışıyla apaçık işleri görmek, ondan faydalanmak zamanın geldi; fakat sen, batıl dâvâlara giriştin, halkı yalanlarla kandırarak geçmişlerinin yolunu tuttun, yalanla, senin kadrinden pek yüce olan bir mâkama yücelmek, sana verilmeyen şeyleri kapıp almak istedin; hem de haktan kaçarak, kulaklarının duyduğuna, kalbine dolana uyman, etinden, kanından daha elzemken baş çekerek, inatlaşarak bu işe kalktın, "Haktan sonra ancak batıl var" (Yûnus, 32); apaçık bildirişten sonra insan, ona uymazsa ancak şüpheye, zanna kaçar.
 Şüpheden, o elbiseye bürünmekten sakın; çünkü şüphe çağını bekleyen fitne, nice zamandır ki perdelerini salmış, insanların gözlerini örtmüş, karanlığı, hiçbir şeyi göstermez olmuştur.
 Çeşitli yorumlara gelen mektubunu aldım; lâfların hikâyelere, masallara dayanmakta, onlarla örülmekte; o lâflarda ne ilim var, ne hilim. Sanki akan, durmayan kuma benzer cıvık, kaygan bir yerde sabahlamışsın, yürüyemiyorsun; kapkaranlık bir yola düşmüşsün; adımını nereye atacağını bile göremiyorsun. Yücesine çıkmana imkân bulunmayan bir yere tırmanıyorsun; nişâneleri yok, seçemiyorsun; oraya kartal bile uçamaz; oraya ulaşan, gökteki yıldızlara ulaşır ama bu işi başaramaz. Bu yücelik, sana lâyık değil; kadrini, haddini bil de eğil de eğil. Allah saklasın beni, Müslümanların başına seni musallat etmekten, yahut onların bir işini sana vermekten.
 Bundan böyle kendi hâlini düşün, uğrayacağın âkıbetten sakın; şimdiden bu işten vazgeçersen özrün makbûl olur; fakat vazgeçmekte gecikirsen ve Allah kulları sana karşı harekete geçerlerse işlerin bağlanır kalır; her şeyin berbât olur vesselâm.
 * * *
 30
 Elinde olan şeylerden, sana vâcip olan Allah haklarından dolayı Allah'tan çekin, o haklara bak da Allah'tan sakın. Bilmediğin takdirde özrünün kabûl edilmeyeceği şeyi tanı, bilinmesi gereken şeye dön, öğren onu. Çünkü itâat için apaçık deliller var; apaydındır o yollar; beli beyandır o yol ki tutulacak; âşikârdır varılacak konak. İşi bilenler, aklı erenler, o yolu tutarlar; kötü kişiler aykırı davranırlar. Kim o yoldan saparsa haktan ayrılır; sapıklık yoluna adım atar; Allah'ın nimetini tebdil eder; azâbına uğrar.
 Nefsini bil, nefsini; Allah, yolunu apaçık bildirmiştir sana; işin neye varacak, tanıtmıştır sana. Sonun ziyana varacak; tuttuğun yol küfür mahallesine çıkacak. Nefsin seni şerre götürmede; sapıklığa atmada; helâk vartalarına düşürmede; yolunu güçleştirdikçe güçleştirmede.
 * * *
 32
 İnsanların çoğunu helâk ettin; dalâlete attın; azgınlığınla onları aldattın; daldığın denizin dalgalarına kattın; şüphe dalgalarının coşkunluğuna fırlattın. Doğru yoldan saptılar; topukları üstünde gerisin geriye döndüler; soylarına boylarına yöneldiler. Ancak içlerinden can gözleri açık olanlar, seni tanıdıktan sonra senden ayrıldılar; onları serkeş dalâlet devesine bindirdikten onları doğru yoldan helâk yoluna saptırdıktan sonra, Allah'ın amânına kaçıp sığındılar.
 Kendin için Allah'tan çekin ey Muâviye; yularını çek Şeytanın elinden; çünkü dünyâ senden geçip gitmede; âhiretse sana gittikçe yaklaşmada vesselâm.
 * * *
 39
 (Amr b. Âs'a mektupları:)
 Sen, sapıklığı ortada olan, perde açılmış, ayıbı görünmüş bulunan birisine uydun; dînini, ona uyup dünyâsını elde etmesi için sattın. O, kendisiyle düşüp kalkanı ayıplara atar; yüceyse aşağılatır; akıllıysa, hilmi varsa şaşkına döndürür; işe yaramaz bir hâle getirir. Köpeğin avladığı avın artığını yemek için arslanın pençesine sığındığı gibi sen de onun izine uydun, artığını umdun, Dünyân da elinden çıktı gitti, âhiretin de. Gerçeğe sarılsaydın dilediğini elde ederdin.
 Allah sana ve Ebu Süfyânoğlu'na karşı, bana bir nüsrat vermeyi mümkün kılarsa yaptığınızın cezâsını veririm; buna imkân olmaz da siz kalırsanız, önünüzdeki cezâ, daha da kötüdür, daha da çetindir size vesselâm.230
 230 - Amr b. Âs, Hicretin sekizinci yılında Hâlid b. Velid ve Abd'üd-dâr oğullarından Osman b. Talha'yla Müslüman oldu. Hz. Rasûl-i Ekrem'in (s.a.a), oğulları Abdullah'ın vefatından sonra Âs, Hz. Peygamber (s.a.a) geçerlerken "ebter geçiyor" demişti. Ebter, soyu kesilmiş, hayırsız kişi anlamına geldiği gibi söylenmekte teeddüb ettiğimiz başka bir anlamı da vardır. Bu münâsebetle "Kevser suresi" (108) nâzil olmuş, Hazreti Peygamber'in (s.a.a) soyunun kesilmeyeceği, kendilerine hadsiz, hesapsız hayır ve bereket, sonsuz, sayıya sığmaz ümmet, çok sahâbe, şefaat ve cennette "Kevser" denen nehir veya havuzun verildiği, asıl soyu kesilenin, Hazreti Peygamber'e buğzeden Vâil olduğu beyan buyrulmuştur; bâzılarına göreyse bu sûrede kastedilen kişi, Amr'dır (Tabrasi: Mecma'ül-Beyan, 10, 1379, s.550-584; Et'Tecrid, 2, Kitâbu Tefsir'il-Kur'an, s.120; A. Gölpınarlı: Kur'an-ı Kerim ve Meâli; İst. Remzi K. 1377 H. 1958, c. 2, Açılama, s.128). Amr, Kuzâa boyuna gönderilen orduya kumandan tayin edilmiş, Umân'a âmil olmuş, Hz. Peygamber'in (s.a.a) ebediyete intikâllerine
 20
 (Basra, Ehvaz, Fars ve Kirman illerinin âmili İbn-i Abbâs'ın memûru olan Ziyâd b. Ebih'e mektupları:)
 Allah'a gerçek olarak yemin ederim ki, Müslümanların ganimetlerine, haraçlarına ait olan maldan, paradan, az, yahut çok bir şeyde hıyânetin bildirisine bana, sana karşı öyle şiddetli davranır, seni
 kadar orada kalmıştı. Ebubekir zamanında Şam ve Filistin'le Kudus'ü, Mısır'ı ve Raka'yla Trablus'u teshir etti. Ömer'in halifeliği zamânında, Mısır'da pek çok arâziye sâhip olmuşken Ömer, bütün arâzisini, malını mülkünü zaptedip beytülmâle verdi. Osman'ın zamanında Mısır'dan azledildi; Filistin'e çekildi; işin sonunu düşünerek hiçbir harekete karışmadı. Cemel savaşından sonra oğulları Abdullah ve Muhammed'i de alarak Şam'a, Muâviye'ye, Osman'ın kanından Ali'nin sorumlu olduğunu yaymasını, Sıffin'de, Kur'ân'ın hakem yapılmasını telkin eden Amr'dır. Hicretin otuz dördüncü yılı şevvalinin ilk günü ölmüştür; ölümünde yetmiş yaşındaydı (Tekıyh, 2, s.333; El-Beyanu ve't-Tebyin, Üsd'ül-Gaabe, İstiâb, Târih'ul-Hamis, El- Kâmil, Mürûc-üz Zeheb, İkd'ül-Ferid, Nakd'üt-Tevârih, Ravzat'ül
 - Ebrâr, Câmi'ul - Hikâyât, Kitâb'ül - Fahri ve Mesâhir'ün- Nisâ'dan naklen Fetret'ül-İslâm; s.73-78 1. kısmın 5. bölümündeki 64. hutbenin notlarına da bk.)
 öyle bir sıkıştırırım ki azıcık bir mal bile senden yiter gider; o ehemmiyetsiz şey bile ağır gelir sana, sırtını çökertir senin.231
 231 - Ziyâd, Ebû-Süfyân'ın, Tâif'te buluştuğu Sümeyye adlı eli bayraklı bir kadının oğludur; fetih yılında, yahut hicret senesinde, bir rivâyette de Bedir savaşı günü doğmuştu; babası şer'an meçhûl olduğundan babasının oğlu anlamına "Ziyâd b. Ebih" diye anılırdı. Sohbet ve rü'yeti yoktur. Ömer zamânında Basra emvâlinin cibâyeti hizmetinde ve Ebû-Mûsâ'l-Aş'arî'nin vekâletinde bulunmuştu. Hazreti Emir (a.s), onu Basra âmili tayin buyurmuşlardı. İmâm Hasan aleyhisse-lâm'ın hilâfetinden sonra Muâviye'ye tâbi oldu ve Muâviye, "Çocuk, yatağındır; zinâ edeneyse taş var", yâni çocuk, şer'an evli olan babasının oğludur; zinâ ile neseb sahih olamaz meâlindeki hadis-i şerife (Câmi, 2. s.186) ve şeriat-i Muhammediyye'ye muhâlefetle Ebû-Meryem adlı birisinin şehâdetiyle onu kendisine kardeş ilân etmiş, bu hususta ashab-ı kirâmın, hattâ Ümm'ül-Mü'minin Âişe'nin itirazlarına kulak bile asmamıştı. Ziyâd, sonradan Eşyâ-ı Murtazaviyye hakkında pek şiddetli davranmış, binlerce Müslüman'ın kanına girmiştir. Oğlu Ubeydullah'sa, İmâm Huseyn aleyhis-selâma karşı Yezid'in emirlerini yerine getirmiş, babasının oğlu olduğunu hakkıyla ispât eylemiştir.
 44
 (Muâviye, Ziyâd b. Ebih'i kendisine kardeş ilân etmek niyetine düştüğü zaman Ziyâd'a gönderdikleri mektup:)
 Duydum ki, Muâviye aklını çelmek, kılıcını gedmek için sana mektup yazmış. Sakın ondan; o, Şeytanın ta kendisidir; adamın önünden, ardından, sağından, solundan gelir; onu gafil avlamak, habersizce kapmak ister. Ebû-Süfyan, Hattâboğlu Ömer'in zamanında nefsine uymuş, Şeytana kapılmış, bir sözdür, söylemişti; onunla soy sâbit olmaz, mirâsa da hak kazanılmaz. Böyle bir sözle kendisini bir soya mensup sayan, deveye asılmış matraya döner; boyuna sallanır durur.232
 232 - Allah razı olsun, Seyyid diyor ki: Ziyâd bu mektubu okuduktan sonra, Kabe Rabbine andolsun ki böyledir dedi; fakat bu, hatırında olmakla beraber Muâviye kendisini çağırınca da ona uydu.
 Ömer'in zamanında Ziyâd, bir mecliste pek güzel sözler söylemiş, Amr b. Âs, Allah için demişti, bu kişi Kureyş'ten olsaydı Arabı sopasıyla dilediği yere sürerdi. Bu söz üzerine Ebû-Süfyan, vAllahi Kureyş'tendir o; tanısaydın onu, senin ehlinden de daha üstündür demiş, Amr, babası kim diye
 sorunca da, onu anasının rahmine ben attım sözünü söylemişti. Amr, peki, neden soyuna almıyorsun deyince de Ömer'i işaret ederek, şurada oturan büyük kişiden korkuyorum; benim postumu yüzer demişti ve bu sözler, halkın arasında yayılmıştı.
 Muâviye, Ziyâd'a, Ziyâd Fars eyâleti âmiliyken, "Nice kişiler vardır ki soyundan kesilir de düşmana tâbi olur; sen de bunlardansın; sanki benim kardeşim değilsin; oysa ki biz, bir babadan olmuşuz. Ben Osman'ın kanını almak istiyorum, sense bana karşı duruyorsun. Sana bu gevşeklik, anandan geçmiş. Ben sana lütfetmek, yaptığını bağışlamak, bu hususta sevâba ermek istiyorum. Sen onlar için ne kadar savaşırsan savaş, onlardan ancak uzaklaşırsın; çünkü Abdu-şemsoğulları, Hâşimoğulları'nın katında düşman sayılırlar. Sen kendi soyuna, boyuna gel, katıl; başka kuşun kanadıyla uçmaya çalışan kuşa dönme; inadı bırak, yok, eğer sözüme inanmıyorsan, bu işten vazgeç, ne bana ziyan ver, ne de dostlarına" meâlinde bir mektup göndermişti. Hazreti Emir (a.s) bunu duyunca Ziyâd'a yukarıdaki mektubu yollamış-lardı.
 
 3. Bölüm
 SAVAŞ SIRASINAKİ HİTABELERİ 11
 (Orduya Vasiyetleri:)
 Düşmanla karşılaştınız mı, yahut düşman sizinle buluştu mu ordugâhınızı yüksek yerlerin önlerine, yahut dağ eteklerine, yahut geçit vermeyecek ırmak kıyılarına kurun ki oradan faydalanasınız; düşmanın şerrinden emin olasınız. Düşmanla savaşınız bir yönden, yahut iki yönden olsun. Düşmanın ansızın baskınından emin olmanız, korkudan esen kalmanız için de dağ sırtlarına, yüksek tepelere gözcüler dikin. Bilin ki ordunun öncüleri, askerin gözleridir; onların gözleri de, onlardan önce gidenlerdir.
 Sakın birbirinizden ayrılmayın; kondunuz mu, hep birden konun; göçtünüz mü hep birden göçün. Gece basınca da çevrenize mızraklar dikin; uykuya dalıp gitmeyin; pek az uyuyun; uykunuz, suyun zarar verdiği kişinin ağzını suyla çalkalaması gibi olsun.
 * * *
 12
 Üç bin erle Ma'kıl b. Kays'ir -Riyâhî'yi Şam'a gön- derirken buyurdular ki:
 Mutlaka kavuşacağım, ondan başka varacak yerin olmayan Allah'tan sakın. Seninle savaşandan başkasıyla savaşma. Sabahleyin ve akşam üstü serinliklerinde orduyu yürüt; öğle çağında dinlendir; onları rahat bir sûrette sür. Gecenin ilk çağlarında yürütme, çünkü Allah o zamanı dinlenme ve esenleşme çağı yapmıştır; yürüme çağı olarak takdir etmemiştir. O çağlarda bedenini dinlendir; bineklerinin sırtlarındaki yükleri indir. Durup dinlendikten sonra tanyeri ışıdı, fecir attı mı, Allah'ın bereketiyle, lütfüyle yürü.
 Düşmanla buluştun mu, adamlarının ortasında dur. Savaş ateşini alevlemek isteyen kişi gibi onlara yaklaşma; olaylardan korkan kişi gibi de uzaklaşma; emrim sana ulaşıncaya dek bekle.
 Onlardan nefretin, onlara düşmanlığın, onları doğru yola çağırmadan, onlara deliller getirip özür serdedecek bir hâle sokmadan sizi onlarla savaşa sürmesin.233
 * * *
 79
 (Ordu kumandanlarına hitâbeleri:)
 (Allah'a hamd ü senâ, Resûlüne selât ü selâmdan) Sonra, sizden önce gelip geçenleri, ancak halkı haktan men etmeleri, halkın da hakkı satmaları, onların batılı kabûl etmeleri, halkın da batıla uymaları helâk etmiştir.
 14
 233 - Ma'kıl b. Kays, Kûfe'nin yiğitlerinden, ileri gelenlerindendir. Ammar b. Yasir, onu, Hürmüzan'la Tüster'in fethine göndermişti. Hazreti Emir (a.s), Anbar'ın, Muâviye ordusu tarafından yağmalanmasından sonra onu öncü olarak yolla-mıştı. Hârîcilerden Nâciyyeoğulları'yla savaşa memûr olmuş, Basra vâlisi Abdullah b. Abbas da, ona yardım için iki bin kişi göndermeye memûr edilmişti. Hâricilerle savaşta şehit düştü (Tenkıyh, 3, s.229).
 (Sıffin'de düşmanla buluşmadan önce ordusuna buyurdular ki:)
 Onlar savaşa başlamadan siz savaşa başlamayın; çünkü siz, Allah'a hamdolsun, doğru yoldasınız; buna inanmışsınız; delilleriniz de var. Onlar savaşa başlayıncaya dek beklemeniz, onların aleyhine, size bir başka delildir.
 Allah'ın izniyle düşman bozguna uğradı mı, dönüp kaçanı öldürmeyin; üst olup tutsak ettiğinizi yaralamayın; yaralanıp yere düşmüş olanı katletmeyin. Sizi sövseler, emirlerini sövseler bile kadınlara dokunmayın; çünkü onların güçleri de zayıftır, nefisleri de, akılları da. Bize, kadınlar müşrikken bile onlardan el çekmemiz emredilmişti; o çağlarda, câhiliye devrinde, bir erkek onları taşla, sopayla vurup dövmedikçe onlar, o adama, o adamın evlâdına sövmezlerdi.
 * * *
 15
 (Düşmanla karşılaşınca duâları.)
 Allah'ım, gönüller sana bağlanmıştır; boyunlar sana uzanmıştır; gözler sana dikilmiştir; ayaklar senin yolunda direnmiştir; bedenler senin yolunda zayıflamıştır.
 Allah'ım, aramızdaki gizli düşmanlık meydana çıktı; gönüllerdeki kin kaynadı, coştu.
 Allah'ım, Peygamberimizin, aramızda olmayışını, düş-manlarımızın çok oluşunu, dileklerimizin per- perişan bir hâle gelişini sana arzediyoruz, sana şikâyet ediyoruz, hâlimizi sana söylüyoruz. "Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasını hak üzere sen aç; sen açıcıların en hayırlısısın." (A'râf,78).
 * * *
 16
 (Savaş sırasında ashabına kitapları:)
 Size gerilemeniz, sonra tekrar saldırmanız güç gelmesin; geri dönmeniz, sonra da hücum etmeniz ağır olmasın. Kılıçların haklarını verin; düşmanları yerlere serin; eser edecek, zarar verecek tarzda vurun. Fazla ses çıkarmayın, fazla bağırmayın; bu, yüreklerden korkuyu sürer çıkarır. Tohumu yaran, insanı yaratan Allah'a andolsun ki onlar, Müslüman olmadılar; ancak Müslüman olmuş göründüler; küfrü gizlediler. Küfre yardımcı bulunca da küfürlerini meydana vurdular.
 * * *
 13
 (Askerlerinin iki kumandanına şu emir-nâmeyi yaz- mışlardı:)
 İkinize ve size uyanlara, sizin mertebenizde olanlara Hârisoğlu Mâlik'ül-Eşter'i kumandan tâyîn ettim. Onu dinleyin, onun emirlerine itâat edin; onu kendinize kalkan edinin. Çünkü o, korkup gevşeyecek, acze düşecek, tez davranılması akla, ihtiyâta daha yakın olan çağda durup bekleyecek, ihtiyatla hareket edilmesi akla daha uygun olduğu zaman tez davranacak kişilerden değildir.
 * * *
 56
 (Askerlerin öncülerine kumandan tâyîn edip Şam'a gönderdikleri Şurayh b. Hânî'ye vasiyet ederek buyurdular ki:)
 Her sabah, her akşam Allah'tan kork, çekin; dünyânın seni aldatmasından sakın; hiçbir hâlde ondan gafil olma. Bil ki nefsini, istediği şeylerin çoğundan çekmezsen bu dilekler, seni pek çok zarara sokar. Nefsine engel o, çek çevir onu; öfkelenince öfkene hâkim ol, al ayağının altına, ez onu.234
 234 - Şurayh b. Hânî, ashabının ileri gelenlerindendir. Sıffin'de öncülerin kumandanıydı; Ziyâd b. Münzir'il-Hârisî de onunla beraberdi. Eşter gönderilince, Ziyad'ı sağ kola, Şurayh'i sol kola tayin etti. Ziyad Kûfe'ye vâli olunca Hucr b. Adiy'nin küfrüne şehâdet edenler arasında Şurayh'i de zikrederek Muâviye'ye bir mektup göndermişti. Şurayh, bunu duyunca Muâviye'ye, Ziyâd, Hucr aleyhinde şehâdetimi yazmış sana; ben şehâdet ederim ki Kucr, namaz kılan, zekât veren, marûfu emreden, münkeri nehyeden, kanı, malı haram bir zattır; istersen öldürt onu, istersen bırak meâlinde bir mektup yolladı. Üsd'ül-Gaabe ve diğer kitaplara göre Şurayh, aynı zamanda sahâbedendir de. Hazreti Emir'in bütün savaşlarında bulunmuş, yüz yirmi yaşında Secistan'da, hiccetin yetmiş sekizinci yılında şehit olmuştur (Tenkıyh, 2, s.83.)
 77
 (Haricilere delil getirmek üzere Abdullah b.
 Abdullah b. Abbâs'ı gönderirken buyurmuşlardı ki:)
 Onlarla Kur'ân'a dayanarak bahse girişme; çünkü Kur'an, bir çok yönü olan, türlü yorumlarla yorulabilen bir kitaptır; sen söylersin, onlar da söylerler; onlara sünnete dayanarak delil getir; çünkü ondan kaçmaya yol bulamazlar onlar.
 * * *
 78
 (Ebû-Mûsâ'l-Aş'ari'nin, hakem olarak gittiği yerden yazdığı mektuba cevapları:)
 (Bu mektubu Said b. Yahyâ'l-Emevî "Kitâb'ül- Magaazî"sine almıştır.)
 Gerçekten de insanların çoğu, hakka yardım edip kazanacakları ebedî saâdeti dünya malına değişmiştir; onlar dünyâya meyletmişlerdir, hevâ ve heveslerine uyup söz söylemişlerdir.
 Ben bu işte, şaşılacak bir konağa kondum; orada nefisleri, onları şaşılacak bir hale düşürmüş bir toplum da geldi toplandı. Ben onların kan kesilip pıhtılaşacak yaralarını onarmak istiyorum. Bil ki, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun Muhammed ümmetine benden daha düşkün olan, onların uzlaşmalarını benden daha fazla isteyen biri yoktur; bununla da iyi bir sevâba, gidilecek güzel bir yere nâil olmayı ummaktayım. Söz verdiğim şeye vefâ edeceğim, fakat sen, benden iyi, temiz bir hâlde ayrılmıştın; bu hâli bozarsan bil ki kötü kişi, aklın, tecrübenin kendisine verdiği faydayı kendisine harâm eden kişidir. Verilen hüküm gerçek de doğru olursa onu bozmam; Allah'ın düzene soktuğu bir işi ifsât etmem.
 Bilmediğin, tanımadığın sözlere kulak asma; çünkü insanların kötüleri, sana kötü sözlerle kanat açıp uçanlar, o kötü sözlerle sana gelip konanlardır vesselâm.
 * * *
 31

Haceli

31
 (Sıffîn'den döndükten sonra İmam Hasan aleyhisse-lâm'a yazdıkları vasiyetnâme)
 Zamânın çetinliğini ikrâr eden, geçici olduğunu bilen, ömrü sona eren, kadere boyun eğen, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan, yarın da şu dünyadan göçüp gidecek olan fânî babadan; dilediğini elde edemeyen, helâk olup göçenlerin yoluna giden, hastalıklara amaç olan, zamâna rehin edilmiş bulunan, musîbet oklarına hedef kesilen, dünyâya tutsak olup zanlara kapılan, aldanıp duran, ölüme borçlu ve esir, mihnetlere giriftar, hüzünlere eş, âfetlere nisan olan dileklere kapılmış, ölülerin yerine geçmiş oğula.
 Dünyânın benden yüz çevirdiğini anladım; zamânenin bana karşı serkeşlik ettiğini bildim; âhiretin, bana benden başkasını düşündürmeyecek,
 ardımda kalanları hatırlatma-yacak, kendi derdim, bütün insanların derdini bana unutturacak bir halde yöneldiğine kanâat getirdim; bu hâl, bana oyuna gelmez bir işi, yalanı olmayan bir gerçeği açıkladı; ona gayret etmeme sebep oldu. Seni vücûdumdan bir parça olarak gördüm; hattâ canım, bedenim olarak tanıdım; öylesine ki sana bir musîbet gelse bana gelmiş olur; ölüm sana gelip çatsa beni almış olur. Seni düşünmem, bana kendimi unutturdu da ölsem de, kalsam da tutmanı dileyerek sana bu vasiyet-nâmeyi yazdım.
 Oğulcağızım, Allah'tan çekinmeni, emirlerine itâat etmeni, onu anarak kalbini onarmanı, onun ipine yapışmanı tavsiye ederim sana; ona yapışırsan, seninle Allah arasında ondan daha sağlam hangi sebep, hangi vesile vardır ki?
 Kalbini öğütle dirilt, zâhitlikle öldür; tam inançla kuvvetlendir; hikmetle aydınlat; ölümü anmakla alçalt; yok olacağına inandır; dünya elemleriyle görüş sâhibi et; zamanın saldırısından, gecelerle gündüzün kötü geçişinden çekindir onu. Göçüp gidenlerin hallerini anlat, göster ona; senden öncekilerin başlarına gelenleri söyle ona; o gelip geçenlerin ülkelerinde gez, onlardan kalanları gör; neler yapmışlar, nereden göçmüşler, nereden ayrılmışlar, nereye konmuşlar, seyret. Göreceksin ki onlar, dostlardan ayrıldılar; gurbet diyârına göçtüler; az zaman sonra sen de onlardan biri gibi olacaksın; şu halde konacağın yeri düzelt, âhiretini dünyâya satma.
 Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan korktuğun
 yola gitme; çünkü sapıklık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol; kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda seni, hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan; din hükümlerini öğren. Bütün işlerde Allah'a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun.
 Dilediğin şeyde Rabbine özü doğru ol; çünkü vermek de onun elindedir; vermemek de. Hayrı çok dile; vasiyetimi anla; başka yollara yönelme; çünkü sözün hayırlısı, fayda verenidir, bil ki hayır yoktur fayda vermeyen bilgide; bellenmesi doğru olmayan bilgiden de faydalanmak mümkün değildir.
 Oğulcağızım, ben gördüm ki kocaldım; gördüm ki zaafım artıp duruyor; sana vasiyet etmeye koyuldum; gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıflaması gibi reyimde de bir zayıflık olur, yâhut de dileklerin kavraması, dünya fitnelerinin gelip çatması engel olur; sen de buyruk tutmaz serkeş deveye dönersin dedim; bu vasiyetleri yazmaya giriştim. Çünkü genç adamın gönlü, bir şey ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de gönlüm dileklere düşüp katılaşmadan, aklım, dünya dertlerine düşmeden tecrübe edenlerin uğraşıp sınanmalarına düşerek elde ettikleri edepleri sana söylemeye başladım; böylece arayıp dilemek zahmetine düşmezsin; tecrübe ilâçlarıyla sağ esen kalmaya muhtaç olmazsın. Bunların, aramak zahmetiyle, tecrübelerle elde edilenleri sana
 sunulmakta; evvelce bizce karanlıkta kalanları apaydın sana gösterilmekte.
 Oğulcağızım, ben, benden öncekiler kadar yaşamadım, fakat onların yaptıklarına baktım, haberlerini öğrendim, düşündüm; eserlerini seyrettim; böylece de onlardan biri gibi oldum; hattâ onların ilkinden sonuncusuna kadar onlarla ömür sürmüşe döndüm; hâllerinin durusunu bulanığından ayırdım; faydalısını zararlısından ayırdım; her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum sana. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeplerle muttasıf olmanı istiyorum; daha gençsin, ömrün uzun; zamanın seni kul etmesini, iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rûha sâhip olmanı diliyorum. Önce üstün ve ulu Allah'ın kitabını öğrenmeni, te'vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlını, harâmını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum; bunlardan başka bir şeyle başlamıyorum.
 Sonra insanların, dileklerine düşüp kendi reylerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylerle düşmen-den korkuyorum; nitekim şüphelere düşmüşlerdir, ayrılığa uğramışlardır da. Onlar için seni uyarmayı, görmediğim hâlde sana söylemek, daha doğru geldi bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir; bu vasiyeti yormayı sana bırakıyorum.
 Bil ki oğulcağızım, vasiyetimden tutacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah'tan çekinmen, Allah'ın farzlarını yerine getirmen, senden önce gelip geçen atalarının, ehlibeytinden temiz kişilerin yolunu
 tutmandır. Onlar, yaptıklarına dikkat ettiler, senin dikkat ettiğin gibi; onlar, işlediklerini düşündüler; senin düşündüğün gibi. Sonra onlar, içinden çıkamayacakları şeyleri bıraktılar, şüpheli gördüklerinden vazgeçtiler. Ama onların yolunu tutmaz da nefsin, seni buna zorlarsa, iyice anlamak, iyice bilmek şartıyla bu yolu tut. Şüphelere uymak, düşmanlıklara başvurmak yoluyla değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah'tan yardım iste, rızasına mazhar olman, seni şüpheye düşürecek her çeşit fenâlıkta bulunmaman, seni sapıklığa götürecek şeylerden kurtulman için başarı dile. Gönlünün arılığa ulaştığına iyice inandın, aklın yattı, reyin o işte toplandı, bütün düşüncelerin, bir tek düşünce haline geldi mi de sana anlattıklarıma bak, onları hatırla. O iş, gönlüne hoş gelmez, görüşüne, düşüncene uygun olmazsa bil ki geceleyin gözü görmeyen deve gibi bilmeden adım atıyorsun, karanlıklara dalıyorsun. Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla batılı birbirine karıştırması câiz olamaz; bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur; oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.
 Bir de bil ki ölümün sâhibi, yaşayışın da sâhibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir, dert veren, derdi giderendir. Dünyâ, Allah'ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz, daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkile düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın; sonra bilgi sâhibi oldum. Nice şeyler vardır ki
 bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene yapış, kulluğun ona olsun; rağbetin ona yönelsin; korkun ondan olsun.
 Bil ki oğulcağızım, hiçbir kimse, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tan haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Ondan razı ol da seni bolluğa iletsin; kurtuluşa yöneltsin. Ben sana öğüt vermede kusûr etmiyorum; fakat sen, kendine ne kadar dikkat edersen et, hayrını benim kadar göremezsin.
 Şunu bil ki oğulcağızım, Allah'ın ortağı olsaydı onun Peygamberleri de gelirdi sana; onun tasarruf ve kudret eserlerini de görürdün; onun işlerini de, sıfatlarını da tanırdın. Fakat, kendisini övdüğü gibi bir Allah'tır o; kudretinde ona zıt bir varlık yoktur; zevâli olamaz; ebedîdir o. Evveldir eşyâdan, evveline bir evvel olmaksızın; âhırdır eşyâdan, sonuna bir son bulunmaksızın. Zâtı büyüktür, rab oluşunu gönülle, gözle kavramaya hâcet kalmaksızın. Bunu böyle bildin mi, senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyâcı fazla kişiye nasıl hareket etmek gerekse öyle hareket et; ona itâat etmekte, azâbından korkmakta, cezâsından çekinmekte o çeşit davran. Çünkü o, sana ancak güzel şeyleri buyurmuştur; seni ancak çirkin şeylerden men etmiştir.
 Oğulcağızım, sana dünyâya, dünya ahvâline, onun zevâline, hâlden hâle girişine dâir haberler verdim; âhiretten, âhiret ehlini hazırlananlardan da seni haberdâr ettim; ibret alman, ona göre harekette bulunman için ikisine dâir sözler söyledim, örnekler
 getirdim. Dünyâyı deneyen, dünya hâlini bilen kişi, yıkık-dökük, kıtlık ve darlık bir yerden yola düşen topluluğa benzer; yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun güçlüğüne sabrederler; yolda hoşa gitmeyen azığı yeter bulurlar; sonunda da gep-geniş, hoş mu hoş olan yerlerine varıp karar ederler. Artık onlar için bu yolculuğun ne bir elemi kalmıştır, ne bir güçlüğü, ziyanı. Onlar için konacakları yere yaklaşmaktan daha sevimli, varacakları yere ulaşmaktan daha iyi bir şey yoktur. Dünyâya aldanan kişiyse nân-ü nimeti bol, mâmur bir konaktan kıtlık, kupkuru bir yere göçen topluluğa benzer. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmaktan daha kötü, ansızın öyle bir yere gelmekten daha fena bir şey olamaz.
 Oğulcağızım, nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti.
 Kazanç elde etmeye çalış, kulluk et, başkaları için hazine biriktirmeye bakma. Doğru yola yöneldin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil. Bil ki önünde, uzak
 mı uzak, çetin mi çetin bir yol var; o yola azıksız düşmemen, ama yükünün de yüngül olması gerek. Götüremeyeceğin yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebâl getirir. Yok yoksul kişilerden, kıyâmet günü, senin azığını yüklenecek birini buldun mu, bunu ganimet bil; yarın ona muhtâç olduğun vakit o, o azığı sana sunar. Ona çok yardımda bulun; kudretin varken yap bunu; çünkü sonra onu ararsın da bulamazsın. Elin genişken senden borç isteyene ver; o da sana, dara düştüğün zaman öder onu.
 Bil ki önünde sarp bir geçit var; orada yükü hafif olanı hâli, yükü ağır olandan güzeldir; orada yavaşlayanın hâli, tez geçenden kötüdür. O geçit seni mutlaka ya cennete götürecektir, ya cehenneme atacaktır. Konmadan önce kendine konak hazırla; oraya varmadan azığını düz, koş; çünkü ölümden sonra bir hoşluk dileminin faydası olmadığı gibi dünyâya dönmek de mümkün değil.
 Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan
 geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir. Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin. İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır. Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın.
 Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünyâ için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil. Bir duraktasın ki oradan sökülüp atılacaksın; bir evdesin ki orda emre hazır olacak; bir yoldasın ki o yoldan âhirete varacaksın. Sen, korkanın kurtulamayacağı, dileyenin er-geç
 bulacağı, önünde -sonunda gelip çatacağı ölüme bir avsın, çekin ondan; kötü bir işteyken, kendi kendine bu işten tövbe etmem gerek derken gelip çatmasın, tövbeyle aranı açması, yoksa kendini helâk ettin demektir.
 Oğulcuğum, ölümü çok an; birden düşeceğin hâli zikret; ölümden sonra o hâle düşeceksin. Onu hep önünde bil, görüyorsun say da seni, silâhını kuşandığın, kemerini bağladığın bir hâlde bulsun; ansızın gelip üst olmasın sana. Sakın dünyâ ehlinin dünyâ ile oyalanması, ona yapışıp kalması aldatmasın seni. Elbette Allah, dünyâyı anlatmıştır sana, elbette dünyâ da kendini bildirmiştir sana; kötülükle-rini açıp yaymıştır, göstermiştir sana. Dünyâ ehli, ancak üren, havlayan köpeklerdir; av peşinde koşan yırtıcı canavarlardır. Bâzısı bâzısını ısırır; üstünü, zebun olanını yer; büyüğü küçüğünü kahreder. Dünyâ ehli, ayakları bağlı hayvanlardır, bir kısmı da başı boş salıverilmiş hayvanlar; akıllarını yitirmişlerdir; belirsiz bir yola düşüp gitmişlerdir. Ayakları kumlara batar; orda ne bir ot var, ne su var; ne de onları sürüp götüren bir çoban var. Dünyâ onları körlük yoluna sürmüştür; gözlerini hidâyet alâmetlerinden örtmüştür. Dünyâya dalmışlardır; nimetine gark olmuşlardır; onu Rab edinmişlerdir; dünyâ onlarla oynar, dünyâ ile oyalanırlar; önlerinde ne var, unutmuşlar. Hele azıcık dayan, karanlık açılır, aydınlanırsın o zaman, Görüyorum, göçler bağlanmış, yükler yüklenmiş. Koşan, tez gidene ulaşır elbet.
 Bil ki oğulcağızım, bineği geceyle gündüz olan bir kişi, dursa bile gider; oturup dinlense bile yol alır, yeler.
 İyice bil ki dileğine ulaşamazsın, ecelinden kaçamazsın; sen, senden önce gidenin yolundasın. Şu hâlde dileği azalt. Kazancı güzelleştir, çoğalt; çünkü nice istek vardır ki eldekinden, avuçtakinden eder insanı; her dileyen rızıklanmaz; her az isteyen de mahrum kalmaz.
 Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni dileklere çekse bile; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın; hiçbir izzetse, o zillete değmez. Kendini başkasına kul etme; Allah seni hür yaratmıştır. Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah'la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır. Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün
 en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir.
 Her isteyen, istediğini elde etmez; her gurbete giden, geri dönüp gelmez. Azığı yitirmek bozguna düşmektir; âhireti berbat etmektir. Her işin bir sonu vardır; nasıl takdir edildiyse sana gelir, ulaşır. Ticarete girişen tehlikeye atılmıştır. Nice az vardır ki çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Aşağılık yardımcıda, kendisinde nifak olan dostta hayır yoktur. Bineği sana râm olsa da zamana bel verme, sırtını dayama; payını al ondan; sakın inada düşmekten, düşmanlığa girişmekten. Kardeşin seni dolaşmamaya başladı, yakınlığı kesti, lütufta, dostlukta nekes davrandı, senden uzaklaştı, sana karşı yumuşakken sertleşti, onun kuluymuşsun gibi suç işlediği zaman bile senden özür dilemediği, sana karşı velinimetliğe kalkıştığı zaman, kardeşinden sakın. Bu dediklerimi, yerinden başka bir yerde yapmaktan, yahut ehil olmayanlara bu çeşit muâmele etmekten de çekin. Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister iyi ve güzel görünsün, ister çirkin gelsin, hoşlanmasın, öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından, bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içim görmedim ben. Sana sert davranana karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muâmele et, bağışla onu; bu,
 hem ona dost oluşun, hem bağışlayanın bakımından iki zaferin de en tatlısıdır (İki zafer vardır bunda: Üstün olmak, onun gönlünü ele almak). Senden ayrılan kardeşini sen dolaş; gün olur, eyyâm olur, belki döner, gene sana gelir. Senin hakkında iyi zan besleyenin zannını gerçekleştir. Seninle arasındaki dostluğa güvenerek kardeşinin hakkını yitirme; hakkını yitirdiğin kişi, kardeşin değildir senin. Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o, senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o, sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.
 Bil ki oğulcağızım, rızık iki kısımdır; bir rızkı sen ararsın, bir rızık da var, seni arar, sen ona varmadan o sana gelir. İhtiyaç zamânında alçalmak, zenginken cefâ etmek ne kötü huydur. Dünyâdan nasibin, âhiretini düzdüğün kadardır. Elinden çıkana hayıflanacaksan, sana ulaşmayan her şey için hayıflanadur. Henüz olmayan, gelip çatmayan şeyi olup bitenden anla; çünkü işler, hep birbirine benzer, Musibete düşmedikçe nasihatten faydalanmayanlardan olma; çünkü akıllı kişi edeple öğütlenir; hayvanlarsa kötekle. Sabra dayanarak, Allah'a güvenerek dertleri kendilerine at. Orta ve doğru yolu bırakan sapmıştır. Eş dost da soy-soptur. Dost, sen yokken sana dostluk edendir. Nice uzak vardır ki yakından daha yakındır; nice yakın vardır ki uzaktan da uzak. Garip o kişidir ki dostu yoktur. Hakka karşı duranın yolu daralır. Kadrini, haddini bilenin kadri bâki
 kalır. Yapışacağın sebeplerin en kuvvetlisi, seninle yüce Allah arasındaki sebeptir. Seni düşünmeyen, düşmanındır. Tamah insanı helâk edince bir şey elde etmek de ümitsizlik verir. Her ayıp açılmaz; her fırsat hayretmez. Çok olur ki gören kişi yol azıtır da kör, doğru yolu bulur. Hemencecik yapmak istediğin kötülüğü geciktir. Bilgisizin senden kesilmesi, seni aramaması, akıllının seni görüp gözetmesine; gelip dolaşmasına denktir. Kim zamandan emin olursa zaman, ona hıyânet eder; kim onu büyük görür, ondan çekinirse ona hıyânette bulunmuş olur. Her ok atanın oku amaca varmaz; her ok hedefe rastlamaz. Buyruk sâhibi huyunu değiştirdi mi, zaman da değişir. Yola düşmeden dostu sor, eve girmeden komşuyu bul. Senden başkasından nakletsen bile güldürecek söz söyleme. Sakın kadınlarla danışma; onların reyleri zayıftır; azimleri gevşek, yapacakları işten başka bir işe koşma onları; çünkü kadın çiçektir, koklanır; kahraman değildir, kolu bükülür. Kadını kendi yüceliğinden başka bir yüceliğe yüceltme; kendinden başkasına şefâatçi yapma. Kıskanılacak yerden başka yerde kıskançlığa kalkışma, çünkü bu, doğruyu eğriltebilir; iyiyi şüpheli gösterebilir.
 Herkesi yapabileceği işe koş. Böyle yaparsan hizmeti birbirlerine atamazlar; hizmetten kaçınamazlar. Soyuna-boyuna iyilik et, çünkü onlar kanatlarındır. Onlarla uçarsın; onlar aslındır senin, onlara ulaşırsın. Elindir onlar, onlarla saldırırsın.
 Seni dininde, dünyânda Allah'a ısmarladım; şu tez geçen dünyâda da, bir zaman sonra gelecek âhirette de sana hayırlar dilerim vesselâm.
 * * *

Haceli

4. Bölüm
 İDARÎ MEKTUPLARI, EMİR-NAME VE AHİT- NAMELERİ
 67
 (Mekke vâlisi Kusem b. Abbâs'a Mektupları:)
 (Allah'a hamd ü senâ, Rasûlüne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonra, insanlarla haccet. Allah'ın günlerini, geçmiş ümmetlere gelen azaplarını anlat. Sabah akşam onlarla otur, konuş; fetvâ isteyene fetvâ ver. Bilgisize bilgi öğret. Bilginle müzâkerede bulun. İnsanlara elçi olarak, ancak dilini kullan, perdeci olarak da yüzünü göster. İhtiyâcı olanın sana başvurmasına, seni görmesine engel olma. Çünkü ihtiyaç sâhibi ilk baş vuruşunda kapılarından sürülürse ihtiyacı giderildikten sonra da övmez seni.
 Allah malından, katında toplanana bak. Yanında olan ehil ayâl sâhiplerine, yok-yoksul kişilere sarfet, artanını bize yolla. Katımızda bulunanlara pay edelim.
 Mekkelilere dikkat et; evlerinde konuklanan kişilerden para almasınlar. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah "Orada yurt tutanla ziyârete gelen hakkında hüküm birdir" buyurmuştur (Hac, 25). Orada yurt tutan, orada yerleşmiş olandır. Ziyârete gelense Mekke ehlinden olmayıp hac için oraya gidendir. Allah bize ve size sevdiği işlerde bulunmamız için başarı ihsan etsin vesselâm.235
 * * *
 (Muâviye'nin Hac mevsiminde hacıları, Osman'ı, Emir'ül-Müminin'in öldürttüğü, hiç olmazsa öldüren- lerle bir olduğu hakkında kandırmak ve onları kendisine itâate çağırmak için Mekke'ye bâzı kişiler gönder-diğini duydukları zaman Kusem'e şu mektubu yolla-mışlardı:)
 235 - Kusem b. Abbâs b. Abdül-Muttalib, Hz. Peygam-ber'in (s.a.a) amcalarının oğludur ve ashabındandır. Hz. Peygamber'in (s.a.a) cenâzesinin defninde bulu-nanlardan-dır. Emir'ül- Mü'minin (a.s) tarafından Mekke vâliliğine tayin edilmiş, Muâviye Büsr b. Ertât'ı Mekke'ye gönderdiği zaman bozguna uğramış, Büsr, Mekke'ye Şeybe b. Osman'ı bırakıp gidince onunla savaşıp mağlub etmiş, sonunda Semerkand'e gitmiş, orda şehit olmuştur. Hz. Peygamber'e (s.a.a) pek benzerlerdi (Tenkıyh, 2, s.27-28; Büsr için de aynı kitabın 1. cildine bakınız; s. 168-169).
 33
 (Allah'a hamd ü senâ, Rasûlüne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonra, batıdaki gözetme memurum bana, onun Hac mevsiminde Şamlılardan gönül gözleri kör, an kulakları sağır, basiretleri anadan doğma a'mâ bâzı kişileri gönderdiğini yazdı. Onlar, hakkı batıla aramadalar. Yara-dana âsî olarak yaratılmışa uymadalar. Dünyânın memesinden din bahanesiyle süt sağmadalar. Allah'tan çekinen iyi kişilerin seçtikleri âhireti geçip gidiverecek dünyâya satmadalar. Hayırla ancak onu işleyen murâdına erer, kurtulur, şerrin cezâsını da ancak onu yapan bulur.
 Elindeki güçle ayak dire, aklı başında bir öğütçü kesil. Emirine uyan, imâmına itâatte bulunan bir kişi ol. Sonradan özür dilemek zorunda kalacağın bir işi yapma. Nimetlere sâhip oldukça azan, sıkıntılara uğradıkça korkup kaçan kişi olma.
 * * *
 70
 (Medine vâlisi Sehl b. Huneyf'il Ansâri'ye Medinelilerden bir kısmının Muâviye'ye katılması dolayısıyla yazdıkları mektup:)
 Yanında olan, idaren altında bulunan kişilerin bir kısmının birer birer Muaviye'ye katıldığını haber aldım. Onların gitmesiyle sana uyanların sayısının azaldığına, onların yardımından mahrum kaldığına hayıflanma. Onların hidâyetten ve haktan kaçarak körlüğe ve bilgisizliğe sığınarak gitmeleri, onlara sapıklığa düşmek bakımından yeter bir belâdır. Senin için de onlardan kurtulmak bakımından âdetâ şifâdır. Çünkü onlar dünyâ ehlidir, ona yönelirler, ona koşarlar. Ona adaleti tanıdılar, gördüler, işittiler; bellediler ve bildiler ki insanlar bizim katımızda hak bakımından birdir, eşittir; bundan çekindiler, nimet ve devlet sâhibi olmaya, eşitlerinden büyük tanınıp mal mülk elde etmeye kaçtılar.
 Uzak olsunlar onlar, uzak. Vallahi onlar, bir zulümden kaçmadıkları gibi adalete de ulaşmadılar. Biz bu işin zorluklarında bize yardım etmesini, sertliklerini yumuşatmasını Allah'tan ummaktayız vesselâm.236
 236 - Sehl b. Huneyf; Ansardan, Evs boyundandır, Bedir'de bulunmuştur. Uhud'da Hazreti Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) ölüm üzerine biat etmiştir ve sahâbe dağıldığı zaman sebât edenlerdendir. Bütün gazalarda bulunmuştur. Hazreti Emir (a.s) Basra'ya giderlerken onu Medine'ye vâli olarak göndermişlerdi. Fars vilâyetine tayin edilmiş, fakat oraya gidememişti. Sıffin'den sonra, Kûfe'de, hicretin otuz sekizinci yılında vefât etmiştir. Hazreti Emir, Sehl, en sevdiğim kişilerdendi buyurmuş ve cenâzesini teşyi' etmiş, bu sırada fâsılalarla beş kere
 69
 (Hâris-i Hemdânî'ye Mektupları:)
 Kur'an ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil. Tam helâlini helâl tanı, harâmını haram. Geçmişlere dâir Kur'an'da anlatılanları gerçekle, inan; haktır Kur'an'da anlatılan.
 Dünyâda geçen çağları düşün, geleceklere dâir ibret al onlardan. Çünkü geçenle gelen birbirine benzer ayan beyan. Dünyânın sonu önüne bağlıdır, geçip gitmiştir; kalan zamanın hepsi de geçecektir, olup bitmiştir. Allah'ın adını ulula; onu andın mı hakkıyla an. Ölümü, ölümden sonraki halleri çok çok an; ama âhireti düzüp koşmadan da ölümü istemek yok. Bir işi yapanın o işten razı olduğu, fakat bütün Müslümanların nefret ettiği her işten çekin. Gizlice yapılan, fakat açıkça yapılınca utanılan her işten sakın. Sâhibine sorulunca inkâr ettiği işi yapma; yahut özür dilediği işe yaklaşma. Haysiyetini halkın kınayış oklarına amaç etme; her duyduğunu halka söyleme; çünkü yalan söylemek bâbında bu yeter sana. Halkın her söylediği sözü de reddetme, bilgisizlik olarak da bu yeter sana. Öfkeni yen, gücün yettikçe suçtan geç; öfkelenince
 namazını kılmışlardır (Tenkıyh, 2, s.74-75).
 halîm ol, bağışla; bu senin âkıbetini hayreder. Allah'ın sana ihsan ettiği nimetlerin birini bile yitirme; şükredegör. Allah'ın lütfettiği nimetlerin eseri de sende görünsün. Şükret de nimetler geledursun.237
 Bil ki insanların en üstünü, kendinden, ehlinden, malından Allah yolunda ihsan eden, Allah rızası için hayırda bulunandır. Çünkü, önce yaptığın hayır, senin için azık olarak kalır; geriye bıraktığınsa başkalarının hayrı olur.238
 237 - Kur'ân-ı Mecid'in 3. suresinin 103. âyet-i kerîmesinde Allah ipine, yâni Kur'ân'a ve Kur'ân'ın, İslâm'ın hükümlerine yapışmamız emir buyrulmaktadır. Hazreti Peygamber de (s.a.a) iki halife bıraktıklarını, birinin gökle yer arasında uzatılmış bir ip olan Allah Kitabı, öbürü de Ehlibeyti olduğunu, bunların kıyâmete dek birbirinden ayrılmayacağını beyan buyurmuşlardır (Câmi, 1, s.87). Gene. 3. sûrenin (Âl-i İmran)
 134. ayet-i kerimesinde, öfkesini yenenler, insanların kusurlarını bağışlayanlar övülmekte ve ihsan sâhiplerini Allah'ın sevdiği beyan edilmektedir. Kur'ân Mecid'in 93. sûre-i celilesinin son âyet-i kerîmesinde (11), "Ve Rabbinin nimetini an, söyle" buyrulmaktadır. Rasul-i Ekrem de (s.a.a), "Allah gerçekten de kuluna verdiği nimetini eserini onda görmeyi sever" buyurmakta (Câmi, 1, s.63), Kur'ân-ı Kerim'de "Şükrederseniz, ziyâdeleştiririz" buyrulmaktadır ( İbrâhim, 7). Bu kısımda bütün bunlara işaret vardır. Aynı zamanda Hazret-i Rasûl'ün (s.a.a) "Her gelecek yakındır, uzak olansa gelmeyecek olandır" hadisine de işaret vardır (Câmı, 1, s.86).
 238 - Rasûl-i Ekrem (s.a.a), "İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır" buyurmakta (Câmi, 2. c.8). İnsanın kendisinden sonra, bıraktığı sâlih çocuğun, ecri boyuna sâhibine de verilecek olan sadakanın, yâni insanların boyuna hayırlandığı şeyin, meselâ câmiin, hastanenin, mektebin ve kulların faydalandığı bir ilim bırakanın bilgisinin, en hayırlı
 Reyi gevşek olan, yaptığı hoş görünmeyen kişiyle görüşmekten çekin. Çünkü insanı görüşüp konuştuğu kişiyle ölçerler; arkadaşından ibret alırlar da hakkında hüküm verirler.239
 Büyük şehirlerde otur, yerleş; çünkü oraları Müslümanların toplandıkları yerlerdir. Halkı gaflete dalan, cefâ ve zulmeden, Allah'a itaatten yardımcısı az olan yerlerden çekin. Çarşılarda, pazarlarda oturmaktan sakın. Çünkü oraları Şeytanın geldiği, fitnelerin belirdiği yerlerdir.240
 Allah'ın sana üstün ettiği kişiye fazla bak, onun üstünlüğünü düşün; çünkü bu, şükrü açan kapılardır.241 Cuma günü Allah yolunda, yahut mecbûr olduğun yolculuktan başka, namazda bulunmadıkça, namaz
 kılmadıkça sefere çıkma.242
 halefi olduğunu beyan etmektedir (2, s.9). Kur'ân-ı Mecid'de inananların, yaptıkları hayrı, Allah katında bulacakları tebşir edilmektedir (2, Bakara, 110; 73, Müzzemmil, 20).
 239 - Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Köylerde oturma; köylerde oturan kabirde oturana, ölüye benzer" buyurmuşlardır (Câmi, 2, s.190).
 240 - Hazreti Rasûlullah (s.a.a) insanları yollarda oturmaktan men buyurmuşlardır (aynı, 1, 97).
 241 - Kendilerine, yâni Hz. Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) bakmanın, bilgin kişinin yüzüne bakmanın, Ali'ye bakmanın ibâdet olduğuna dâir hadisler mevcuttur (Câmi, 2, s.176, Künûz'ül-Hakaaık, 2, 186). Kur'ân-ı Mecid'de de îman ehlinin yüce dereceleri olduğu beyan buyrulmuştur (20, Tâhâ 75).
 242 - Kur'ân-ı Mecid'de Cumâ günü namaz vakti bildirildi mi, namaz vakti geldi mi, alış-verişin bırakılıp namaza gidilmesi, namaz kılındıktan sonra Allah'ın lütfettiği, edeceği
 Her işinde Allah'a itâat et. Çünkü Allah'a itâat, ondan başka her şeyden üstündür. Nefsini kulluğa alıştırmaya bak. Fakat ona yumuşak muâmele et; kahretme onu; ancak sana farz olan şeylerden başka şeylerde onun huzûrunu da hoş gör; çünkü farzların, vaktinde ve yerinde yapılması gerekir.
 Sakın dünyâyı dilerken, Rabbinden kaçarken ölüm gelip çatmasın sana. Sakın kötülük edenlerle konuşma, onlarla düşüp kalkma, Çünkü şer şerre ulaşır ancak. Allah' ı büyük bil, ulu tanı, onu sevenleri sev. Öfkeden çekin, çünkü öfke İblisin ordusundan bir bölüktür.243
 rızık peşinde düşülmesi emir buyrulmaktadır (Cumua, 9-10).
 243 - "Sakın kötü eşten, dosttan. Çünkü sen onunla tanınırsın" (Câmi, 1, s.97). Kur'an-ı Mecid, dâima dünyâ ve âhireti dengeli tutmakta, âhiret için dünyâyı terk etmeyi, yahut dünyâya dalıp âhireti unutmayı kınamaktadır.
 Hâris-i Hemdânî, Hâris'ül-A'ver lakabıyla meşhurdur. Hazreti Emir'ül-Müminin, dîvanlarında "Kim ölüm hâline gelirse, mümin olsun, münâfık olsun, beni görmeden ölmez" meâlindeki beytiyle başlayan şiiri bu zâta hitâben söylemişlerdir. Hars diye de anılan bu zat, bir gece Hazreti Emir'in (a.s) huzûruyla müşerref olup, Ey Müminler emiri, beni sana, senin sevgin getirdi demiş; Hazret de, "Sana bir şey söyleyeyim de şükret, bir kul yoktur ki beni sevsin de, ölürken sevdiği gibi beni görmesin. Bir kul da yoktur ki, bana buğzetsin de gene ölürken, buğzettiği gibi beni görmesin" buyurmuş, kendilerini sevenin ereceği makamı, elde edeceği mükâfatı, sevmeyenin varacağı derekeyi ve uğrayacağı mücâzatı ölüm hâlinde müşâhade edeceğini bildirmişlerdir (Tenkıyh, 1, s.242- 243).
 71
 (Münzir b. Cârûd'il Abdi'ye mektupları:)
 (Allah'a hümd ü senâ, Rasûlüne salât ü selâmdan) Sonra derim ki: Babanın temizliği aldattı beni. Seni de onun yolunu tutar, izini izler sandım. Oysa sen bana söz verdiğin gibi çıkmadın; nefsine boyun eğdin; âhiretine ait işleri yüzüstü bıraktın; âhiretini yıkarak, dünyânı onarmadasın; dînini bırakarak aşîretine ihsanda bulunmadasın. Hakkında bana bildirilenler gerçekse, ehlinin devesiyle ayak kaplarının sırımı bile senden hayırlıdır. Senin gibi birisi, sınır korumaya, bir iş başarmaya, birinin kadrini yüceltmeye, bir emanete ortak olmaya ehil olmadığı gibi öyle kişinin hıyânetinden de emin olunmaz. Allah izin verirse, bu mektubumu alır almaz hemen katıma gel.244
 * * *
 244 - Münzir hakkında, Hazreti Emir'in "Omuzlarına çok bakar, uluların, değerli yemen kumaşlarından elbise giyinir, kadınlar gibi salınır, ayakkaplarındaki tozu üfürür bir adamdır" buyurduğunu Seyyid Radıy rahimehullah nakleder (Muhammed Abduh, 3, s.133).
 Hazreti emir (a.s) onu bâzı yerlere memûr etmişti. O da Hazretin âmillerine hıyânette bulunmuştu. Babası Cârud sahâbedendir, Hazreti Rasûl'ün (s.a.a) ikrâmına mazhar olmuştu (Tenkıyh, 3, s.248).
 25
 (Âmillerine gönderdikleri emir-nâme:)
 Bir olan, şerîki bulunmayan Allah'tan korkarak yürü. Vazîfene git; hiçbir Müslüman'ı ürkütme; rızası olmadıkça, haber vermeden yanına gitme; malındaki haktan başka bir şey alma.
 Bir kabileye vardın mı, evlerine, çadırlarına gitmeden sularının başına in. Sonra sâkin, vakur bir halde yanlarına var; onlara selâm ver; hâl hatır sormakta kusûr etme; ondan sonra olanlara ey Allah kulları de; Allah'ın velîsi ve hâlifesi mallarınızdaki Allah hakkını almak için beni size yolladı; mallarınızda Allah velîsine vereceğiniz Allah hakkı var mı? Birisi yok derse sözünü tekrarlama. Sana hakkını verecek bulundu mu da onu korkutup ürkütmeden, ona karşı sert muâmele etmeden, yolsuz davranmadan, zulmeylemeden onunla beraber git, altından, gümüşten ne verirse sana, onu al.
 Öküzü, davarı, devesi varsa, hayvanların bulunduğu yere sâhibinin izniyle gir. Çünkü onların çoğu, sâhibinin malıdır. Hayvanların bulunduğu yere şiddet göstererek, sert bir sûrette değil, sâhibinin izniyle gir. Ne hayvanları ürküt, ne sâhiplerini korkut. Onları ikiye ayır, sâhibin
 hangi bölüğü isterse almasına müsâade et. Geri kalanı da ikiye böl, gene onu, hangi payı almak isterse alsın, muhayyer bırak. Seçtiği, almak istediği hayvanlara dokunma. Böylece böle böle Allah'ın hakkı olan o hakka ulaşan payı ondan al. Bu taksîmi bozmanı isterse kabûl et; onları birbirlerine karıştır. Önce yaptığın gibi ayırmaya başla; Allah'ın hakkını alıncaya dek, bu muâmeleye devam et.
 Kocalmış, yaşlı, arık, âzâsı kırık, hasta, ayıplı ve bir gözü kör hayvanı alma. Bu işe birisini memûr edecek olursan dininden emin olduğun, Müslümanların mallarını alırken onlara yumuşak ve iyi muâmelede bulunacak kişiyi seç. Böylece Allah malını Allah velisine ulaştır; o da bunları, Müslümanlara bölüştürsün. Bu işe, öğüt veren, esirgeyen, emin olan, koruyan kişiyi memûr et. Sert davranan, zarar veren, Müslümanları yoran kişiyi memûr etme. Sonra topladığın malı bize yolla; biz de Allah nasıl emrettiyse öyle hareket edelim.
 Emin olduğun kişi onları toplayacaksa, tenbih et, dişi deveyi, sütüne tamah ederek almasın; yavrusuna zarar vermiş olur. Bir de ona binerek yormasın onu. Binmekte, sütlerini sağmakta adalete riâyet etsin; getirirken yorulanları dinlendirsin, ayağı sürçen, yürümekte güçlük çeken hayvanları yavaş sürsün. Hayvanları suya rastladıkça sulasın, otlak yerlerde onları suvarıp yaysın. Böylece de size semiz, yorulmamış, sağlam hayvanlar getirsin de onları Allah'ın emrine, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun Peygamberinin sünnetine göre Müslümanlara bölüştürelim, gereken işlere kullanalım. Bu, Allah'ın
 izniyle ecir ve sevap bakımından daha büyük, doğru iş işlemene daha yakın bir harekettir.
 * * *
 26
 (Bu da zekât toplayan memurlara:)
 Bu işe memûr olanın gizli olarak yaptığı, halktan gizlediği işlerde de, Allah o işlere tanık olduğu, onun her şeyini bildiği için ondan çekinmesini emrederim. Görünürde Allah'a itâat eder gibi işlerde bulunanın, gizli olarak ona aykırı harekette bulunmamasını buyururum. Gizli yaptığı işler açıkça yaptıklarına denk olan, işi sözüne uyan kişidir ki; emaneti edâ etmiştir, kullukta ihlâsa ermiştir.
 Halkı horlamamasını, incitmemesini, sözlerini reddetmemesini, memûr olduğu iş yüzünden kendisini onlardan üstün görmemesini dilerim. Çünkü onlar da din kardeşleri-mizdir, hakları vermekteyse, yardımcılarımız.
 Bu zekâtta senin de farz olan bir hakkın var; belli bir payın var; bu malda, yok yoksul kişilerden, yokluğa düşmüş zayıf adamlardan ortakların var. Biz senin hakkını tam olarak sana vermekteyiz; sen de tam olarak onların haklarını vermelisiniz. Bunu yapmazsan,
 kıyâmet gününde insanlardan pek çok düşmanın olur. Ne kötüdür o kişi ki Allah katında düşmanları yok yoksul kişiler, borçlular ve yolda kalanlar olsun.
 Emaneti hor gören, hıyânete koyulan, kendini ve dînini bu kötü sıfatlardan arıtmayan bilsin ki dünyâda kendini hor hakir etmiştir, rezil rüsva olmuştur. Âhiretteyse daha da hor hakirdir, daha da rezil rüsva. Hıyânetin en büyüğü, ümmete hıyânet etmek, hîlenin en kötüsü, imâma hîle düzmektir vesselâm.
 * * *
 19
 (Bâzı vâlilerine emir-nâmeleri:)
 (Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra, hükmünün altında bulunan köylüler, ekincilere sert davranman, katı muâmelede bulunman, onları hor görmen, onlara cefâ etmen dolayısıyla şikâyet ettiler senden. Araştırdım, gördüm ki müşrik olmaları yüzünden onlar, kendine yaklaştırılmaya, onlarla düşülüp kalkılmaya ehil değillerse de İslâm'ın amânında245 olduklarından dolayı da uzaklaştırılıp, hor tutulmaları, cevr-ü cefâ ile idâre edilmeleri de doğru olamaz. Allah izin verirse onları bir yanı şiddetle dokunmuş olan yumuşaklık örtüsüyle ört. Onlara o çeşit bir elbise giydir; icâb eder, sert davranırsan, bir yandan da esirge onları, lütfet onlara; kimi vakit kendine yaklaştır onları, kimi vakit uzaklaştır kendinden onları; böylece idâre et onları.
 245 - İslâm ülkesinde bulunan ve devlete vergi veren, aleyhte çalışmayan Kitap ehli amandadır. Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Kim İslâm'ın amanında olan bir zimmiyi incitirse, onun düşmanı ben olurum; kime düşman olursam, kıyâmette de düşman olurum ona", buyurmuşlardır (Câmi, 2, s. 140).
 * * *
 40
 (Bâzı vâlilerine:)
 (Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra, senin bâzı işler yaptığını haber verdiler; bunları yaptıysan, Rabbini gazaba getirdin; İmâmına isyân ettin; sana emanet edilene hıyânette bulundun demektir. Bana haber verdiler ki yeryüzünün derisini yüzmüşsün. Ayaklarının bastığı yerin altında ne bulduysan almışsın; ellerine ne geçtiyse yemişsin.
 Hesabını hemen bana bildir ve bil ki Allah'ın sorusu, insanların sorusundan pek çetindir.246
 * * *
 246 - Yazdıkları kişinin kim olduğu tasrih edilmemiştir.
 51
 (Haraç memurlarına emirleri:)
 Allah'ın kulu, Mü'minlerin emiri Ali'den haraç memurlarına:
 Kim, kendisine er geç gelip çatacak olan soru gününden çekinmezse, kendisine o gün koruyacak şeyi önceden hazırlamaz. Bilin ki size yüklenen vazife kolaydır, güçlüğü yoktur; fakat ecri büyüktür, cevâbı çoktur. Tutalım Allah'ın nehyettiği suçun düşmanlığın, kötülüğün sorusu, azâbı olmasın; ondan çekinmekte öylesine sevap vardır ki, onu elde etmeye çalışmamakta bir özrümüz olamaz; onu yitirmekten daha büyük bir musibet de bulunamaz.
 İnsanlara insafla muâmele edin; ihtiyaçları olan şeyleri almayın, dayanın, çünkü siz halkın hazine memurlarısınız, o hazineyi koruyanlarsınız; ümmetin vekillerisiniz, imâmın elçilerisiniz.
 Bir işe koyulanı, işinden alıkoymayın; onu arayıp elde etmesine engel olmayın; haraç husûsunda kışın, yazın giyecekleri şeyleri satmaya kalkışmayın; kendilerine gereken şeyleri taşıdıkları hayvanlara, iş gördürdükleri kişilere dokunmayın. Bir pul için bile onları dövmeyin; namaz kılan Müslümanların, yahut
 Müslümanların amânında bulunan Kitap ehlinin mallarına el atmayın. Yalnız İslâm ehline karşı kullandıkları sâbit olan atlarına, yahut silahlarına el koyun; çünkü onları İslâm düşmanlarının ellerine vermek, onlara kuvvet temin etmek elbette câiz olmaz ve bu, akla da, şer'a da uymaz.
 Allah yolunda size ne gerekse yerine getirin, çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah lütfetmiştir de bizim ve sizin bu çalışmamıza karşılık ona şükretmemize imkân vermiştir; gücümüz yettikçe, emirlerine uyup yardımda bulunmamıza fırsat ihsan eylemiştir; güç kuvvetse ancak Allah'ındır.
 * * *
 50
 (Sınırları silahlarıyla koruyan kumandanlara:)
 Allah'ın kulu, Mü'minlerin emiri Ali'den sınırları silahlarıyla koruyan kumandanlara:
 (Allah'a hamd ü senâ, Rasûlüne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonar, emire gereken şey, ulaştığı üstünlüğe güvenip, elde ettiği yüceliğe dayanıp, hâlini, şânını değiştirmemesi, Alâh'ın ona ihsan ettiği nimeti kullarına vererek onları kendisine yaklaştırması, ısındırması, din kardeşlerine lütuflarda bulunmasıdır.
 Bilin ki sizden, ancak savaş halinde gizlemem gereken bâzı şeylerden başka hiçbir şey gizlememekteyim. Şer'i hükümlerden başka hiçbir şeyde sizinle danışmaktan uzaklaşmadım, çekinmedim. Uygun ve doğru bulduğum, icrâ ettiğim, gerçek olarak tanıyıp yerine getirdiğim şeyden başka, her şeyde hak bakımından siz benim katımda denksiniz, eşitsiniz.
 Bunları da yaparsam bu, Allah için bir nimettir size; sizden gereken şey de itâat etmektir bana. Buyruğumdan çıkıp geri kalmayın; uygun gördüğünüz şeyleri yapmaktan kaçınmayın; gerçek uğruna zahmetlere katlanın, sıkıntılara dayanın.
 Bu hususta doğru hareket etmezseniz, bence, sizden eğrilen, doğruluktan sapan kişiden daha aşağı kişi bulunamaz; ona cezâ vermemem de mümkün olamaz; o da benden kurtuluş yolunu bulup kaçamaz, kaçınamaz.
 Bu emrileri buyruk verenden duydun, kabûl edin; önce siz, bunlara itâat edin ki Allah da sizi düzene soksun, işlerinizi onarsın, düzüp koşsun.
 * * *
 42
 (Bahreyn vâlisi Ömer b. Ebi-Selmet'il Mahzûmi'yi azledip yerine, Nu'mân b. Aclân'iz-Zurakıy'yı tayini üzerine Ömer'e yazdıkları mektup:)
 (Hamd ü senâ salât ü selâmdan) Sonra, Bahreyn'e Nu'mân b. Aclân'iz-Zurakıy'yi tayin ettim ve vâliliği, seni kınamaksızın, suçlu bulmaksızın senden aldım. Vilâyeti iyi idâre ettin, emaneti edâ eyledin. Bana karşı bir şüpheye düşmeden seni kınayacağımı ummadan töhmet altına alınacağını, suçlu sayılacağını sanmadan hemen yanıma gel. Şam zâlimlerine hareket etmek üzereyim; senin de benimle bulunmanı istiyorum. Çünkü sen, düşmanla savaşta, Allah izin verirse bana arka olacaklardansın, din direğini dikeceklerdensin.247
 247 - Ömer b. Ebi-Selmet'il-Mahzûmî, ashaptandır. Ebi- Selme, Hazreti Rasûlullâh'ın sallallahu aleyhi ve âlihi vesselem, zevceleri cenâb-ı Ümmüseleme radıyAllahu anhâ ve ırdâhâ'nın oğulları bulunması dolaysıyla Hazreti Rasûl'ün üvey oğulları sayılırlar. Hicretin ikinci yılı Habeşe diyarında doğmuştur. Hz. Rasûl'ün (s.a.a), vefâtlarında dokuz yaşın-daydı. Cemel savaşında Hazreti Emir'in (a.s), maiyetinde bulunmuşlar, Bahreyn'de vâlilik hizmetinden sonra Nu'mân b. Aclân'ın Bahreyn'e tayini üzerine Hazrete iltihak etmişler, Sıffin
 46
 (Bâzı vâlilerine:)
 (Allah'a hümd ü senâ, Rasûlün'e salât ü selâmdan) Sonra sen, kendilerine dayanarak dîni yücelttiğim, suçludan ululanmayı giderdiğim, korkularla dolu sınırları tuttuğum kişilerdensin. Seni düşündüren her işte Allah'tan yardım iste. Halkla muâmelede çetin oluşuna biraz da yumuşaklık kat; yumuşak davranman gerektiği zaman yumuşaklıkla o işte dayan. Ama sert olan gereken yerlerde de sert davran.
 Halka kanatlarını ger; yüzün güleç olsun, onlara iyi muâmelede bulun; bakışta , görüşte, işarette, selâmda bile onları bir tut; tâ ki büyükler senin onlara meyledeceğini ummasınlar; zayıflar, adaletinden ümit kesmesinler vesselâm.
 * * *
 savaşına katılmışlardı. Abdülmelik zamanında hicretin seksen üçüncü yılında Medine'de vefât etmişlerdir (Tenkıyh, 2, s.340).
 Nu'mân b. Aclân, Ansârın Zurayk boyundandır. Gayet fasihti. Şiirleri vardır, bir kasidesinde Hazreti Emir'in (a.s) bırakılıp Ebubekir'in hilâfete nasbedilmesini kınar. Kendine "Lisân'ül- Ansâr" denirdi. Üsd'ül-Gaabe ve İbn-i Ebi'l-Hadid Şerhi bu kasidenin bâzı beyitlerini zikreder (aynı, 3, s.273).
 60
 (Ordunun geçeceği yerlerdeki vâlilere ve malmemurlarına:)
 (Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra bilin ki Allah dilerse hükmünüz altında bulunan yerlerden geçecek olan orduyu gönderiyorum; halka eziyet etmemeleri, kötülükte bulunmamaları hakkında Allah'ın onlara vâcip ettiği şeyleri tavsiye ettim; artık ben, onlardan sorumlu olamam; sizin idârenize bıraktım onları; ancak açlık dolayısıyla askerden zor durumda kalanlar, doyacakları kadar bir şey yerlerse bu, câiz görülebilir. Onların, halkın malına el uzatarak zulümde bulunmalarına, idâreniz altında bulunan kötü kişilerin de, dediğim zorluk müstesnâ, askere karşı durmalarına engel olun; ben de ordunun içindeyim. Arkadan ben de gelmekteyim. Ordudan bir zulüm, bir haksızlık görürseniz onları idârede acze düşer, Allah'tan ve benden başkasının yardımından ümit keserseniz bana şikâyette bulunun, Allah dilerse, onun yardımıyla buna ben engel olurum.
 * * *
 43
 (Adeşir-i Hurre'de vâlileri bulunan Maskala b.
 Hubayra'ya mektupları:)
 Yaptıysan Allah'ın gazabını üstüne alacağın, İmâmını kızdıracağın bâzı şeyleri haber verdiler bana. Müslümanların, oklarıyla, atlarıyla elde ettikleri, elde ederlerken de kanlarını döktükleri, canlarını verdikleri malı, toplumundan istediklerine payetmişsin. Andolsun tohumu yarıp bitiren, insanı halkedip geliştiren Allah'a ki bu gerçekse benim katımda aşağılık biri kesilirsin, bence tartıda pek hafif gelirsin. Rabbinin hakkını hor görme, dinini yok ederek dünyânı düzene sokmaya kalkışma; sonra yaptığın işlerde en fazla ziyan edenlerden olunsun.
 Bilin ki bu malda, senin yanında bulunan Müslümanların da hakkı var, benim yanımda bulunanların da. Hepsi de eşittir bu malın payedilişinde. Herkes su içmek için bana gelir, suya kanıp gider.248
 * * *
 76
 248 - Maskala için 1. kısmın beşinci bölümünde 88. hitâbenin notuna bakınız.
 (Abdullah b. Abbas'ı Basra'ya vâli tayin ettikleri zaman ona buyurdular ki.)
 İnsanları, yüzünle, meclisinle, hükmünle ferahlat, hoşnût et. Öfkeden sakın; çünkü öfke Şeytanın insanı aldatmak için iğvâ ettiği kötü bir şeydir. Bil ki seni Allah'a yaklaştıran herşey, ateşten uzaklaştırır; Allah'tan uzaklaştıran her şey de seni ateşe yaklaştırır.
 * * *
 58
 (Sıffin olaylarını şehirlere bildiren mektup:)
 İlk olarak Şamlılarla buluştuğumuz zaman hâlimiz şuydu: Görünüşte Rabbimiz birdi, Peygamberimiz birdi, İslâm'a çağırmamız aynıydı. Biz onların Allah'a daha fazla inanmalarını, Rasûlünü daha gerçek olarak tasdik etmelerini istemediğimiz gibi onlar da bizden böyle bir şey istemiyorlardı. Bu hususta da hâlimiz birdi, aynıydı; ancak Osman'ın kanı husûsunda ayrılığımız vardı; oysa bizim o kanda dahlimiz yoktu.
 Gelin dedik, bugün çâresini bulamadığımız şu işi bırakalım; fitne ateşini söndürelim; halkı yatıştıralım; iş kuvvetlenince, halk bir olunca hak neyse ona uyalım. Hayır dediler, biz inat ediyoruz, bu işi başarmaya karar verdik. Dâvetimizden kaçındılar, savaş başladı, ateşi yadı, yalımlandı; tandır kızdı. Savaş, bize de dişlerini gösterdi, onlara da; pençesini attı; o zaman önce çağırdığımıza uydular; biz de icâbet ettik; isteklerine uyduk; dileklerini yerine getirdik, buna çalıştık. Deliller göründü onlara; özür getirmeleri bitti. Kim bu kararda durursa Allah onu helâk olmaktan kurtarır; kim inadında ısrâr ederse Allah onun kalbini perdesiyle
 örtmüş demektir,249 kötülük değirmeni onun başucunda döner, dolanır.
 * * *
 59
 (Fars eyâletlerinden Halvan vâlisi Esved b.
 Katiba'ya gönderdikleri mektup:)
 Vâlinin herkese karşı dileği aynı olmazsa bu, çok şeyde onu adalete riâyetten men eder; bundan dolayı halkın her işi senin katında eşit olsun; çünkü cevirle, zulümle adalete ulaşmanın yolu yoktur. Beğenmediğin, hoşlanmadığın şeyden, onun benzerlerinden kendini çek, sakın. Sevâbını dileyerek, azâbından korkarak Allah'ın farz ettiği şeyleri yapmaya nefsini bezlet.
 Bil ki dünyâ belâ yurdudur; insan dünyâda bir an bile kendisini mihnetten sağ esen bulursa bu an kıyamet gününde ona hasret olur, nedâmet olur. Bil ki hiçbir şey ebedi olarak haktan seni çekemez; hiçbir şey
 249 - 2. surenin (Bakara) 6-7. âyet-i kerimelerinde kâfir olanların küfürleri yüzünden kalplerinin, kulaklarının mühürlendiği, gözlerinde perde bulunduğu bildirilmektedir. 45. sûre-i celilenin 23. âyet-i kerimesinde de kendi dileğini mâbud edinenin, bu yüzden, bildiği halde sapıklığa düştüğü, kulağına kalbine mühür vurulduğu, gözlerine perde çekildiği beyan buyrulmaktadır.
 de hakkın yerini tutamaz. Sana vâcip olan hakları korumaya bak, nefsini koru; halkın işlerine adamakıllı bak; çünkü bu hususta elde edeceğin fayda, senin vâsıtanla halkın elde edeceği faydadan da üstündür.
 * * *
 27
 (Muhammet b. Ebi-bekr'i Mısır'a vâli tayin ettikleri zaman ona verdikleri emir:)
 Onların üstlerine kanatlarını ger; onlara iyi muâmelede bulun; yüzün güleç olsun. Bakışta da, görüşte de bir tut onları; böylece büyükler kendilerine meylettiğini sanmasınlar; zayıflar adaletinden meyûs olmasınlar. Çünkü Allah yaptıklarınızın küçüklerini, önemsizlerini de soracaktır; büyüklerini, önemlilerini de, gizli yaptıklarınızı da soracaktır, âşikar olarak işlediklerinizi de. Azâba uğrarsanız, sizsiniz kendinize fazlasıyla zulmeden; bağışlarsa odur fazlasıyla lütfeden.
 Bilin Allah kulları, Allah'tan çekinenler hem gelip geçiveren dünyânın faydalarını elde ederek gittiler; hem bir zaman sonra gelecek âhiretin faydalarını. Dünyâ ehli ahiretlerinde onlarla ortak olmadı; fakat âhiretlerinde de bir ortaklık kurmadı. Onlar dünyâda
 konakladılar en güzel bir konaklayışla; dünyâ nimetlerini yediler, en güzel bir yiyişle. Dünyâdan dünyâ nimetlerini yediler, en güzel bir yiyişle. Dünyâdan dünyâ nimetlerine erenler gibi nasiplerini aldılar; kendilerini beğenenler, ululananlar gibi nasiplerine erdiler; sonra da âhiret azığıyla varacakları yere vardılar, en kârlı kazancı elde ettiler. Dünyâlarından, şüpheli şeylerden çekinmenin tadını aldılar; gerçekten de âhirette Allah komşuları olacaklarını bildiler. Duâları reddedilmez onların; nasipleri azalmaz onların.
 Allah kullar, ölümden, onun yakınlaşmasından sakının; ölüm için uzak hazırlamaya yuvanın. Çünkü o büyük bir işle gelip çatmada, ulu bir olayla varıp gelmede. Bir hayırla geliyor ki onunla hiç mi hiç şer beraber olamaz; yahut bir şerle çatışıyor ki onunla hiç mi hiç hayır bulunamaz. Cennette, cennet için iş yapandan daha yakın kim var; cehenneme cehennem için iş işleyenden daha yakın kim var?
 Siz peşlerine ölüm düşmüş avlarsınız. Ona tutulmak için oturup sinseniz gene sizi tutar; ondan kurtulmak için kaçsanız, koşar, sizi yakalar. O size, gölgenizden de yakındır. Ölüm, karşınıza çıkar, perçeminizden tutar, dünyâ ise ardınızdan dürülür gider.
 Sakının o ateşten ki dibi derindir; ateşi çetindir azâbı yenilenir durur. Bir yurttur ki orda acınmak yok; feryat duyulmaz; mihneti eksilmez. Allah'tan korkmanızın pekişmesini, daha da artmasını isterseniz, buna gücünüz yeterse, Allah'a iyi bir zanda bulunun. Korkuyla ümîdin arasını birleştirin; çünkü kulun
 Rabbine ümîdi korkusu miktârıncadır; Allah'tan en güzel tarzda lütuflar ümit eden, Allah'tan en fazla korkandır.
 Ey Ebâbekroğlu Muhammed, seni bence en fazla askerimin bulunduğu şehre, Mısır'a vâli tâyîn ettim. Mısır halkına buyruk yürütmeye memur ettim seni; bu bakımdan nefsine en şiddetli bir tarzda karşı durman, dînine sarılman, ömründen bir an bile kalmış olsa bunlara dikkat etmen gerek. Halkından birisini razı etmek için Allah'ın gazabına uğramamaya bak; çünkü Allah'tan başka sığınacağın olmadığı gibi, onu razı ettikten sonra da çekineceğin kimse yok.
 Namazı vaktinde kıldır, işin yoksa vaktinden evvel kıldırmaya, işin varsa vaktini geçirmeye kalkışma. Bil ki yaptığın, yapacağın her şey namazına bağlıdır.
 (Aynı emir-nâmeden:)
 Bil ki hidâyete götüren imamla, kötülüğe sevk eden, ümmeti helâk eyleyen imam, Peygamber'in dostuyla Peygamber'in düşmanı bir değildir. Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun Rasûlullah buyurmuştur ki:
 Ben ümmetim için ne müminden korkarım, ne müşrikten.250 Çünkü mümini Allah, imanı yüzünden kötü-lükten sorur; müşriki de şirki yüzünden kahreder. Fakat ümmetimi, gönlü nifakla dolu, dili sözler yapar, bilgili bir dille konuşur, diliyle doğru söyler, iyiliği
 250 - Cenab-ı Rasûl-i zişan (s.a.a) âlemlere rahmet olarak gönderildikleri için her mükellef onun dâvetine uymakla memurdur ve herkes, gönderildikleri andan itibaren onun "ümmet-i dâvet"idir. Ancak dâvete icâbet edenler, "ümmet-i icâbet"tendir.
 emreder, hareketiyle kötülükte bulunur, kötülük eder kişinin, münâfıkın azdırmasından korkarım.251
 * * *
 62

Haceli

62
 (Mısır'a Mâlik'ül-Eşter'i vâli tayin buyurdukları zaman Mısırlılara gönderdikleri mektup:)
 (Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet husûsunda ayrılığa düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehlibeytinden alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk, filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'in
 251 - "Ümmetim için en fazla korktuğum, dili söz bilen, bütün münâfıklardır" Câmi, 1, s.11).
 Muhammed b. Ebi-bekr (r.a) için birinci kısmın 107. hitâbesinin notuna bakınız.
 dînini iptâle kalkıştıklarını, halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum; çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da daha büyük olacaktı. Bu olaylar sırasında kalktım, işe giriştim; sonunda batıl yok olup gitti, din, olduğu gibi karar etti.
 (Bu mektuptan:)
 Vallahi onlarla tek başıma kalsam, onlarsa bütün yeryüzünü kaplasalar, gene de aldırış etmem, gene de korkmam. Can gözümle görmekteyim; Rabbimin ihsan ettiği şüphesiz bir inançla bilmekteyim ki onlar daldıkları sapıklıktalar, bense hidâyet yolundayım. Ben Allah'a kavuşmayı özlemekteyim; onun güzelim sevâbını beklemekteyim, ummaktayım. Ancak beni hayıflandıran şu ümmetin başına aklı noksan olan kötü kişilerin, zâlim ve günahkârlarının musallat olmaları, Allah'ın malını elden ele aktarmaları, Allah kullarını köle yapmaları, temiz ve iyi kişileriyle savaşmaları, suçlularınıysa kendilerine yardımcı etmeleri, onlara dayanmalarıdır. Onların içinden sizin aranızda, gözlerinizin önünde haram olan şeyi içen ve İslâm hükmünce dayak yiyen var, onların içinde, mala mülke sâhip olmadıkça İslâm'a gelmeyen var. Bunlar, bu hâller olmasaydı sizi bu kadar zorlamazdım, toplanmanızı bu derece istemezdim. Bu kadar uğraşmazdım sizinle; vazgeçtiniz, gevşeklik gösterdiniz mi bırakıverirdim sizi.
 Görmüyor musunuz ki çevreniz kuşatılmakta; memleketiniz alınmakta, ülkeniz zaptedilmekte, şehirleriniz elinizden çıkmakta. Allah sizlere acısın; düşmanınızla savaşa çıkın, yurtlarınızda oturup kalmayın, aksi hâlde horluğa düşersiniz, alçalırsınız, nasîbiniz daha da aşağı olur, perperişan kalırsınız. Çünkü savaşan kişi uyanık durur, uyuyana gelince, su uyur, düşman uyumaz vesselâm.252
 252 - Mâlik b. Hâris'il Eşter'in Nahaî, asahâb-ı kirâmdan ve eşyâ-ı Murtazaviyye'dendir. Şecâati, fasâheti, tabiât-i şâirânesi olan ve Emir'ül-Mü'minin'e (a.s), şiddetle ve ihlâsla bağlı bulunan Mâlik, Osman'ın aleyhine kıyâm edenlerdendir. Medine'ye gelirken Rebeze'den bir kadının, yolda, Ey Allah kulları, bu Rasûlullah'ın (s.a.a), sahâbisi Ebû-Zerr'dir, Rabbine ulaştı; bana yardım edin, dâvetime icâbette bulunun dediğini duyup yanındakilerle Ebuzerr'in cenazesini gasl, teçhiz ve tekfin etmiştir, Ebuzerr (r.a) vefât ederken zevcesine, Rasûlullah bana haber verdi, ben gurbette öleceğim, fakat ümmetinden sâlih kişiler beni gasledecekler, namazımı kılacaklar, defnedecekler; ben vefât edince yola çık, otur; mutlaka gelecekler var, onlara haber ver buyurmuştu. Mâlik, Ebuzerr'in namazını kıldırmış, sonra da Allah'ım, bu, Rasûlullah'ın sahâbîsi Ebûzerr'dir, sana kulluk edenlerden bir kulundur; senin yolunda müşriklerle savaşmıştır; dinini tebdil ve tağyîr etmemiştir, ancak yapılmaması gereken, yapılması hoş olmayan şeyleri görmüş, diliyle, gönlüyle karşı durmuş, bu yüzden cefâlara uğramış, sürülmüş, horlanmıştır; yapayalnız, garip olarak vefât etmiştir; Allah'ım ona bunları revâ görenlerden, Rasûlü'nün hareminden onu sürenlerden sen öcünü al demiş, herkes bu duâya âmin-hân olmuştu. Hazreti Emir (a.s) onu Mısır'a vâli tayin buyurmuşlardı. Giderlerken Muâviye, Osman'ın kâlesi Nâfi'i göndermiş. Nâfi, Eşter'le dost olmuş, emniyetini kazanmış, Süveyş yakınlarında Kulzüm
 38
 (Mâlik'ül-Eşter'i Mısır'a vâli tayin buyurdukları vakit Mısırlılara gönderdikleri mektup:)
 Allah'ın kulu Emir'ul Müminin Ali'den; yarattığı yeryüzünde isyân edildiği, hak giderildiği, zulüm
 denen yerde ona zehirli balla karışık süt içirerek şehâdetine sebep olmuştu. Şehâdet haberi Muâviye'ye ulaşınca, "Allah'ın orduları var, bal da onlardan" diye sevinmiş, mescide gidip minbere çıkarak Ali'nin iki kolu vardı; sağ kolunu Sıffin'de kestim, o, Ammâr'dı; şimdi de sol kolu olan Eşter'i kestim diye övünmüştü. Hazreti Emir, Mâlik'in şehâdetini duyunca pek müteessir olmuşlar, ben Rasûlullah'a ne menzilede, ne mertebede idiysem Mâlik de bana o menziledeydi, o mertebedeydi buyurmuşlardı. Şehâdetleri hicretin otuz sekizinci yılındadır (Tenkıyh, 2, s.48-49; Sefinet-ül-Bihâr, c.1, s.684-688).
 Hâram olan şeyi içen, İslâm hükmünce dayak yiyen, Ebû- Süfyân'ın oğlu Utbe'dir; Tâif'te Abdullah oğlu Hâlid, ona had vurdurmuş, şer'i hükme göre seksen sopa vurdurarak onu dövdürmüştür (M. Abduh, 3, s.not. 3). Velid b. Utbe de had vurulanlardandır diyenler vardır (Kazvini, 4, s.21). Mala, mülke sâhip olmadıkça İslâm'a gelmeyenlerle, Mü'ellef'ül-Kulûb kastedilmektedir ki Ebû-Süfyan ve oğlu Muâviye de bunlardandır (Kazvini, s.21).
 çadırının, iyinin de, kötünün de, oturanın da, yolculuk edenin de başı üstüne dikilip kurulduğu, iyilikle ferahlanmaya, kötülükten çekinmeye imkân kalmadığı bir çağda Allah için öfkelenen topluma.
 Size Allah kullarından öyle bir kul gönderiyorum ki; korku günlerinde uyumaz, ürküntü çağlarında ihtiyâtı elden koymaz, kötülük edenlere ateşten de çetindir: O da Muzhac boyundan Hâris oğlu Mâlik'tir. Gerçeğe uyan sözlerini dinleyin; emirlerine uyun; çünkü o, Allah kılıçlarından bir kılıçtır ki yüzü, hiç mi hiç gedilmez, nereye vurursa keser, hatâ etmez.
 Size gidin, dağılın diye emir verirse gidin, dağılın; durun, dayanın diye emir verirse durun, dayanın. Çünkü o, gereken şeyden ne bir adım ileri atar, ne de bir adım geri kalır, gereken işi ne geciktirir, ne o iş için iver; ancak ne yaparsa benim emrimle yapar. Sizin faydanız için, ona ihtiyâcım olduğu halde seçtim, size yolladım onu; o size öğüt verir, düşmanınıza karşı da çetindir; bu yüzden gönderdim onu.
 * * *
 53
 Mâlik'ül-Eşter'i Mısır'a vâli tayin buyurdukları vakit ona yazdıkları Ahit Nâme
 Rahmân ve Rahim Allah adıyla.
 Bu, Allah'ın kulu Emir'ül-Müminin Ali'nin, vergisini toplamak, düşmanlarıyla savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Hâris'ül-Eşteroğlu Mâlik'i Mısır'a vâli tayin ettiği zaman ona verdiği emir- nâmedir.
 Ona, Allah'tan çekinmesini, kullukta bulunmayı seçmesini, kitabında, farzlarına, sünnetlerine dâir emredilenleri yerine getirmesini buyurur; çünkü hiçbir kişi yoktur ki Allah'ın emrettiği şeylere uymasın da kutlu olsun, mutluluk bulsun; onlara uymayan da yoktur ki âsî olmasın, kötülüğe düşmesin. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah kalbiyle, eliyle, diliyle yardım etmesini buyurur; çünkü adı ululandıkça ululansın. Allah dînine yardım edene yardım edeceğini, onu üstün tutana üstünlük vereceğini vaad etmiştir.253 İsteklere düşünce nefsiyle savaşmasını, onun serkeşliğini giderip zaptetmesini emreder; çünkü "nefis, gerçekten de kötülüğü pek emredicidir. Ancak Allah'ın acıdığı kişi kurtulur ondan." (Yûsuf, 53).
 253 - "Ey inananlar, siz yardım ederseniz Allah'a, o da yardım eder size ve ayaklarınızı diretir; size sebat verir." (47, 7). Allah'a yardımdan maksat; Allah dinine, yâni İslâm'a sarılmak, emirlerini tutmak ve düşmanlarla savaşmaktır. Nitekim bu âyet-i kerîmeden sonraki âyetlerde kâfir olanların yaptıkları kötülüğün kendilerine zarar vereceği, çabalarının boşa çıkacağı, yeryüzünde, kendilerinden önceki kâfirlerin de Allah tarafından yok edildikleri, Allah'ın inananlara yardımcı olduğu, kâfirlereyse bir yardımcı bulunmadığı bildirilerek bu, teyid edilmektedir (8-11).
 Sonra şunu bil ki ey Mâlik, seni öyle bir yere yollamaktayım ki senden önce oradan adaletle hükmeden, zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan halk da senin yaptığın işleri, senin gibi görecek, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan halk da senin hakkında o çeşit sözler söyleyecek. Allah kullarının dillerine neler ilhâm eder de onları söyletirse, temiz kişiler, o sözlerle gerçeği anlarlar, hükümde bulunurlar.
 Kendine temiz işleri zâhire edin, en fazla sevdiğin azık, sence bu olsun. Hevâ ve hevesine hâkim ol, sana helâl olmayan şeyleri yapma; nefsini bunlara meylettirme; nefsini kötülükten alıkoymak, sevdiğin, yahut nefret ettiğin şeylerde ona hakim olmak, ona insafla muâmelede bulun-maktır. Halka merhametle muâmeleyi kendine âdet et; onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme.
 Çünkü halk iki sınıftır: Bir kısmı dinde kardeştir sana, öbür kısmı yaratılışta eştir sana.254 Onlar
 254 - Halkı umumî olarak iki sınıfa ayırmakta ve birinci sınıfın, 49. sure-i celilenin (Hucurât) 10. âyet-i kerimesinde bildirildiği gibi inananlar olup bunların din kardeşleri bulunduğunu, bildirmekte, ikinci sınıfınsa, yaratılışta bize eş ve denk olduğunu bildirerek inançta kardeş olmamakla beraber insanlık bakımından bize eş olanları, Kitap ehlini kasıt buyurmaktadırlar. Şu hâlde insanlık, umûmî ve eşit vasıf, imansa kardeşliği meydana getiren ve inananlara tahsis olunan vasıftır. Fakat her iki sınıfa karşı da adaletin yürütülmesi, bunların adalet bakımından ayırd edilemeyeceği
 sürçebilirler, kusur ederler; bilerek, yahut yanılarak ellerinden bâzı şeyler çıkabilir. Senin yaptıklarını Allah'ın bağışlamasını nasıl seviyor, istiyorsan sen de onları bağışla; kusurlarından geç.255 Çünkü senin mevkiin onlardan üstür; seni bu işe memûr edenin mevkii senin mevkiiden üstün; Allah'sa vâli tayin edenden de üstün; onların işlerini senin emrine vermiş, onlarla seni sınanmaya uğratmış, Allah'la savaşmaya kalkışma sakın; onun azâbından kurtulmana çâre yok; bağışlamasına, merhametine aldırış etmememe de imkân yok.
 Halkın kusurlarını bağışlayınca nedâmete düşme; onlara cezâ verince de sevinme; seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma. Ben onlara buyruk verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma; çünkü bu gönle gurur verir; dini gevşetir, nimeti bozar gider. Gönlüne böyle bir düşünce geldi mi, gücünün, kuvvetinin üstünde olan Allah'ın gücünü, kuvvetini düşün, onun kudretine karşı aczini gör; bu, baş kaldıran, serkeşlik eden nefsini yatıştırır, kibrini, gururunu giderir, yitip giden aklını başına getirir. Sakın Allah'ın azametiyle boy ölçüşmeye, onun kudretine kendi gücünü kuvvetini benzetmeye girişme;
 anlatılmaktadır.
 255 - 24. sûrenin (Nûr) "Üstün ve geçimi geniş olanlarınız akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda yurtlarından göçenlere vermekten çekinmesinler, ve iyilik etmeyi terk etmesinler ve bağışlasınlar ve suçtan çekinsinler. Allah'ın sizi yarlıgamasını istemez misiniz? Ve Allah suçları örter, rahimdir" meâlindeki âyet-i kerimesine işaret buyrulmaktadır.(22).
 çünkü Allah, her zorbayı hor-hakir eder; her baş çekeni, ululananı alçaltır gider.256
 Allah'a karşı da insaflı ol, insanlara, ehline ayâline, adamlarından buyruğuna uyanlardan hoşlandıklarına karşı da insafla muâmelede bulun; böyle yapmazsan bil ki zulmetmiş olursun. Allah kullarına zulmedenin düşmanıysa Allah'tır, Allah'la düşmanlığa girişenin delilini Allah batıl kılar, zulümden geçinceye, tövbe edinceye dek de o kişi Allah'la savaşmış olur. Allah'ın nimetlerini bozan, zâil eden, azâbının çarçabuk çatmasına sebep olan şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Çünkü Allah mazlûmların duâlarını duyar; zâlimlere de çağı gelince azâbını yollar.257
 Halkın vâliye en ağır gelen sınıfı belâ çağında ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde direndikçe direnen, kendilerine ihsanda bulunulduğu zaman en az şükreden, ihsanda
 256 - "Peygamberler, fetih ve yardım istediler ve her inatçı cebbar mahrum olup gitti" âyet-i kerimesine işârttir (İbrâhim, 15).
 257 - "Böylece de suçlular istemeseler de gerçeği izhâr etmeyi ve batılın boşluğunu bildirmeyi murât etmedeydi. " (Enfâl, 8) "Yoksa bunu Allah'a isnâd ederek o uydurdu mu derler? Gerçekten de Allah dilerse gönlünü mühürler senin ve Allah, batılı mahveder, gerçeği gerçekleştirir sözleriyle; şüphe yok ki o, gönüllerde olanları bilir." (Şûrâ, 24) ve "Hiç şüphe yok ki onlar yapmadıkları şeyleri söylerler; ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlar ve Allah'ı çok ananlar ve zulme uğradıktan sonra yardıma mazhar olanlar müstesnâ. Ve zulmedenler yakında bileceklerdir hâlleri neye varacak ve nereye varıp gidecekler." (Şuarâ, 227). Bu âyetlere işaret edilmektedir.
 bulunulmayınca özrü güç kabûl eyleyen, zamânenin çetinliklerine az dayanan, ileri gelenleridir. Dînin direği olan Müslümanların topluluğuna sebep bulunan, düşmana karşı duranlarıysa halk tabakasıdır; onları sevmelisin; onlara meyletmelisin.
 İnsanların ayıplarını görüp gözeten, onları açıp söyleyen kişiler sana en uzak kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma. Çünkü insanlarda ayıp olabilir; vâliyse bunları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. Onların bilmediğin ayıplarını açmaya, öğrenmeye kalkışma; sence bilinenleri, iyiliğe, temizliğe yormaya bak; bilmediklerin hakkındaysa Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldikçe ört; buyruğuna uyanların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça Allah da senin ayıplarını örter, bağışlar.258
 Halka karşı duyduğun kîni bırak, her suça ceza vermeye kalkma; sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyenlerin sözleri hemencecik gerçek bulma; çünkü halkın kötülüğünü söyleyen kovucu, öğütçülere benzese bile garez sâhibidir.259
 258 - "Kim mümin kardeşinin bir ayıbını bilir de örterse Allah da onun ayıbını örter." (Hadis. Künûz'ül-Hakaık, 2, s.173- 174).
 259 - "Ey inananlar, buyruktan çıkmış biri size bir haber getirdi mi doğru, yahut yanlış veya yalan olup olmadığını araştırıp iyice bir anlayın; yoksa bir topluluğa bilgisizlikle bir kötülükte bulunur da yaptığınıza nâdim oluverirsiniz." (Hucurât, 6).
 Nekes kişiyle meşverette bulunma; seni üstünlükten alıkor, ihsandan men eder, yoksulluğu gösterir sana, seni yoksulluğa sevk eyler. Korkakla danışma; işlerde zaafa düşürür, yapacağın şeyden seni alıkor. Haris kişiyle de danışma; zulümle mal yığmayı güzel gösterir sana. Nekeslik, korkaklık, hırs, ayrı ayrı huylardır ama bunların hepsi birden Allah'a kötü zan meydana getirmede birleşir.
 Vezirlerinin en kötüsü, senden önce, kişilere vezirlik edenlerdir; suçta onlarla birlik olanlardır. Bunların yerine reyleri onlar kadar isâbetli geçkin olan, fakat onlar gibi zâlime zulmünde yardımcı, suçluya suçunda ortak olmayan hayırlı kişiler bulabilirsin. Bunların yükü sana daha hafiftir; yardımları sana daha güzeldir; sana besledikleri sevgi daha gerçektir; senden başkalarıyla ülfetleri daha azdır. Yalnızken de bunlarla düş kalk, meclislerinde de bunları bulundur.
 Sonra acı bile olsa sana gerçeği söyleyen, Allah'ın dostlarında bulunmasını hoş görmediğin şeylerde sana az müsâade eden kişileri seç; onların sözleri seni gerçeğe götürür, haksızlıktan geri kor. Takvâ ehliyle gerçek kişilerle dost ol; onların seni fazla övmelerine, yapmadığın işleri yapmış göstererek övünmene sebep olmalarına müsâade etme; çünkü fazla övülme, insanı kibre götürür, faziletten düşürür.
 İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları bir görüş, iyilik edenleri iyilikten vaz geçirir; kötülük edenleri kötülüğe alıştırır; bunlara karşı lâyık oldukları muâmeleyi yap.
 Bil ki vâlinin, halka lütufta, ihsanda bulunmasından, işlerini kolaylaştırmasından başka
 halkın emniyetini celbedecek bir şey olamaz. Onlara lütfeder, aralarında adaletle muâmelede bulunur, işlerini kolaylaştırırsan evvelce yüreklerinde uyanmış bir nefret varsa yok olur, yerini emniyet ve sevi duygusu tutar. Onlara öylesine muâmele et ki, halk senin hakkında güzel bir zanna sâhip olsun. Gerçekten de iyi ve güzel zan, senin ağır yükünü hafifletir; o yükü senin sırtından alır. Şunu da bil ki senin hakkında iyi fikir güden, idârenden memnun olandır, kötü fikir taşıyanda idârenden memnun olmayandır.
 Bu ümmetin ileri gelenlerinin, büyüklerinin güttükleri yolu yordamı, halkın alışıp yaptığı, böylece de birbirleriyle uzlaştığı, işlerinin düzene girdiği şeyleri eksiltme. Koyanların ecre, sevâba nâil oldukları eski yolu yordamı bırakıp onlara zarar verecek, yeni âdetler, yeni yollar icâd etmeye girişme; onlardan eksilttiklerinin vebâli sanadır.
 İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzûra kavuşması için dâima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilerle danış.
 Bil ki halk sınıflara ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzûra erer; bir kısmının öbür kısmından müstağni kalmasına imkân yoktur.
 Bu sınıflardan biri, Allah ordusudur, askerlerdir; biri umûmi ve hususi işleri düzene sokan kâtiplerdir; biri adaletle hükmeden kadılardır; biri insafla, yumuşaklıkla kullar arasında hükmeden, beytülmal işlerini gören kişilerdir,biri Müslümanların amânına girmiş olan ve cizye veren Kitâp ehlidir, vergi veren Müslümanlardır; biri alış verişle uğraşanlar ve sanat
 ehli olanlarıdır; bir de ihtiyaç sâhibi olan yok yoksul kişilerdir ki bunlar, bu sınıfların en aşağı tabakasıdır. Bunların hepsinin de adlı adınca Allah katında payı vardır; Kitabında, yahut Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun Peygamberinin sünnetinde haddi konmuş, farzı bildirilmiştir ki bu ahidde, katımızda korunmaktadır.
 Askerler, Allah'ın izniyle halkın sığınaklarıdır, vâlilerin ziynetleridir; dînin üstünlüğü, eminlik esenlik yolları onlarla korunur; halk ancak onlarla kalkınır, huzûra kavuşur. Askerler Allah'ın emriyle alınan vergiyle beslenebilirler; düşmanlarına karşı o sâyede güç kuvvet sâhibi olurlar; düzene girmeleri ancak o vergiye dayanılarak olur; neye ihtiyaçları varsa onunla düzene sokulur.
 Sonra bu iki sınıf, ancak üçüncü sınıfla, kadılar, zekât ve vergi memurları ve kâtiplerle nizâma girer. Onlar halkın işlerini düzene sokarlar; faydalı şeyleri toplarlar ; ileri gidenlerin de, aşağı olanların da işleri onların sâyesinde emniyete kavuşur.
 Bütün bu sınıfların ayakta durmaları, tâcirlerle, sanatkârlarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toparlar; çarşılara, pazarlara dökerler, böylece başka sınıfların yapamayacağı şeyleri yaparlar. Sonra ihtiyâcı olan, yokluk içinde bulunan, aşağı tabaka gelir. Bunları görüp gözetmek, bunlara yardım etmek gerektir. Allah katında bu sınıfların hepsinin de genişliği vardır, hepsinin de yeri vardır; ihtiyaçlarının giderilmesi, hallerinin düzene sokulması icâb eder. Bu da vâlinin vazifesidir. Vâlinin, Allah'ın emirlerini gereği gibi yapar, halkın düzenine çalışır, çabalarken Allah'tan
 yardım dilemesi, hakka riâyet etmesi, bu işler kendisine hafif gelsin, ağır gelsin dayanması gerektir.
 Orduna sence Allah için, Rasûlü için ve İmâmı için en fazla öğüt verenlerinden, emanet ve iffet bakımından en temiz olanlarından, hilimde en üstün bulunanlarından kumandanlar seç. Bunları, öfkelendiği zaman öfkesini yenen, cezâ vermekten acele etmeyen, özrü kabûl eden, zayıfları esirgeyen, kuvvetlilere karşı gevşemeyen kişilerden seçip tayin et; bunlar ne zora başvuranlardan olsun, ne zaafa düşenlerden.
 Sonra toplumun soy-boy bakımından şereflilerinden, temiz ev bark sâhibi olanlarından, geçmişlerinde iyilik bulunanlarından, savaşlarda yiğit davrananlarından, cömertlerinden asker al. Çünkü bunlarda yücelik, büyüklük huyları toplanmıştır. İyiliğin, adamlığın dalları budaklarıdır bunlar. Sonra da babaların oğullarını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi onların işlerini gör gözet, araştır; onlara ettiğin iyilik ve ihsan gözünde büyümesin; onlara verdiğin şey az bile olsa aşağı görünmesin sana. Çünkü bu ihsan, sana öğüt vermelerine, seni iyi bilmelerine, tanımalarına vesiledir. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük ehemmiyetsiz işlerinde ihmâl gösterme. Az bir lütfün bile bir yerde işe yarar, ondan faydalanırlar; çoğunun da yeri var; ondan da müstağnî kalamazlar. Askerine en çok yardım edenleri kendilerine istihkaklarını, erzaklarını tam olarak verenleri, yurdu korumak için şehirlerde kalanlarla savaşa gidenlerin ailelerinin ihtiyaçlarını giderenleri, kumandanlarının sence en itibar görenleri olmalı; onlara öylesine muâmelede bulunmalısın ki düşmanla savaşta hepsinin de derdi,
 fikri bir olsun. Onları esirgemen, kalplerinin sana meyletmesine sebep olur.
 Vâlilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de, ancak gönüllerinin huzûra ermesiyle mümkün olur. Öğütlerinin doğruluğu ancak vâlilerinin hizmet müddetinin sona ermemesini istemeleriyle, idâresi kendilerine ağır gelmemesiyle, bir ayak önce gitmesini dilememeleriyle imkân bulur. Halkın dileklerini yerine getir, iyilerini öv, çektikleri zahmetleri say dök; çünkü güzel huylarını fazla anış, onların yiğitliklerini artırır; onları sevindirir. Allah dilerse iyilikte geri kalanları da o yola sevk eder, iyileştirir.
 Sonra herkesin, sınanan, bilinen derecesini tanı; birinin çektiği zahmeti başkasına mal etme; onun yerine başkasını övme; herkese noksansız olarak hakkını ver; herkesin hakkını tanı. Birisinin büyük oluşu yaptığı, başardığı iş küçük bir işse, büyük görmene, gene birinin yaptığı iş büyükse, fakat kendisi düşkünse o işi küçük görmene sebep olmasın.
 Büyük ve çetin işlerde, sana şüpheli görünen hususlarda Allah'a ve Rasûlü'ne başvurur. Yüce Allah irşâd etmeyi takdir buyurduğu topluma "Ey inananlar, Allah'a Peygamber'e ve içinizden emredecek kudret ve liyakate sâhip olanlara itâat edin. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü o hususta, Allah'a ve Peygamber'e müracaat edin" buyurmuştur (Nisâ, 59). Allah'a baş vurmak, onun Kitabının muhkem emrine uymak, Rasûle başvurmak
 da onun reyde aykırılığı mucib olmayan apaçık sünnetine tâbi olmaktır.260
 Halka hüküm verecek kişileri, sence idâresine memur olduğun kişilerin en üstünlerinden seç. Öyle ki işler onları daraltmasın, birbirlerine hasım olanlar, onlara üst gelmesin, ayakları sürçüp yanlış bir işe düşmesinler; bilmezken sonra bilip, anlamazken sonra anlayıp hakkı yerine getirmediklerine nâdim olmasınlar; kendilerini zanna kaptırmasınlar, azacık bir anlayışla hükmün sonunu araştırmaktan kalmasınlar; şüpheli işlerde hüküm verirken düşünsünler, dayansınlar; apaçık delillere uysunlar; hasmın mürâcaati onları sıkmasın, gönüllerini daraltmasın; işleri iyice açıp yayıp anlayışta en sabırlı kişiler, hak meydana çıkınca da en kesin hükmü verenler olsunlar; övülmede ileri gidiş onları kibre sevk etmesin; aldatışa kapılmasınlar; bu çeşit kişiler de pek azdır.261 Sonra onların hükümlerinden de haberdâr olmaya fazlasıyla
 260 - "Öyle bir mâbuddur ki sana kitap indirdi,onun bir kısmı manası apaçık âyetlerdir ve bunlar kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli mânâlara benzerlik göste-ren âyetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onları yorumlamak için mânâları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki onların yorumunu ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünmez." (Âl-i İmran, 7).
 261 - "Ey inananlar, sakının fazla şüphe etmekten. Şüphe yok ki bâzı zan ve şüpheler suçtur ve ayıplarınızı, gizli işleri arayıp gözetmeyin ve bir kısmınız, bir kısmını-zın gıyâbında kötülüğünü de söylemesin..." (Hucurât, 12).
 çalış; hâkimin geçimini fazlasıyla temin et; halka ihtiyâcını azalt. Sana yakın olanlara karşı küçük görünmemeleri, halkın dedikodusundan emin olmaları, hîleye kapılmamaları için onlara, katında yüksek bir mevki sağla. Bilhassa buna çok dikkat et; çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düştü; onunla hevâ ve havese uyuldu; onunla dünyâ dilenir oldu.
 Sonra vergi ve zekât memurlarına dikkat et. Onları sınadıktan sonra tayin et; onları şahsî bir meyille ve rasgele tayin etme; çünkü bu iki şey cevir ve hıyânet kollarının bir araya toplanmasına sebep olur. Bunları temiz âilelerden, İslâm'a eskiden girmiş olanlardan tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç; çünkü onlar, ahlâkça en üstün namusça en doğru, garezlerden en kurtulmuş, tamahları en az, işlerin sonuçlarını dikkatte en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızıklarını bol bol ver. Çünkü bu nefislerini düzeltmeye kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında bulunan malları yemekten alıkor onları. Aynı zamanda, emrine uymazlar, emanetine hıyânette bulunurlarsa bu, onların aleyhine de delil olur sana. Sonra işlerini teftiş et, onlara gerçek ve vefâlı gözcüler gönder; hâllerini, işlerini görüp, anlayıp sana bildirsinler. Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, onların emin bir sûrette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muâmele etmelerine sebep olur. Onların içinde zâlimlere yardım edenler varsa onlardan korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyânet eder de gözcülerin verdikleri haber onun aleyhinde olur, hepsinin de verdiği haber aynı bulunursa bu tanık olarak yeter sana. Artık ona bedenî cezâyı verebilir, yaptığına
 karşılık onu suçlu tutar, onu aşağılık bir derkeye düşürür, onu hıyânet dağıyla dağlar, töhmet zincirini boynuna takarsın.
 Vergi işini de araştır, memurlarını ahvâlini düzene koy, çünkü vergi işinin ve vergi memurlarının düzene girmesi, onlardan başkalarının da düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları ancak onların düzeniyle düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi de verginin ve vergi memurlarının ehlidir, ayâlidir. Ancak vergi toplamaktan ziyâde memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin; çünkü vergi memleket kalkındıkça toplanabilir. Memleket kalkınmadıkça mâmur bir hâle gelmedikçe vergi isteyen, şehirleri yıkar gider, kullarıysa helâk eder; öyle bir buyruk sâhibinin işi, idâresi pek az bir müddet sürür. Vergi verenler, verginin ağırlığından, yahut vergi verecekleri şeylere bir âfet geldiğinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesildiğinden, yahut bir bendin yıkılıp arâzîyi su bastığından, toprağın kaydığından, yahut da mahsûlün mahvolduğundan şikâyet ederlerse hallerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerektir. Bu sana güç gelmeli. Çünkü bu yardımla, bu kolaylık göstermenle halk refâha kavuşur, ülke de mâmur olur; bu takdirde senin idâren bezenir; ayrıca da halkı adaletle idâre ettiğin için onların saygısını, sevgisini kazanmış olursun; refahlarına hizmet ettiğin, adaletle muâmelede bulunduğun, onları kuvvetlendirdiğin için gerekince bu kuvvete de dayanabilirsin; onları esirgeyişin, haklarında adaletle muâmele edişin, onlara yumuşak davranışın da buna sebep olur. Öyle bir ân olur, öyle bir çağ gelir çatar ki onlara baş vurman
 gerekir; onlar da dileğini seve seve kabûl ederler; istediğini yerine getirirler; çünkü ülkede vücuda gelen mâmurluk ve servet, onlara yükleyeceğin yükü çekmelerine kuvvet verir.
 Bir yarin harâp olması oradaki halkın yoksul düşmesin-den ileri gelir; oradaki halkın yoksulluğuysa vâlilerin, kendilerine mal yığmalarından, vâlilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarındandır.
 Sonra kâtiplerini de teftiş et; onların da hallerine dikkat et; işlerine, onların hayırlılarını tayin et. Düşmanlara karşı kullanacağın düzenleri, gizli tuttuğun şeyleri, kendini büyük gören, bu yüzden de topluluğun önünde sana karşı durmaya cür'et eden kişilere değil, temiz ve iyi huylu olanlarına yazdır. Memurlarından gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri, aldıkları gibi bildirmeleri, bir ahde gireceğin vakit şartları gevşek, zayıf bırakmamaları, gerekirse o ahdi bozmakta aciz göstermemeleri, şartları ona göre koşmaları, işleri başarırken de hadlerini bilmeleri gerektir. Kendi haddini bilmeyen kişi başkasının haddini hiç bilmez.
 Sonra onları, kendi anlayışına güvenerek, onlara meyline uyup haklarında iyi bir zan besleyerek tâyîn etme; çünkü insanlar, yapmacıklara baş vurarak, güzel hizmetler göstererek kendilerini vâliye iyi tanıtırlar; oysa ki yapmacık hareketlerin ötesinde ne öğüt vermeyi bilirler, ne emanete riâyet etmeyi. Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak, sen de onları seç, halka en güzel muâmelede bulunmalarını, en fazla emanete riâyetle tanınmış olanlarını iş başına
 getir; bu, Allah'a karşı özü doğru olduğunu, işlerine memur olduğun kişilere de hayırlı bulunduğunu ispât eder.
 Her işin başına en büyüğü kendine üç gelmeyecek, işlerin çokluğu, onu şaşırtmayacak kişileri geçir. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan o ayıpla da sen ayıplanırsın, sonra cevap da veremezsin.
 Bir de tâcirleri, sanat ve zanaat erbâbını tavsiye ederim sana; onlara karşı hayırlı ol. Onların bir kısmı oturdukları yerlerde ticaretle meşgul olur. Bir kısmıysa bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir; bir başka bölüğü de halkın muhtâç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlar. bunlara hayırla muâmelede bulun; çünkü onlar faydalı kişilerdir. Gereken şeyleri uzun yollar aşarak, beller geçerek, ülkendeki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek alırlar, getirirler; oysa halkın o şeylerin bulunduğu yerlere gitmesine ne imkân vardır, ne de gücü yeter. Onlar düzene bağlıdırlar, isyanlarından korkulmaz; barış adamlarıdır, gailelerinden ürkülmez. Bulunduğun yerde de onların işlerini gör gözet, uzak, yakın şehirlerde de hâllerini izle, dikkat et, bir zulme uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı bir hırs, kötü bir nekeslik, bencillik, faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazla satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır; ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler; buysa halkın zararına sebep olduğu gibi vâlilere de buna göz yummak ayıptır, noksandır. İhtikârı men et; çünkü Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun Rasûlullah da men etmiştir. Alış veriş, güzel
 sûrette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın; iki taraf da, satan da zarar etmesin, alan da. Sen ihtikârı nehyettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezâlandır, fakat cezada pek de ileri gitme.262
 Sonra Allah için, Allah için aşağı tabakayı gör gözet. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, darlıkla bunalmış, dertlere karmış, kazançtan âciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içinde dilenenler olduğu gibi bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır,263 Onların

Haceli

262 - "Alış veriş, ancak iki tarafın rızasıyla olur." (Hadis, Câmi, 1, 85) "Tâcirler yok mu, onlardır kötülük edenlerin, kötü kişilerin ta kendileri." (Künûz'ül-Hakaık, 2, s.32) "Ne kötü kuldur muhtekir kul; Tanrı ucuzluk, bolluk verdi mi mahzûn olur, kıtlık oldu mu sevinir, ferahlar. " (Câmi, 1, s.106) "Malı mülkü getiren rızıklanır; saklayan lânete uğrar." (aynı, 121) "Kim bir yenecek şeyi pahalansın da öyle satayım diye ümmetimden kırk gün saklasa, sonradan onu sadaka olarak verse bile kabûl edilmez." (2, s. 142) "Halkın muhtâç olduğu şeyleri çarşımıza, pazarımıza getiren, Tanrı yolunda savaşan ere benzer, pahalılaşsın diye saklayansa Tanrı Kitabını aykırı anlamda anlayan gibidir." (1, s.121) "Kim bir malı saklar, pahalılaşsın da Müslümanlara öyle satayım niyetine kapılırsa yanlış yolda sapmış olur; Allah'ın ve elçisinin amânından, emniyetinden uzaklaşmıştır." (2, s.142).
 263 - "Verilen şeyler, kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş olup yeryüzünde dolaşmayın (dilenmeyen) yoksullara aittir. Bilmeyen kişi, onların istiğnâlarını görüp zengin sanır; halbuki sen yüzlerinden tanırsın onları. Yüzsuyu dökerek halktan bir şey istemez onlar. Hayır için ne harcarsanız şüphe yok ki Allah onu bilir." (Bakara, 273).
 hakkına dâir Allah'ın sana emrettiği şeyi Allah için olsun, koru. Onlara, memur olduğun beytülmâlden, her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arâzînin gelirinden, ekininden bir pay ayır. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzaklarda bulunanları aynı hükme tâbidir; onların her biri hakkına riâyet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuşun, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana; ehemmiyetli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına bir mâzeret olamaz; böyle bir özürde kabûl olunamaz. Unutturmasın sana onları ehemmiyetli işlere dalman; yüzünü çevirme onlardan. Onların gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hâllerini anlatamayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hâllerini sorup anlamak için Allah'tan korkan, ona karşı ululanmayan güvendiğin kişiler yolla; onların hâllerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allah'a ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar, halk içinde başkalarından daha fazla insafa lâyık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermeye gayret et, bilmeyerek hakkına riâyet etmediklerin için de Allah'tan bağışlanmanı dile.
 Yetimlerden, kocalmış kişilerden bir düzene baş vuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet. Bu, vâlilere ağır bir yüktür. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah, hayırlı bir sonuca varmalarını isteyip ona dayananlara, vaad ettiğini gerçek bilip inananlara o yükü hafifletir.
 Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine hasret, onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allah'a karşı gönül alçaklığını takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın; onlara mâni olmasın, onlar da seninle yüzyüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın bir yerde değil, birçok yerde "Zayıfın kokup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşır, ne kutluluğa kavuşur" buyurduğunu duymuşumdur; onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır lâflar edenlerine tahammül et; daralmayı, onlarla görüşmekten çekinip utanmayı bırak da Allah bu yüzden sana rahmetlerini yaysın; ona itâatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin, alana sinsin; vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verme ki almayan, hiç olmazsa sevinsin.264
 264 - "Güzel söz ve suç bağışlama, ardında minnet olan sadakadan hayırlıdır. Allah müstağnidir; cezâ vermede acele etmez. Ey inananlar, malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah'a, âhiret gününe inanmayan kişi gibi sadakalarınızı, ihsanınızı, başa kakmakla minnet ve eziyetle hiç verilmemiş bir hâle getirmeyin. O çeşit adam, sanki şiddetli bir yağmur altında kalıp üstündeki toprağın kayarak sıvaşmasıyla kaypak bir hâle gelen kayadır. O çeşit adamlar, kazançlarından hiçbir sevap elde edemezler ve Allah, inanmayan kavmi doğru yola sevk etmez. Malını, Allah rızasını kazanmak için özlerin-dekini yerli bir hâle getirip kendilerine mal etmek için verenlerse bir
 Bâzı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerektir. Bunların biri, kâtiplerinin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arzedilirse hemen o gün o ihtiyaçları gidermendir ki bu, olabilir ki yardımcılarını sıkar; vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır.
 Vakitlerinin en üstününü, en fazlasını seninle Allah arasındaki kulluğa hasret. Fakat halka sarf ettiğin vakitlerin de hepsi, işlerde niyetin temiz oldu mu, halk bu yüzden esenliğe erişti mi Allah'a ait olur, ona kulluk sayılır.265
 Allah için dînini hâlis kılan farzlara bilhassa dikkat et. Gecende gündüzünde bedenî ibâdetlerini onlarla Allah'a yaklaşmak kastıyla kusur etmeden, riyâya düşmeden nasıl gerekse o çeşit yerine getir. Halka namaz kıldırdığın zaman namazı uzatıp onları usandırmadan, tez, fakat erkânını yitirmeden kıldır; çünkü halk içinde hasta olan vardır, işi-gücü olan vardır. Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, bene Yemen'e gönderdiği zaman Rasûlullah'a, onlara nasıl namaz kıldırayım diye sordum. En zayıfının kıldığı
 tepedeki bahçeye benzerler; bol bol yağan yağmur, o bahçenin meyvelerini iki misline çıkarır, hattâ bu çeşit yağmur yağmasa bile mutlaka bir çisentiye kavuşur orası ve Allah, bütün yaptıklarınızı görür." (Bakara, 263, 265).
 265 - "Bir gün adaletle muâmelede bulunmak, altmış (nâfile) ibâdetten üstündür." Hadis, Künûz'ül-Hakaaık, 2, s.113).
 namaz gibi kıldır, inananlara karşı merhametli davran buyurdular.266
 Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma; çünkü vâlilerin halka görünmemeleri darlıktan bir kısımdır; halkı sıkar; vâlilerin idâre işlerinde az bilgili olduklarına delâlet eder. Onlara görünmemek, onların birçok şeyleri öğrenmelerine de engel olur; onlarca büyük şeyler küçük görünür, küçük şeylerse gözlerinde büyür; güzel ve iyi, çirkin görünür onlara; çirkinse güzelliğe bürünür; hakla batıl birbirine karışır gider. Vâli de bir insandır ancak; halkla görüşmedikçe onların hâllerini bilemez. Kendisinden gizli kalanları göremez. Gerçeğin apaçık alâmetleri yoktur ki bunlarla doğru, yalandan ayrılsın. Sen iki kişiden birisin ancak: Birisi mutlâka hakkı yerine getirir, herkese hakkını verir; gereken hakkı verdikten, iyi iş gördükten sonra neden gizleneceksin? Öbürü, vermemeyi, hakkı edâ etmemeyi âdet edinmiştir; halk senden ümit kestikten sonra hemencecik el çeker senden, ne diye onlara görünmeyeceksin? Oysa ki halkın sana zahmet vermeyen şikâyetlerinin çoğu, ya bir zulme uğradığındandır, yahut muâmelede insaf ve adalet isteğindendir.
 Sonra vâlinin bâzı adamları da bulunabilir ki onlar, kendi reyleriyle hareket ederler; zulümde bulunurlar; insafları azdır; muâmelelerinde adaleti gözetmezler;
 266 - "Toplumun en zayıfının namazı gibi namaz kıldır; okuduğu ezana karşılık para alan kişiyi müezzin yapma..." (Câmi, 2, s. 37).
 bütün bunların sebeplerini kesip ortadan kaldırarak şerlerini insanlardan gider. Yakınlarına, yanında bulunanlara arâzi verme ki bâzı yerleri, bâzı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler; aksi halde oradaki köye zarar gelir; bu işin, bir ırmaktan su almak ihtiyâcında bulunanlara zararı dokunur; o sudan faydalanmak, o yerden fayda sağlamak isteyenlere arâziye sâhip çıkanlar zulmederler; bunun faydası başkasına düşer, vebâliyse vâlinin boynuna yüklenir; oralardan, verdiğin kişiler faydalanırlar, ayıbıysa dünyâda da sana düşer, âhirette de sana.267 Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver; bu hususta sabırlı ol, ecrini Allah'tan iste; akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma; işin sonunu düşün; isterse sana ağır gelsin bu iş, hayırlı olduğu sence mâlûmsa yapmaktan çekinme; hakkını yerine getir. Halk bir işte zulüm var zannına düşer, sana hayıflanırsa aslını anlatarak, özürler getirerek zanlarını değiştir; bu sûretle sen adaletle iş görmüş olursun, buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muâmele etmiş bulunursun. Özür getirmekle sen hakka riâyet eder, murâdına erersin, halk da doğruyu anlar, işin aslını bilir.
 Düşmanın, seninle barışmak isterse reddetme. Barışta Allah'ın rızası var, orduna huzur ve istirahat ver,
 267 - "Hiç şüphe yok ki kıyâmet günü insanların ulu Allah'a en sevgilisi ve yer bakımından (mânen) ona yakını adaletle idâre eden imamdır. Ulu Tanrı tarafından en ziyâde buğzedileni ve ona en uzak bulunanı da hükmü altındakilere cevreden, zulmeden imamdır." (Câmi, 1, s.72).
 sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun; şehirlerinse eminliğe kavuşmuş olur.268 Ama barıştıktan sonra düşmanından sakın da sıkın; çünkü çok kere düşman yaklaşır, gafil olmanı bekler. Şu halde ihtiyatla hareket et, bu hususta iyi bir zanna düşmeyi töhmet altına al. Seninle düşmanının arasını bir bağla bağladın, onunla bir muâhedeye vardın, yahut da ona aman elbisesini giydirdin mi ahdine vefâ et; verdiğin amana riâyet et; nefsini, ona verdiğin söze, ahde kalkan yap. Çünkü dilekleri birbirine aykırı, reyleri darmadağın ve çeşit çeşit olduğu hâlde insanların Allah'ın farz ettiği şeylerde hepsi de ahde vefâ etmeyi ululadıkları gibi ululadıkları bir farz yoktur. Hattâ Müslümanlar şöyle dursun, müşrikler bile bunu gerekli saymışlar, buna riâyet etmişler, ahitte, amanda durmamanın ne zararlar vereceğini bilmişlerdir. Verdiğin amana gadretme; ahdini bozma, hıyânette bulunarak düşmanını aldatma, çünkü Allah'a karşı böyle bir cür'ette bulunan, çok kötü, çok ziyankâr bir bilgisizdir ancak. Allah, ahdini, amanını kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır ki o, bir emniyettir, herkes orda esenleşir; bir haremdir, herkes ona sığınır; bölük bölük herkes onun civârına koşar gider. Onu bozmak, ona hıyânet etmek, ona hîle katmak olamaz. Bahânelerle bozulacak ahde girme, pekiştirdikten sonra yorumlara güvenme; Allah adına verdiğin ahdi
 268 - "Barış daha hayırlıdır..." (6, 128) "Müminler kar-deştir ancak, kardeşlerinizin aralarını uzlaştırın." (aynı, 128) "Düşmanlar sulha yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah'a dayan; şüphe yok ki o her şeyi duyar, bilir." (Enfâl, 61).
 bozmaya, haksız olarak ondan dönmeye kalkışma; genişlemesi umulan, sonunda üstünlük bekleyen darlığa dayanman, günahından korkacağın gadirden hayırlıdır; bozarsan Allah'ın gazabı gelip çatar sana; ne dünyada berhudar olursun, ne âhiretinde.
 Sakın haksız olarak kan dökmekten, çünkü azâba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nimetin zevâline, devletin yitmesine sebep teşkil eden hiçbir şey yoktur ki haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kan dökenlerin hesâbını kıyâmet gününde bizzat noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah görecek, azaplarını o verecektir.269 Harâm olarak kan dökmekle gücünü kuvvetini çoğaltmaya kalkışma; çünkü bu gücü kuvveti zayıflatır, hatta yok eder gider. Bilerek kan dökme husûsunda ne Allah katında bir özrün kabûl edilir, ne benim katımda. Çünkü cezâsı kısastır bunun. Yanlışlıkla kamçın, yahut kılıcın, yahut da elin bir kötülüğe sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine, onun diyetini vermekten kaçınma.
 Kendini beğenmekten, seni ululuğa sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin; çünkü bunlar, ihsan sâhiplerinin ihsanlarını yok etmek, ecirlerini mahveylemek için Şeytanın göz attığı fırsata yol açan şeylerdir.
 269 - "Ve kim bir mümini kasten öldürürse cezâsı cehenneme atılmaktır, ebedî kalır orda ve Allah ona azâbe-der ve rahmetinden uzaklaştırır onu ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır da." (Nisâ, 93).
 İdârene tâbi olanlara ihsanda bulununca da onları minnet altında bırakmaya, ihsanını başlarına kakmaya kalkışma. Yaptığını çok görmekten de çekin. Vaadedince ve vaadinden dönme. Başa kakmak, ihsanı yok eder; yapılan iyiliği çok görmek, büyük saymak, gerçeğin ışığını söndürür; vaatten dönüş, Allah'ın gazabını, halkın nefretini mucib olur; Yüce Allah, "Allah katında en beğenilmeyen şey yapmayacağınız şeyi söylemenizdir" buyurur.(Saf, 3)
 Zamânı gelmeden işlerde aceleye düşme. Yapmak imkânı olunca da o işte ihmâl etme; doğruluğu sence belli olmayan işe girişme, ama doğruluğu açıkça belli olan işi de savsaklama. Her işi yerinde yap, her işi yerinde işle.
 Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma; herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme; çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, mazlûmun hakkı da senden alınır.270
 Öfkeni yen, kendine sâhip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hâllerde hemencecik cezâ vermekten çekin; cezâyı geriye at, öfken yatışıncaya dek elini, dilini gözet. Bu söylediklerimi âhireti anarak, Rabbine
 270 - "Ölüm baygınlığı gerçek olarak gelip çattı mı, buydu işte denir senin kaçıp durduğun. Ve üfürülür sûr'a, işte bugündür azap günü ve herkes yanında bir sürüp götüren ve bir tanık olarak gelir. Andolsun ki gafletteydin bundan, derken perdeyi kaldırdık gözünden, artık gözün keskin bugün." (Kaaf, 19-22).
 ulaşacağına inanarak derdini, gussanı çoğaltmadıkça da yapamazsın.
 Sana, senden önce, adaletle hüküm sürenleri, yahut üstün yol yordamları, Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Peygamberimizin eserini, yahut da Allah Kitabındaki farzları anmak, bizim bunları anıp düşünerek nasıl hareket ettiğimizi görmek, bu ahit- nâmemden sana verdiğim buyruklara uymaya kendini zorlamak gerektir; nefsine uymak husûsunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil gösterdim sana.
 Ve ben, benim ve senin, kulların en güzel anışlarına iyi ve yerinde övüşlerine mazhar olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin,hakkımızda tam ve olgun olarak, lütuf ve ihsanın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de, senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehit olarak tamamlanmasını Allah'ın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lütfedip vermesine sığınarak niyâz etmekteyim ve biz, gerçekten Allah'ın rızasını istemekteyiz. Selâm Rasûlullah'a; Allah'ın salâtı ve selâmı o'na ve tertemiz soyuna olsun.271
 271 - Bu Ahit-Nâme, pek ileri bir görüşle yazılmıştır. Bir yere hükmetmek üzere tayin edilen kişinin o yerin târihî, coğrafi, iktisâdî durumunu iyiden iyiye bilmesi, anlaması, târihten ibret alması, halkın din kardeşi ve yaratılışta eş ve kardeş iki sınıf olarak görmesi, herkese adaletle, merhametle muâmele etmesi, kimsenin malına, canına göz dikmemesi, halktan gizlenmemesi, kendisini onlardan ayrı, üstün ve büyük görmemesi, yaşayışta, geçimde onlardan ayrılmaması cezâ vermede bile adaletle beraber merhamete riâyet etmesi,
 34
 (Muhammed b. Ebi-Bekr'i (r.a) Mısır vâliliğinden azledip yerine Mâlik'ül-Eşter'i tayin ettikleri zaman
 savaşa kesin olarak lüzum görülmedikçe başvurmaması, kan dökmekten çekinmesi, her hususta halka örnek olması gerektiğini bildirmektedir. Hz. Emir (a.s) bu Ahit-Nâmele-rinde halkı sınıflara bölmede, her sınıfın öbür sınıfların düzene girmesiyle düzgün bir hâle gelebileceğini anlatmaktadır. Ülkenin huzûru askerle mümkündür; askerin dış saldırıya karşı durması, iç düzeni koruması vergiyle mümkündür. Fakat vergide de halkın, vergi yılının, bölgenin verim ve kabiliyetinin göz önünde tutulması gerektir. Verginin verilmeyecek, yahut halkı zarara sokacak bir hadde çıkarılması halkı yoksul düşürür. Halkı yoksul olan bölgeyse harap olur gider. Ülkenin kalkınması, halkın kalkınmasına bağlıdır, verginin verilebilecek miktarda olması, vergi memurlarının adalete riâyet etmeleri, alış verişte bulunan sanat ve ticaret erbabı olan sınıfa bağlıdır. Yalnız bunların ihtikârda bulunmamalarına, malı değerinden fazla satabilmek için saklamamalarına, satışta fazla kâr gözetmemelerine dikkat etmek, hem devlet ve mal memurlarını, hem esnafı, sanatkârı sıkı bir teftişe tâbi tutmak icâb eder. Ancak bu teftişte de dindar, namuslu, tecrübeden geçmiş, doğru sözlü ve doğru özlü kişiler kullanılmalıdır. Bütün bunlarla beraber gene de vâli her söylenen söze, her verilen habere inanmamalı, bizzat bu sınıfları murâkaba altında tutmalıdır.
 Hâsılı bu Ahit-Nâme, halkı idâre etmek, devlet işini düzene sokmak mevkiine gelen, getirilen kişi için zamanında olduğu gibi bugün de, yarın da, gerçekten de geçerli ve çok ileri görüşleri ihtivâ eder.
 Mâlik, Mısır'a gitmeden Muhammed'e yazdıkları mektup:)
 (Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra derim ki: Senin yerine Eşter'i tâyînime canın sıkılmış, bunu haber verdiler bana. Fakat bil ki ben bunu seni bu işte zayıf bulduğumdan, bu işe daha fazla sarılmadığından yapmadım. Seni hükmettiği yerden ayırdım ama daha kolay idâre edebileceğin, daha fazla seveceğin bir yere vâli tayin edeceğim.
 Mısır'a vâli olarak tâyîn ettiğim zat, bize karşı öğütçü, düşmanlara karşı çetin bir zâttı; Allah ona rahmet etsin; günlerini tamamladı, ölümle buluştu ve biz ondan razı olduğumuz hâlde vefât etti. Allah onu rıdvâniyle mükâfatlandırsın; sevâbını kat kat arttırsın.
 Düşmanına karşı çık; tedbirle yürü; seninle savaşanla savaşmakta çevik ol; onları Rabbi'nin yoluna çağır; Allah'tan çok çok yardım iste ki bu, Allah izin verirse sıkıntılarında sana yeter; başına gelen şeylerde de sana yardım eder.
 * * *
 35
 (Muhammed b. Ebi-Bekr'ine (r.a) Mısır'da şahâde- tinden sonra Abdullah b. Abbâs'a mektupları:)
 (Allah'a hamd ü senâ, Rasûlü'ne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonra şunu bildiririm ki Mısır alındı, Allah ona rahmet etsin, Muhammed b. Ebi-Bekr şehit edildi. Onu, Allah katında öğüt veren bir evlât, zahmete katlanan bir vâli, kesen bir kılıç, kötülükleri defeden bir direk bilirim; onun vefâtı dolayısıyla bize ecir vermesini dilerim Allah'tan.
 Halkı ona uymaya, bu olaydan önce ona yardım etmeye çağırdım, teşvik ettim. Gizli, aşikâr, yeniden ve tekrar onları dâvet ettim. Bir kısmı dâvetime icâbet etti, fakat istemeyerek. Bâzısı bahâneler buldu, fakat yalan söyleyerek. Bâzısı da oturakaldı yardım etmeyerek. Onlardan tez zamanda beni kurtarmasını dilerim Allah'tan. Andolsun Allah'a ki düşmanımla buluştuğum çağda şehit olmayı istemeseydim, şehâdeti ummasaydım ölümüne razı olurdum; bunlarla birgün bile beraber bulunmayı istemezdin, bunlarla ebedî olarak buluşmazdım.272
 * * *
 İkinci Kısmın sonu
 272 - Muhammed b. Ebi-Bekr için birinci kısmın son bölümünde 107, hitâbenin notuna bakınız.
 18 Zilhıccet'ül-Harâ, İyd-i Gadîr, sali 1389.
 3. Kısım
 KISA SÖZLERİ, HİKMEK VE VECİZELERİ
 
 1. Bölüm
 DİN, İMAN, MÜMİN, MÜSLİM, KUR'AN, İBADET
 (İmandan sorulduğu vakit buyurmuşlardır ki:)
 * İman dört direk üstünde durur: Sabır, yakıyn, adalet, cihâd. Sabır dört kısımdır: Özlem, korku, çekinmek, tetikte durmak. Cenneti özleyen dileklerden vazgeçer. Cehennemden korkan haramlardan çekinir. Dünyada çekinen kişi, dünyâ musîbetlerini hiçe sayar. Ölüme karşı tetik duransa hayırlı işlere koşar.
 Yakıyn de dört kısımdır: Akıllılık, hikmeti yormak, geçmişlerden öğüt almak, geçenlerin yolunu yordamını izlemek. Akıllılıkta gözü açık olana hikmet aydınlanır. Himeti apaydın gören ibret alır. İbret alansa geçmişlerdenmiş gibi hareket eder. Dünyaya da aldanmaz.
 Adalet de dört kısımdır: Anlayışta derine dalmak, bilgide derin olmak, aydın hükümle karara varmak, hilimde direnmek. Kim anlayış sâhibi olursa, ilmin dibine dalar; kim ilmin dibine dalarsa hükümde yol yordam neyse elde eder; hilim sâhibi olansa yaptığı işte ileri gitmez, insanlar arasında tertemiz yaşar.
 Savaş da dört kısımdır: Doğruyu buyurmak, kötülüğü nehyetmek, gerçek işlerde doğru olmak,
 gerçeğe uymayanlara düşmanlık gütmek. Doğruyu buyuran kişi inanan-ların bellerini doğrultur; kötülüğü nehyeden, münâfıkların burunlarını kırar; gerçek işlerde doğru hareket eden, kendisine gereken şeyi yapar; kötülüklere, gerçeğe uymayanlara düşman olan, Allah için kızan kişiyse öyle bir hâle erer ki, Allah onun yüzünden onun düşmanlarına kızar ve kıyâmet gününde onu razı eder.
 Küfür de dört direk üstünde durur: Doğru olmayan şeylerde derine dalmak, kavga yolunu tutup ululanmak, gerçekten sapmak, aykırı yol tutmak. Gerçek olmayan şeylerde derine dalan, gerçeğe ulaşamaz; bilgisizlikle kavgaya girişen, kavgayı çoğaltan, gerçeğe karşı kör olur kalır. Kim gerçekten saparsa iyi şey ona kötü görünür; kötülükse güzelleşir; sapıklık sarhoşluğuna tutulur. Aykırı yol tutanınsa yolları güçleşir, işleri sarpa sarar, kurtuluş yolu da daraldıkça daralır.
 Şüphe de dört direk üstünde durur: Batıl üzere savaşmak, korkmak, işkile düşmek, sapıklığa teslîm olmak. Savaşmayı âdet edinmenin gecesi sabah olmaz. Korkanın önündeki ardına düşer. Şüpheye yolunda yelip yortanı o şüphe, şeytanların ayakları altına atar; dünyâ tehlikeleri yüzünden sapıklığa teslim olansa dünyâda da helâk olur, âhirette de.
 * İnsanlar, dünyâlarını düzene sokmak için dinlerine ait bir şeyi terk ettiler mi Allah onları ondan daha zararlı bir şeye uğratır.
 * Farzlara zarar veren nâfilelerle yakınlık olamaz.
 * Sizi İslâm'a öylesine bir nispetle mensup sayayım ki benden önce kimse böyle bir nispeti söylememiştir.
 İslâm teslîm oluştur; teslîm oluş yakıyndir; yakıyn gerçeklemektir; gerçeklemek ikrardır; ikrar emre uymaktır; emre uymaksa o emirleri yerine getirmektir.
 * Yaradanın büyüklüğü, yaratılanı gözünde küçültür.
 * Namaz, her temiz kişinin Tanrı'ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekâtı vardır; bedenin zekâtı da oruçtur. Kadının savaşıysa kocasıyla iyi geçinmesidir.
 * Nice oruçlu vardır ki orucundan elde ettiği ancak açlıktır, susuzluktur. Nice geceleri ibâdetle geçiren vardır ki o kulluktan elde ettiği şey, uykusuzluktur, yorgunluktur. Ne mutlu aklı başında olan âriflerin uykusu ve yemesi.
 * Ne mutlu âhireti anan, soru için iş gören, nâil olduğuna, hakkına kanaat eden ve Allah'tan razı olan kişiye.
 * Yaradana isyan hususunda yaratılmışa itâat olamaz. Suçtan vazgeçmek tövbe etmekten ehvendir.
 (İmandan sorulduğu vakit buyurdular ki:)
 * İman gönülle tanımak, dille ikrâr etmek, âzâ ile de kullukta bulunmaktır.
 * Bir bölük halk sevâp için Allah'a kulluk eder; bu kulluk, tâcirlerin kulluğudur. bir bölük de Allah'a korkudan kulluk eder, bu da kölelerin kulluğudur. Bir bölükse, Allah'a şükrederek kullukta bulunur; işte hür kişilerin kulluğu budur.
 * Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ı, yapmayı iyice dilediğim şeyleri yapmamakla, bağladığım düğümleri çözmekle tanıdım.273
 * Allah imânı şirki temizlemek, namazı ululuğu bırakmak, zekâtı rızka sebep olmak, orucu kulların ihlâsını sınamak, haccı dîni kuvvetlendirmek, savaşı, İslâm'ı yüceltmek, doğruyu buyurmayı halkı düzgün bir hâle sokmak, kötülükten nehyetmeyi, kötü kişileri fenalıktan çekmek, yakınlarla buluşup görüşmeyi, onları görüp gözetmeyi, Müslümanların sayılarını çoğaltmak, kısâsı onları korumak, ahitleri yerine getirmeyi, haram olan şeylerin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için emretti. İçkiyi aklı korumak, hırsızlığı temizliği bildirmek, zinâyı soyu-sopu gözetmek, livâtayı nesli çoğaltmak için nehyetti. Tanıklıkta bulunmayı kulların haklarını yerine getirmek için buyurdu. Yalanı bırakmayı gerçeğin yüceliğini bildirmek için emretti. Selâm vermeyi zarardan, korkudan korunmamız, İmâmeti ümmetin düzenini sağlamak, imâma itâat etmeyi de imâmeti ululamak için emir buyurdu.274
 (Kaderden sorulunca buyurdular ki:)
 * Kapkaranlık bir yoldur, gitmeyin o yola. Pek derin bir denizdir, dalmayın o denize. Allah'ın sırrıdır, uğraşmayın onunla.
 273 - Mevlânâ, "Mesnevî"nin 3. cildinde H. Emir'in bu kelâmlarına işaret ederler (Reynold A. Nicholson basımı 1929, s.255-256; beyt. 4462-4472).
 274 - Emir'ül-Mü'minin (a.s), bu sözlerle emir ve nehiy-lerin teşri'i hikmetlerini beyan buyurmaktadırlar.
 (Birisi, Şam'a gidişiniz Allah'ın kazâ ve kaderiyle değil midiydi diye sorunca bu soruya uzun uzun cevap verdiler. Bu arada buyurdular ki:)
 * Yazık sana, sen kazâyı yerine gelmesi, kaderin mutlaka olması gerekli sanmadasın. İş böyle olsaydı sevap ve ikab batıl olur, vaat ve vaidin ortadan kalkması icâb ederdi. Oysa ki noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kullarını yapacakları işlerde muhayyer bırakarak emretmiş, kötülüklerden çekinmelerini bildirerek nehyetmiştir. Emir de, nehiy de, kulun ihtiyârını ortadan kaldırmamış, kudretini yok etmemiştir. Onlara kolay olanı teklif etmiş, zor olanı buyurmamıştır. Az iyiliğe çok sevap vermiştir. Kul mağlûp olarak isyan etmez; mecbur olarak itâatte bulunmaz. O peygamberleri bir oyun için göndermemiş, kitabı abes olarak indirmemiş, gökleri ve yeryüzünü, ikisi arasında yaratılanları boş yere yaratmamıştır. "Bu, kâfir olanların zannı. Artık vay haline kâfirlerin ateşten."(38, Sâd, 27).
 Ebu-Câ'fer Muhammed b. Aliyy'il-Bâkır aleyhimes- selâm'dan rivâyet edilmiştir. buyurmuşlardır ki:
 * Yeryüzünde Allah azâbından iki aman verdi; biri kaldırıldı; öbürüne yapışın. Kaldırılan aman Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'tı, Duran, kalan amansa istiğfardır. Allah Teâlâ "Sen, onların içinde oldukça onları azaplandırmaz ve gene yarlıganma dilerlerken, Allah, onlara azap vermez" buyurmuştur. (8, Enfâl, 33).
 * Tam fakih o kişidir ki insanları Allah'ın rahmetinden ümitsiz hâle düşürmediği, Allah'ın
 lütfünden onları meyûs etmediği gibi Allah'ın mekrinden de onları emin etmez.
 * İnananların zanlarından sakının; çünkü yüce Allah gerçeği onların dillerine ilhâm eder.275
 * Kur'an'da sizden öncekilere ait olaylar, sizden sonraki zamanlara ait haberler, aranızda cârî olacak hükümler vardır.
 * İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin. Susması fazladır; vakti yoktur. Çok şükreder, çok sabreder. Düşünceye dalmıştır, ihtiyâcı olanları görünce kendi ihtiyâcını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, huy bakımından kuldan alçak.
 * Amelsiz sevap dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
 * Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah'ın azâbından emin olmamalısın; çünkü yüce Allah "Allah azâbından emin olanlar ancak zarara uğramış topluluk-lardır" buyurmuştur (7, A'râf, 99); bu ümmetin en kötüsü hakkında bile Allah'ın rahmetinden ümit kesmemelisin; çünkü Allah, "Allah'ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez" buyurmuştur. (Yûsuf, 87).
 * İnanan kişinin günde üç işi vardır: Bir zaman Rabbiyle münâcât eder, ona kullukta bulunur; bir
 275 - "İnananın anlayışından sakının; çünkü o, Allah nûruyla bakar, görür." (Hadis, Künûz'ül-Hakaaık, 1, s.8).
 zaman geçimi için çalışır; bir zamanı da vardır, helâl ve güzel lezzetlerle zevklenir. Akıllı kişi, ancak üç şey için yolculuk eder: Geçimini sağlamak, âhiretini elde etmek, yahut da haram olmayan zevk ve lezzet elde etmek için.
 (Birisi, huzurlarında, Allah'tan suçlarımı örtmesini dilerim deyince buyurdular ki:)
 * Anan yasında ağlasın; biliyor musun, suçların örtülmesini, bağışlanmasını istemek nedir? Suçların örtülmesini istemek, İlliyyin276 derecesidir; bunun da altı anlamı vardır: Birincisi geçmiş suçlara nâdim olmak, ikincisi ebedî olarak o geçmiş suçları bir daha işlememek, üçüncüsü Allah'a temiz ulaşmak, kul hakkında kendisinde bir şey olmadığı halde kavuşmak için yaratılmışların haklarını kendilerine vermek, dördüncüsü sana vâcip olan bütün emirlerini yerine getirmeye niyet etmek, beşincisi, bedeninde hırstan bitip gelişmiş etleri, dertle, gamla eritmek, derini kemiğe yapıştıracak kadar zayıflamak, ondan sonra helâl lokmadan gelişen ete kavuşmak, altıncısı bedenine evvelce suç işleme tadını tattırdığın gibi
 276 - İlliyyin, 83. sûre-i celilenin (Muttaffıfin) 18-19. âyet-i kerimelerinde geçer ve yanı sûrenin 6-7. âyetlerindeki "Siccîn" karşılığıdır. Siccîn, zindan, hapishane anlamlarına gelen "sicn" kökündendir. Cehenneme denmiştir. Yedinci kat yerdir, kâfirlerin amel defterleridir diyenler de vardır. "İlliyyîn", yücelik, yükseklik anlamına gelen "alâ" kökündendir. Cennetlerin en yüce derececidir; müminlerin amel defterlerinin bulunduğu mânevi yerdir; müminlerin amel defterledir (A.Gölpınarlı: Kur'ân-ı Kerîm ve Meâli; Açıklama, . 118-119).
 ibâdet elemini de tattırmaktır. Bu şartlardan sonra, Allah'tan suçlarını örtmesini dilerim diyebilirsin.
 Allah'ın öyle kulları vardır ki Allah onları kulların faydalarına hizmet etmek için nimetlerle nimetlendirmiştir. Onların ellerine nimetler vermiştir. Onlar da o nimetleri kullara ihsan ederler. Fakat ihsan etmediler mi de o nimetleri onlardan alıp başkalarına verir.
 * (Bâzı bayramlarda buyurmuşlardır ki:)
 Bayram, orucunu, geceleri ettiği ibadeti Allah'ın kabûl ettiği kişiye bayramdır. Hangi gün Allah'a isyân edilmezse o gündür bayram.
 Allah dostları o kişileridir ki insanlar dünyânın görünü-şüne baktıkları zaman onlar, dünyânın içyüzü görürler. İnsanlar hemencecik elde edilecek dünyâ işleriyle uğraşır-larken onlar, bir müddet sonra gelecek âhireti elde etmek kaygısına düşerler. Ahiret işlerine koyulurlar. Kendilerini öldürecek zevklerden geçerler, o zevkleri öldürürler. Terk edecekleri şeyleri bilirler de daha önce terk ederler. Görürler, bilirler ki başkalarının dünyâdan elde ettikleri çok şey pek azdır. Onların dünyâyı elde etmeleri ellerinden yitirmelerinden başka bir şey değildir.
 * Allah dostları insanların uzaklaştıkları şeylere düşmandırlar. İnsanların düşman oldukları şeylere dostturlar. Onlarla Kitabın hükümleri bilinir; onlardır Allah'ın Kitabıyla bilenler. Onlarla Kitabın hükümleri yürütür; onlardır Kitabın hükmüyle yürüyenler. Umdukları şeyin üstünde umulacak bir şey görmezler onlar. Korktuklarının üstünde korkulacak bir varlık tanımazlar onlar.
 * İmânın alâmeti, yalan sana fayda, gerçek zarar verecek olsa bile gerçeği seçmen, sözünü bilginden fazla söylememen, başkalarının sözlerinde de Allah'tan korkman, çekinmendir.
 (Tevhid ve adlı sorulduğu zaman buyurdular ki:)
 * Tevhid Allah'ı vehmine göre tavsif etmemek, adaletse Allah'ı hikmet ve adalete zıt şeylerle töhmetlememektir.
 * Mümin, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı, ondan ayrıldı demektir.
 "Gurer'ul-Hikem"den
 * Mümin, sevgisi Allah için, nefreti Allah için, alması Allah için, bırakması Allah için olan kişidir.
 * Mümin, insanların ezâsına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.
 * Beden secdesi, yüzün en şerefli yerlerini toprağa koymak, avuçlarıyla, dizleriyle, ayak parmaklarıyla, gönül alçaklığıyla ve hâlis niyetle toprağa kapanmaktır. Gönül secdesiyse geçici şeyleri gönülden çıkarmak, varlığı yok olmayacak şeylere tam bir himmetle yönelmek, ululuğu ve benliği bırakmak, dünyâ bağlarını kesmek, peygamberlik huylarıyla huylanmaktır.
 * Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevaba girmeyi, ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyguyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan, dilin orucu karnın orucundan hayırlıdır.
 * Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kimseyi delâlete sevk etmez ve Allah kullarına zulmedici değildir.277
 * Kur'ân'ın helâl ettiğini haram sayan kişi inanmamıştır.
 * Şu Kur'an'la düşüp kalkan hiçbir kimse yoktur ki bir fazlalığa ermesin, yahut noksana düşmesin. Ona uyarsa hidâyette ileri gider, uymazsa körlükle noksana düşer.
 * Takıyyesi olmayanın dini de yoktur.278
 * Size beş vasiyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer:
 * Hiç biriniz rabbinizden başkasından birşey ummasın; günâhından başka bir şeyden korkmasın. Hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca
 277 - 3. sûrenin (Âl-i İmrân) 182, 8. sûrenin (Enfâl) 51. 20.
 sûrenin 10, 41. sûrenin (Fussilat) 46. ve 50. sûrenin (Kaaf) 29. âyet-i kerîmelerinde Allah'ın kullarına zulmetmeyeceği bildirilmektedir.
 278 - Takıyye, tehlike, hâlinde kendini ve Müslümanları, dini korumak için inancı gizlemek anlamına gelir. 3. sûrenin (Âl-i İmrân) 28. âyetinde, "İnananlar, îman edenleri bırakıp da kâfir dost edinmesinler, bu işi yapan Allah'tan bir şey beklemesin. Fakat kâfirlerden çekinmeniz gerekse o baş-ka. Allah kendisinden sakınmanızı emretmektedir ve dö-nüp varılacak yer de Allah tapısıdır" demekte, 16. surenin (Nahl) 106. âyetinde de kalbi tam inandığı hâlde zorla küfrü mûcip sözü söyleyenin kâfir olmayacağı beyan buyrulmak-tadır. Takıyye bu âyetlere dayanır. Ancak İslâm'ın üstünlüğü, dayanmakla mümkünse o vakit takıyye caiz olmaz.
 bilmiyorum demekten utanmasın. Hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin. Sabredin, çünkü sabır imana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedende hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez.
 * * *
 2. Bölüm

Haceli

2. Bölüm
 HZ. MUHAMMED (S.A.A), KENDİLERİ, EHLİBEYT (A.S)
 * (Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in defni ânında buyurdular ki:)
 Sabır güzeldir, fakat sana karşı değil. Ağlayıp sızlanmak kötüdür, fakat sana değil. Senin musibetine uğramak pek büyük bir şey. Bundan önce uğradığımız musibetler de bir şey değil, bundan sonra uğrayacaklarımız da.
 * Bizim hakkımız haktır; verirlerse alırız; vermezlerse yol uzasa bile develere biner, yürür gideriz.
 * (Şam yolunda Anbar köylüleri Hazretin ardında yaya gitmeye başladıkları vakit, Bu yaptığınız nedir diye sordular. Köylüler, biz dediler, uyruk sâhiplerimizi böyle ulularız; âdetimiz budur bizim. Hazret buyurdular ki.)
 Allah'a andolsun, bu bir iş ki bununla buyruk sâhibi olanlarınız faydalanmaz; sizse dünyâda bu işi yapmakla kendinizi meşakkate sokmadasınız; âhirette de azâba uğratmadasınız. Ne kötü meşakkattir, ne
 olmaz zahmettir o ki, sonunda azap var. Ne hoş rahatlıktır o ki, onunla âhirette ateşten esenlik var.
 * Şu kılıcımla, bana buğzetmesi için müminin beynine vursam bile gene bana buğzedemez. Beni sevmesi için bütün dünyâyı münafığın önüne döküp sersem gene beni sevemez. Bu, Ümmi Peygamber'in, Allah'ın salevâtı O'na ve soyuna olsun, dilinden çıkan ve takdire uyan bir sözün özüdür ki buyurmuştur: Yâ Ali, mümin sana buğzetmez, münâfık seni sevmez.279
 (Kendilerini haddinden fazla öven birisine buyurdular ki:)
 * Ben dediğinden aşağıyım, gönlünde gizlediğinden üstünüm.
 (Bir toplumun, kendilerini, yüzlerine karşı övdükle- rini duyunca buyurdular ki:)
 * Allah'ım, benim ne olduğumu benden daha iyi bilirsin sen. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allah'ım, onların sandıklarından daha hayırlı et bizi, bilmedikleri suçlarımızı da bağışla.
 * Biz orta yolu tutanlarız. Geride kalan gelir, bize ulaşır; ileri giden döner, bize kavuşur.
 (Kendini nasıl buluyorsun yâ Emir'el-Müminin diye soran birisine buyurdular ki:)
 * Varlığını yok olmakta, sıhhatini hastalık kavramakta, emin olduğu yerden musibetlere çatmakta olan kişinin hâli nice olur ki?
 * Benim yüzümden iki kişi helâk olmuştur: Sevip hakkımda ileri giden, sevmeyip aleyhimde bulunan.
 279 - "Yâ Ali, seni ancak mümin sever, sana ancak münâfık buğzeder." (hadis, Künûz'ül-Hakaaık, 2, s.206).
 (Kendilerine Kureyş'ten sorulunca buyurdular ki:)
 * Mahzumoğulları Kureyş'in gülleridir; erlerinin sözlerini duymayı, kadınlarıyla nikâhlanmayı seversin. Abdü Şems-oğulları (Ümeyyeoğulları), rey bakımından en uzak, arkalarını korumakta, ihtiyatla hareket etmekte en ileri varanlarıdır. Bizse elimizde olanı ihsan ederiz; ölüm çağında canlarımızı cömertçe veririz. Onlar çokluktur; düzencidir, çetin huyludur; bizse sözde daha fasih, öğüt vermede daha ileri güler yüzlülükte daha üstünüz.
 * Gerçeği gördüğüm andan beri gerçek hakkında
 şüpheye düşmedim ben.
 * Şaşarım şu işe: Hilâfet Rasûlullah'la sohbet yüzünden tahakkuk ediyor da sohbet ve yakınlık yüzünden tahakkuk etmiyor.
 * Yalan söylemedim; bana da yalan söylenmedi; sapıklığa düşmedin, kimse de benim yüzümden sapıklığa düşmedi.
 * Ben müminlerin emiriyim, onlar bana uyarlar; malsa kötü kişilerin emiridir; onlar da ona uyarlar.280
 Gurer'ul- Hikem'den
 * Sakının bizim hakkımızda ileri inanca sapmaktan; biz kullarız, yaratılmışız; buna inanın; sonra bizim hakkımızda, üstünlüğümüz hakkında dilediğiniz inancı güdün (Ancak Tanrılık, Peygamberlik müstesnâ).
 280 - "Âli, müminlerin dilediği istediği, uyduğu kişidir; malsa münafıkların dilediği şey." (Hadis. Câmi, 2, s.55)
 * İnsanların körlükte en ileri gideni sevgimize, üstünlüğümüze göz yumanı, suçsuz olduğumuz halde bizi düşman olanıdır; biz onu gerçeğe çağırırız, oysa bizi fitneye çağırır, dünyâya çağırır; bize düşman olur, düşmanlık güder. İnsanların en kutlusu da üstünlüğünüzü bileni, bizimle Allah'a tevessül edeni, sevgimizde ihlâs sâhibi olanı, çağırdığımıza uyanı, nehyettiğimizi terk edendir. Bu çeşit kişi bizdendir ve ebedilik yurdunda bizimledir.281
 281 - "Kim Âl-i Muhammed'e sevdiği halde ölürse şehâdet mertebesine erişmiş olarak ölür. Bilin kim Âl-i Muhammed'i sevdiği hâlde ölürse yarlıganmış olarak ölür. Bilin, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse tövbe etmiş olarak ölür. Bilin, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse imanı kamil mümin olarak ölür. Bilin ki, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse ölüm meleği ona cennet müjdesi verir; sonra da Münker ve Nekir onu cennetle muştular. Bilin, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse gelin kocasının evine gider gibi cennete gider. Bilin, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse Allah, kabrinde cennete iki kapı açar onun. bilin, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse mezarı rahmet meleklerinin ziyaretgâh olur. Bilin, kim Âl-i Muhammed'i severek ölürse sünnet üzere gerçeğe uyan topluluktan olarak ölür. Şunu da bilin, kim Âl-i Muhammed'e buğzederek ölürse kıyâmet gününde iki gözü arasına bu, Allah'ın rahmetinden meyustur sözü yazılmış olarak gelir. Bilin, kim Âl-i Muhammed'e buğzederek ölürse kâfir olarak ölür. Bilin, kim Âl-i Muhammed'e buğzederek ölürse cennetin kokusunu bile duyamaz." (Kur'ân-ı Mecid'in 42. sûre-i celilesinin, Şûrâ, "Bu, Allah'ın inanan ve iyi işlerde bulunan kullarını müjdelemesidir işte. De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim ancak yakınla-rıma sevgidir ve kim güzel ve iyi bir iş yaparsa onun güzelim mükâfâtını arttırırız. Şüphe yok ki Allah suçları örter. İyiliğe mükâfatla
 * İyiliklerin en üstünü, en iyisi bizi sevmek, kötülüklerin en kötüsü de bize buğzetmektir.
 * Bizim en çok sevdiğimiz kişi, bizi seveni seven, bize düşman olana düşman olandır.
 * Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in gerçek dostu, isterse soyu ona ulaşmasın, Allah'a en fazla itâat edenidir. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in düşmanı da, isterse soyu ona ulaşsın, yakın olsun, Allah'a isyân edendir.
 * Gerçekten de Allah'tan başka yoktur tapacak sözünün şartları vardır; ben ve zürriyyetim, onun şartlarındanız.
 * Gerçekten de yüce Allah, yeryüzünde bizi seçti, bize de yardım etmek, ferahlığımızla ferahlanmak, hüznümüzle hüzünlenmek, canlarını, mallarını yolumuza vermek için Şiamızı seçti; onlar bizdendir, bize gelirler, cennette de bizimledir onlar.282
 karşılık verir" meâlindeki 23. âyetinin Zamahşerî tarafından "Keşşâf"taki tefsirinden naklen "Fedâil'ül-Hamse", 2, s.78-79). Bu hadis ile Âl-i Muhammed'-in sevgisi ve maâzallah, buğzuna sonuçlar verir, belli olur; fazla tafsile sanırız ki hâcet yoktur.
 282 - Şia, taraftar demektir, ism-i mensûbu Şii'dir. Bu söz mühdes olmayıp Hazreti Peygamber (s.a.a) tarafından, 98. sûre-i celilenin (Beyyine) "İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar, şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlılarıdır" meâlindeki 7. âyet-i kerimesinin tefsirinde "Ali ve Şia'sı yaratılmışların en hayırlılarıdır" buyrulmuş aynı âyetin tefsirinde "Nefsim kudret elinde olana andolsun ki bu ve Şia'sı kıyâmet günü kurtulanların, muratlarına erenlerin ta kendileridir" demişlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a.a) ashabı, Ali (a.s) gelince,
 * Bizim işimiz gerçekten de çetindir; çetinleştirilmiştir; pek serttir, sertleştirilmiştir; gizlenmiştir, perde ardına alınmıştır, ona, Allah'a yakın melek, yahut gönderilmiş peygamber, yahut da noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah tarafından gönlü îmanla sınanmış inanan kişi tahammül edebilir.
 * Sorun beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah'a, Kur'an'da hiç bir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerede indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsan etmiştir.
 * Perde kaldırılırsa bile yakıynim artmaz benim.
 * Bize sarılan, bize ulaşır; bizden ayrılan, geri kalır, helâk olur; emrimize uyan, öne geçer, kutluluğa erer; bizim gemimizden başka bir gemiye binen boğulur gider.283
 * Kim bizi gönlüyle sever, diliyle bizimle olur, kılıcıyla düşmanımızla savaşırsa o, cennette bizimle, bizim derecemizdedir. Kim gönlüyle bizi sever, diliyle
 "Yaratılmışların en hayırlısı geldi" derlerdi. "Ali ve Şia'sı kıyâmet gününde kurtulanların, muratlarına erenlerin ta kendileridir" hadis-i şerifi de aynı meâldedir. Bunlardan başka hadislerde de Ali taraftarları "Şiâ" adıyla geçer (İbn-i Cerir-i Tabari tefsirinden, Süyûti'nin "Ed-Dürr'ül-Mensur"undan, "Savâık'ul-Muhrıkak dan, "Künûz'ül-Hakaaık"dan, "Mecna'uz- Zevait"den naklen "Fadâil'ül-Hamse, 1, s.277-278, 2, 93-95).
 Kur'ân'ın 19. sûresinin 69. 28. sûresinin 15, 37I. sûresinin 83. âyetlerinde "Şia" sözü, çeşitli münâsebetlerle geçer.
 283 - "Ehlibeytim Nûh'un gemisine benzer. O gemiye kim bindiyse kurtuldu; kim baş çekti, binmediyse boğuldu gitti." (Hadis. Câmi, 2, s.136).
 bize yardım eder, fakat eliyle bize yardım etmez, düşmanımızla savaşmazsa; cennette bizimledir, fakat bizim derecemizden aşağı bir derecededir.
 * Bildiğim, tanıdığım andan beri hakkı inkâr etmedim. Bana gösterildiği andan beri hakta şüpheye düşmedim, yalan söylemedim. Kimse de benim yalan söylediğimi söylemedi. Ben ne yolumu sapıttım, ne de benim yüzümden biri yolunu sapıttı.
 * Biz hakka çağıranlarız; halkın imâmlarıyız: Gerçek dilleriyiz. Kim bize itâat ederse kurtuluşa erer. kim bize isyân ederse helâk olur gider.
 Biz Hıtta'nın kapısıyız. O kapı selâmet kapısıdır. Kim girerse esen kalır, kurtulur; kim muhâlefet ederse helâk olur.284
 284 - "Bir vakit şu şehre girin, nimetlerinden, nerede dilerseniz orda bol bol yiyin; kapısından secde ederek girin, burası yurttur deyin; yarlıganma dileyin de suçlarınızı örtelim; iyilikte bulunanların sevâbını daha da arttıracağız demiştik." (2, Bakara, 58) "Hani o zaman onlara, bu şehirde yerleşin ve dilediğiniz yerde dilediğiniz şeyi yiyin ve bu makam suçların döküldüğü makamdır deyin; kapıdan yerlere kapanırcasına eğilerek girin de suçlarınızı örtelim; iyi hareket edenlerin mükâfâtını da fazlasıyla verelim denmişti." (7, A'raf, 161)
 Bu iki âyet-i kerimede, "Suçların döküldüğü makam, yurt "Hıtta" diye geçer. Hadis-i Şerifte, "Ehlibeytim aranızda Nuh kavmi içinde Nûh'un gemisine benzer. Kim o gemiye bindiyse kurtuldu; kim binmediyse helâk oldu ve İsrâiloğulları içindeki Hıtta'ya benzer" ve sonunda "Kim oraya giderse yarlıgandı" ilavesiyle geçer (Süyûti'nin "Dürr'ül-Mensûr"un-dan, "Kenz'ül- Ummâl"den, "Mecma'uz-Zevait"den naklen "Fedâil'ül-Hamse" 2, s.57-59).
 * Biziz Allah kullarına, onun eminleri, şehirleri hakkı yüceltenler; dost bizimle kurtulur, düşmanlık eden bizim yüzümüzden helâk olur.
 * Biziz peygamberlik ağacı, vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği mahal, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri.
 * Biziz Rasûl-i Ekrem'in elbisesi, onun dostları, ona hizmette bulunanlar, ona varılacak kapılar. Evlere ancak o kapılardan girilir; kapılardan başka yerden girenler hırsızdır; cezâya çarpılır.285
 * Heyhât, eğer Allah'tan çekinmeseydim Arabın dâhîsi olurdum ben.
 * Andolsun ki, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın ashabından olup, ondan duyduklarını unutmayanlar, bilirler, ben bir an bile ne noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın emrini reddettim, ne Rasûlü'nün emrini. Allah'ın bana lütfettiği erlikle yiğitlerin durakladıkları, ayakların geriye çekildiği yerlerde canımla, başımla onu korudum. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, elimden geldiği kadar canımı ona fedâ ettim; bütün gücümle düşmanlarıyla
 285 - 2. Sûrenin (Bakara) 189. âyet-i kerimesinde evlere kapılardan girilmesi emir buyrulmaktadır. Rasûl-i Ekrem de "Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır; ilmi isteyen kapıya gelsin", "Ben hikmet eviyim, Ali kapısıdır", "Ali ilminin kapısıdır, benden sonra benim gönderilip tebliğ ettiğim şeyleri size apaçık bildirendir; onu sevmek imandır; ona buğzetmekse nifaktır" buyurmuşlardır (Tabarânî, Câmi'us-Sagıyr, Müsted-rek'üs- Sahihayn, Tirmizi, İbn-i Cerir, Kenz'ül-Ummâl ve Deylemî'- den naklen "El-Murâcaât", s. 188).
 savaştım, nefsimle onu korudum; o da benden başka kimseye nasip olmayan ilmini bana lütfetti.
 Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah vefât ettiği zaman başı göğsündeydi, ağzının yârı avcıma aktı, onu yüzüme sürdüm. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, onu yıkamaya koyuldum; melekler yardımcılarımdı. Ev halkı ve civârı feryatla dolmuştu. Meleklerin bir kısmı inmedeydi, bir kısmı çıkmadaydı.
 Sesleri hâlâ kulaklarımdadır; ona salavât getiriyorlardı, bu, onu kabrine yerleştirinceye dek sürdü gitti. Hayâtında da, memâtında da ona benden yakın kimdir ki?
 * Haktan ve hak ehlinden ayrılma; ayağın sürçmesin, çünkü biz Ehlibeyti bırakıp başkasına sarılan helâk olur, dünyâsını da yitirir, âhiretini de.
 (Eimme-i Hûdâyı (s.a.a) anlatırlarken buyurmuşlar- dır ki:)
 * Bilgileri iman gerçekliğiyledir. Yakıyn ruhuyla yakıyne ermişlerdir. Nimete erenlerin güç bulduklarını onlar kolay sayarlar; bilgisizlerin kaçtıkları, hoşlanmadıkları şeylerle huylanırlar. Ruhlarıyla en yüce yerdeyken dünyâ ehliyle, bedenleriyle konuşur görüşürler. Onlar yeryüzünde Allah halifeleridir; onun dinine halkı çağıranlardır. Âh âh onları görmeyi ne de özlemişimdir.
 Onlardır îmânın direkleri, halkın Allah'a vesîleleri. Hak onlarla aslına erer; batıl onlarla sökülür gider; dili kesilir, susar. Dini korumak ona riâyet etmek husûsunda sıkı davranırlar. Bu husûsi sımsıkı tutarlar. Hem de duyup rivâyet etmek yoluyla değil. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın sırrının
 mahremi onlardır; emrini koruyanlar, bilgisine sâhip olanlar, hükmünü yerine getirenler, kitaplarını hıfzedenler, dininin dağları onlardır.
 Dinin gözüdür, yüzüdür onlar. Rahmân'ın hazineleridir onlar. Söylerlerse gerçek söz söylerler; susarlarsa başkaları sözlerine söz katamaz. Onlardır dînin esası, yakıynin direği. İleri giden, dönüp onlara gelir; geri kalan varır onlara ulaşır.
 Onlardır karanlıkların ışıkları, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri, hilmin karar ettiği yerler. Onlardır ilmin yaşayışı, bilgisizliğin ölümü. Hilimleri ilimlerinden haber verir size; susmaları, sözlerini anlatır size. Hakka aykırı hareket etmezler ve hakta ayrılığa düşmezler. Hak, susarlarsa da onlardadır, söylerlerse de, gerçek tanık olurlarsa da.
 * Tohumu yarıp bitirene, bedeni halkedene andolsun; bir toplum çıkacak ki önceden Muhammed (s.a.a), nasıl Kur'ân'ın tenzili için savaştıysa, o toplum da te'vili için başlarınıza vuracak ve bu, size Rahmân'ın hükmüdür, âhır zamanda olacak.286
 286 - (Muâviye, Ali'nin (a.s) Şiası'ndan Dırâr'a, bana Aliy'i anlat demişti. Dırâr bundan vazgeçmesini söylediyse de Muâviye ısrar edince dedi ki:)
 Şehâdet ederim ki onu bâzı vakit gece karanlığı basınca mihrâbında eliyle sakalını tutup, yılan sokmuş bir kişi gibi titreyerek, derde uğramış gibi ağlaya ağlaya şöyle dediğini görmüşümdür, duymuşumdur:
 Ey dünyâ, ey dünyâ, uzaklaş benden, bana mı gelmedesin aldatmaya beni, yoksa beni mi dilemekte, özlemektesin? Benim gönlüme girmene, benim de seni sevmeme imkân yok. Heyhât, sen benden başkasını aldat. Benim sana ihtiyâcım
 yok. Ben seni üç kere boşadım; artık sana dönmeme, seni almama imkân yok. Ömrün azdır, değerin aşağıdır; dilediğin hordur bence senen. Âh azığın azlığından, yolun uzunluğundan, yolculuğun uzak, varılacak yerin pek yüce oluşundan.
 Dırâr, bu sözlerden önce "Andolsun Allah'a ki, onun yüceliğine bir son ululuğuna bir sınır yoktu. Gücü, kuvveti çetindi. Kesin söz söylerdi. Adaletle hükmederdi. Her yanından bilgi fışkırırdı, akardı. Her sözünde hikmet dile gelir, coşardı. Dünyâdan, dünyâ lezzetlerinden çekinirdi. Geceleri gecenin garipliğiyle esenleşirdi. Çok ağlardı. Uzun uzun düşünürdü. Halk içinde en değersiz ve kısa elbise giyen oydu; en değersiz şeyleri yiyen oydu. Aramızda, içimizden birisi gibiydi, bir şey sorduk mu cevap verirdi; bir şey sorarsa cevap verirdik; fakat andolsun Allah'a, onun bize bu kadar yakınlığına, bizim ona bu derece yakınlığımıza rağmen gene de heybetinden söz söyleyemezdik ona. Din ehlini ulular, ağırladı. Yoksulları kendisine yaklaştırır, hatırlarını sorardı; gönüllerini alırdı. Kuvvetli kişi, o varken olmayacak bir işe girişmezdi. Zayıf kişi, adaletinden meyûs olmazdı" demişti.
 Muâviye, bu sözleri duyunca nasılsa müteessir olmuş, gözyaşını yeniyle silmiş. Dirâr'a, ondan ayrıldıktan dolayı ne derecede müteessirsin diye sormuştu. Dırâr, tek çocuğu kucağında boğazlanan ana kadar diyerek ona, emriyle yaptırdığı bir cinâyeti hatırlattı. Muâviye, benden sonra dedi, benim adamlarımdan birine beni sorsalar bu çeşit bir şey söylemez (Dırâr için "Tenkıyh'ül-Makaal"e, 2, s.105-106, Kazvini Şerhi'ne, c.4, 105. sahifenin notuna bakınız).
 3. Bölüm

Haceli

3. Bölüm
 DÜNYA-ÂHİRET
 * Dünyâ bir topluma teveccüh etti mi başkalarının iyiliklerini, güzelliklerini eğreti olarak onlara verir; bir toplumdan da yüz çevirdi mi kendilerindeki iyilikleri, güzellikleri de onlardan gidiverir.
 * Dünyadakiler, uykuda yol alan kervan ehline benzerler.
 * Zaman bedenleri yıpratır, dilekleri tâzeler, ölümü yakınlaştırır; umulanı uzaklaştırır, kim ona dost olur, onu elde ederse zahmete düşer, kim onu yitirirse yorulur, darlığa uğrar.
 * İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlarıdır.
 * Zamanı ve zamanındakileri düzgünlük, iyilik kavradı mı bir insan, kendisinden kötü bir şey görünmeyen birisi hakkında kötü zanna düşerse zulmetmiş olur. Zamanı zamanındakileri kötülük kavradı mı bir insan, birisi hakkında iyi bir zanda bulunursa kendisini aldatmış olur.
 * Dünyâ görünüşü yumuşak olan, içinde öldürücü zehir bulunan bir yılana benzer. Aldanan bilgisiz ona meyleder, akıllı kişiyse ondan çekinir.
 * Zaman ikidir; Ya sana yâr olur, ya aleyhine döner. Yâr oldu mu, aldanıp gaflete düşme; aleyhine döndü mü de dayan.
 (Bir cenâzede gülen birisini duyunca buyurdular ki.)
 * Sanki ölüm, bizden başkalarına yazılmış, sanki bu gerçek, bizden başkasına hükmedilmiş. Sanki görüş durduğumuz şu ölüler, bir yere gidiyorlar ki tez bir zamanda dönüp tekrar gelecekler bize. Onları kabirlerine götürmedeyiz; miraslarını yemedeyiz. Sanki bizler onlardan sonra kalacaklarmışız. Her öğüdü unutmuşuz, her âfeti ardımıza atmışız. Bizi kökümüzden çıkaracak her belâya göz yummuşuz.
 Ne mutlu kendisini alçaltana, kazancını tertemiz bir hâle koyana, özünü düzgün bir hâle getirene, huyunu güzelleştirene, malının fazlasını yoksullara verene, ağzını beyhude sözlerden yumana, şerrini insanlardan giderene; kendisine sünnet ağır gelmeyene, bidate mensup sayılmayana.
 * Şaşarım nekese ki korktuğu yoksulluğa doğru koşup durur; arayıp istediği zenginlik, elinden yiter geder. Dünyâda yoksullar gibi yaşar âhiretteyse zenginlerin sorusuyla soruya çekilir.
 Şaşarım o gülen, benliğe düşen kişiye ki, dün bir meni parçasıydı, yarın bir leş olacak.
 Şaşarım Allah'ın varlığından şüpheye düşene ki Allah'ın halkını görüp durur. Şaşarım Allah'ın varlığından şüphe edene ki ölenleri gözleriyle görür. Şaşarım âhiret yaşayışını, tekrar dirilişi inkâr edene ki
 ilk yaratılışı görür, bilir. Şaşarım yokluk yurdunu yapıp durana ki varlık yurdunu terk eder gider.
 (Sıffin'den dönerlerken Kûfe dışındaki mezarlığa gelince buyurdular ki:)
 * Ey yalnızlık diyarının, ıssız yerlerin, karanlık kabirlerin halkı, ey toprağa döşenmiş, gurbete düşmüş, yalnızlığa eş olmuş, korkunç ve tenhâ yerlere sığınmış kişiler, siz bizden önce yaşadınız, gittiniz; bizse ardınıza düştük, size ulaşmak üzereyiz. Bıraktığınız evlerde oturanlar var; zevcelerinizi nikâhladılar; mallarınızı paylaştılar. Bu bizim size verdiğimiz haber, sizden ne haber var?
 (Sonra ashabına dönerek buyurdular ki:)
 Söz söylemelerine izin verilseydi size elbette haber verirler, derlerdi ki: Gerçekten de en hayırlı azık takvâdır.287
 * Allah'ın bir meleği vardır, her gün bağırır; doğun ölüm için. Toplayın yok olmak için, yapın yıkılmak için.288
 * Dünya karar edilecek yurda geçittir; insanlarsa orda iki bölüktür: Bir bölüğü kendilerini satar; helâk eder dünyâ onları. Bir bölüğü canlarını kurtarır; azâd eder dünyâ onları.
 * Zamanın değişmesi insanların özlerindekini bildirir.
 287 - 2. sûrenin 197. âyet-i kerimesine işaret buyurmakta- dırlar.
 288 - "Doğun ölüm için, yapın yıkılmak için" (Hadis, Künûz'ül-Hakaık, 2, s.146).
 * İnsanlar, dünyanın oğullarıdır. İnsan anasını severse kınanmaz.
 * Yoksul Âdemoğlu, eceli ne vakit gelip çatacak, bilmez. Ne illetlere uğrayacak, haberi bile olmaz. Yaptığı işler unutulmaz. Sivrisinek ısırsa canı yanar; boğazında su dursa onu boğar; terlese pis pis kokar.
 * Dünyâ başkaları için yaratılmıştır, kendi için değil.
 (Birisini dünyayı kınarken, yererken duyup buyurdular ki:)
 * Ey dünyânın aldayışlarına kapılan, uyduruşlarına aldanan, dünyâya kapılıyor, sonra da onu yermeye mi girişiyorsun? Sen mi dünyâyı suçlamadasın; dünyâ mı seni suçlamada? Ne vakit dünyâ seni şaşırttı, ne vakit aldattı? Toprağa atıp çürüttüğü babalarının helâk oldukları yerlere mi aldattı seni; yoksa yer altına attığı analarının yarattığı yerlerle mi kandırdı seni?
 Ne kadar çalıştın onlardan derdi, hastalığı gidermeye. Ne kadar uğraştın onları tedâvi ettirmeye. Onların iyileşmelerini diledin; onları iyileştirmek için hekimlere baş vurdun. Bu esirgemelerin onların hiç birine fayda etmedi. Onların devâsını aradın; çâresi olmadı; gücünle kuvvetinle ölümü gideremedin onlardan.
 Dünyâ onlara ettiği işle, sana örnek verdi; öldükleri yerle öleceğini gösterdi. Oysa dünyâ, sözünü gerçekleyene gerçeklik yurdudur; sözünü anlayana kurtuluş evidir. Ondan azık toplayana zenginlik diyârıdır; öğüdünü tutana öğüt mahallidir.
 Dünyâ, Allah dostlarının secde yeridir; Allah meleklerinin namazgâhı. Allah vahyinin indiği yerdir;
 Allah dostlarının alış veriş yurdudur. Orada rahmet elde edenler; orada kâr edinirler, cenneti kazanırlar. Dünyâ, ölümü açıkça haber verdiği, kendisinden ayrılacağımızı seslenip bildirdiği, kendisinin ve kendinden olanların âkıbetini anlattığı halde, kimdir ki onu kınar, yermeye kalkar?
 Dünyâ, belalarıyla belâyı gösterir ehline; sevinciyle onları sevince teşvik eder. İnsan esenlikle dünyâda akşamı eder, musîbetle sabahı bulur. Bu, tâata yöneltmesidir onun; isyândan korkutmasıdır; çekinmeyi telkin etmesidir onun.
 Nedâmetle sabahlayanlar kınarlar onu. Kıyâmet günü başkalarıysa överler onu. Çünkü dünyâ onlara âkıbeti anlatmıştır, onlar da anlamışlardır; ne olacağını söylemiştir onlara, gerçeklemişlerdir onu; öğüt vermiştir onlara, tutmuşlardır öğüdünü onun.
 * İnsanlara bir zaman gelip çatar ki o zamanda Kur'ân'dan ancak eser ve yazı, İslâm'dan da isim kalır. O gün insanların mescitleri mâmurdur yapı bakımından; haraptır hidâyete mahal olmak bakımından. O gün mescitlerde oturanlar, onları yapanlar, yeryüzünün en kötü kişileridir; fitne onlardan çıkar, suç ve hatâ onlara sığınır. Kim o fitneye girmemek isterse sürüp götürürler, kim geri kalırsa yürütüp alırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah buyurur ki: Zâtıma andolsun ki ben, o kavme öylesine bir fitne gönderirim ki bilim sâhibi bile şaşırır kalır ve o fitneye dalar. Biz Allah'ın bağışlamasını, gafletle ayağımızı kaydırmamasını dilemekteyiz.289
 289 - "Ümmetime bir zaman gelecek çatacak ki o zamanda
 Gurer'ul-Hikem'den
 * İnsanlar bir tomara çizilmiş sûretlere benzerler.
 Tomar dürüldükçe bir kısmı yiter, bir kısmı gelir.
 * Geceyle gündüz yaşayanların eserlerini gidermek, geçmişlerin izlerini yok etmek için çalışıp duran iki emekçidir.
 * * *
 Kur'ân okuyanlar çok olacak, fakihler azalacak, ilim alınacak, fitne çoğalacak. Bundan sonra bir zaman da gelecek ki ümmetimden Kur'ân okuyanlar çok olacak, fakat Kur'an, boğazlarından aşağı geçmeyecek, onunla amel etmeyecekler. Bundan sonra da müşrik, müminin söylediği söz üzerine, onunla Allah hakkında mücadeleye girişecek." (Hadis, Câmi, 2, s.28).
 4. Bölüm
 AKIL, BİLGİ
 * Akıllının gönlü, sırrının sandığıdır. Güler yüz, güzel huy dostluk ağıdır; tahammülse ayıpların kabridir.
 (İmam Hasan'a (a.s) buyurdular ki.)
 * Oğulcuğum, benden dört şey belle, işlediğin zaman sana zarar vermeyecek dört şeyi de aklında tut: Zenginliğin en üstünü akıldır; yoksulluğun en büyüğü ahmaklık. Korkulacak şeylerin en korkuncu kendini beğenmektir; soyun-sopun en yücesi güzel huy. Oğulcuğum, ahmakla eş dost olmaktan sakın; sana fayda vermek isterken zararı dokunur. Nekesle eş dost olmaktan sakın; ona en fazla muhtâç olduğun zaman yardımına koşmaz, oturur. Kötülük edenle eş dost olmaktan sakın; o, pek az bir şeye seni satar gider. Yalancıyla eş dost olmaktan sakın; çünkü o, serâba benzer; uzağı yakın gösterir sana, yakını uzaklaştırır senden.
 * Akıllının dili gönlünün ötesindedir; ahmağın gönlüyse dilinin ötesinde.290
 290 - Akıllı gönlüne danışır, doğru bulduğunu söyler, ahmak,
 * Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras, danışmak gibi arka olamaz.
 * Bilgisiz kişiyi, bir işte, bir fikirde ya pek ileri gitmiş görürsün, ya pek geri kalmış.
 * Akıl tamamlandı mı söz azalır.
 * İşler şüpheli göründü mü, sonunu görerek önü hakkında hüküm vermek gerekir.
 * Nerede olursa olsun, hikmeti almaya bak; çünkü hikmet münâfıkın gönlünde, oradan çıkıp ona sâhip olan müminin gönlüne girerek karar edinceye dek sâkin olmaz.
 * Hikmet, müminin yitik malıdır; isterse nifak ehlinden olsun, hikmeti al.291
 * Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır gider.
 * Bilginin en aşağılığı, dilde olanıdır; en yücesi de insanın uzuvlarında ve işlerinde görünenidir.
 * Bir haberi duydunuz mu onun hükmüne uymak suretiyle duyun, belleyin ve rivâyet edin onu; yalnız nakletmek için değil; çünkü bilgiyi rivâyet edenler çoktur; fakat ona riâyet edenler azdır.
 * Nice bilgin vardır ki bilgisi olduğu halde ona fayda vermez de bilgisizliği öldürür gider onu.
 * Akıldan daha faydalı mal, kendini beğenmekten daha korkunç yalnızlık, tedbir gibi akıl, takvâ gibi kerem, güzel huy gibi eş dost, edep gibi miras, başarı gibi kılavuz, iyi işlerde bulunmak gibi alış-veriş, sevap
 diline geleni söyler, düşünmez bile anlamını vermektedir.
 291 - "Hikmet müminin yitik malıdır." (Hadis, Künûz'ül- Hakaaık, 2, s.49).
 gibi kâr, şüpheli şeylerde durup çekinmek gibi sakınmak, haramdan kaçınmak gibi zâhitlik, düşünmek gibi bilgi, farzları yerine getirmek gibi ibâdet, utanmak ve sabretmek gibi îman, gönül alçaklığı gibi soy sop, bilgi gibi yücelik, hilim gibi üstünlük, danışmak gibi arka yoktur.
 * İktisada riâyet eden yoksulluğa düşmez.
 * Hoş geçinmek aklın yarısıdır.
 (Kümeyl b. Ziyâd'in-Nahai'nin (r.a) elini tutup şeh- rin dışına çıkardılar. Sahraya varınca bir ah çektiler de buyurdular ki:)
 * Ey Kümeyl, bu gönüller kaplardır; en hayırlı kap da içindekini en iyi koruyanıdır. Benden duyduğun sözü aklında tut. İnsanlar üç kısımdır: Rabb'e mensup bilgin, kurtuluş yolunda bilgi belleyen, bunlardan başkaları pisliğe bulanmış sineklerdir; her seslenen kişiye bilmeden uyan, her yele kapılıp giden kişilerdir. Onlar ne bilgi ışıklarıyla ışıklanmışlardır, ne kuvvetli bir desteğe dayanmışlardır.
 Ey Kümeyl, ilim maldan hayırlıdır; ilim seni korur, sense malı korursun. Mal, vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. Mal sâhipleri malın zevâliyle zevâl bulup giderler.
 Ey Ziyâdoğlu Kümeyl, bilgiyi elde etmek, âdetâ dindir ki Allah'a onunla yol bulunur. İnsan, yaşarken onunla tâat elde eder; ölümünden sonra da iyilikle, hayırla anılır. İlim hâkimdir, malsa hüküm altındadır, mağluptur.
 Ey Kümeyl, malları hazinelerde biriktirenler, diriyken ölmüşlerdir; bilginlerse dünyâ durdukça yaşarlar. Kendileri yok olup gitmişlerdir, fakat eserleri
 yüreklerde mevcuttur. (Göğüslerine işaretle) Burada öylesine derin, öylesine geniş bir bilgi var ki ne olurdu, bunu anlayabilecek biri bulunsaydı. Evet, tez anlar birini buluyorum, fakat emin değilim ondan, din hükümlerini dünyâya âlet edebilir; Allah'ın nimetleriyle Allah kullarına, Allah'ın delilleriyle Allah'ın dostlarına karşı üstünlük dâvâsına girişebilir. Yahut gerçeğe sâhip olanlara boyun eğen, fakat önüne ardına dikkat etmeyen, can gözü açık olmayan, daha başlangıçta şüpheye düşüp gönlünden işkillenen birini bulabiliyorum. Oysa ne buna inanılabilir ne ona. Yahut da dünyâ lezzetine sarılan, hemencecik şehvetlere atılan, yahut da mal mülk toplamaya hırsı olan birini buluyorum; oysa bu ikisi de hiç bir hususta dîne riayet edenlerden değildir. Bu iki bölük, ancak otlayan hayvanlara benzer. İşte ilim, ilim ehlinin ölümüyle böylece ölür gider.
 Allah'ım, evet; yeryüzü, Allah için delil ve hüccet olan, onun adına kaaim bulunan birisinden hâlî kalmaz; o, ilmi ve dîni ayakta tutar; ama meydanda olur, bilinir, tanınır, yahut hikmete mebnî korkar görünür, gizlenir. Allah'ın hüccetlerinin, Allah'ın apaçık delillerinin batıl olmaması için hüküm budur, böyledir. Ama bu, niceye bir böyle sürür gider? Andolsun Allah'a ki onların sayıları azdır. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Allah delillerini, onlara bezeyenlere ısmarlayıncaya, kendi benzerlerinin gönüllerine verinceye dek onlarla korur. Allah onların can gözlerini açar, bilgiyi onlara sunar; onlar da yakin ruhuyla kuvvetlenirler; güçlükleri kolay görürler, bilgisizlerin kaçındıkları, hoş görmedikleri şeyler hoş görünür
 onlara; canları yüceler yücesi olan yakınlık duraklarında olduğu halde bedenleriyle dünyâ ehlinden görünürler, onlarla görüşüp konuşurlar. İşte bunlardır Allah'ın halîfeleri, yarattığı yer yüzünde. Bunlardır halkı dînine çağıranlar. Âh, âh, ne de özlerim onları görmeyi. Ey Kumeyl, istersen dön, git artık.292
 292 - Kümeyl b. Ziyad'in-Nahaî, Hazreti Rasûlün (s.a.a) zaman-ı saâdetini idrâk eden, vefatlarında sekiz yaşında olan, Emir'ül-Müninin ve İmam Hasan'ın (a.s) havâss-ı ashabından bulunan bir zattır. Emür'ül-Mü'minin'in (a.s) sahib-sırrı sayılmıştır. Yemenlidir. Müzhac boyunun Naha kabilesindendir. Şa'bânın on beşinci gecesiyle Cuma geceleri okunan ve "Kümeyl duâsı" diye anılan münâcâtı, Hazret-i Emir'den rivâyet etmiştir. Hazreti Emir, bir gün deveye binmiş, Kümeyl'i de arka tarafa bindirmişti. Kümeyl, Yâ Emir'el-Mü'minin, hakikat nedir diye sordu. Hazreti Emir, hakikat buyurdular, ululuk sırlarının keyfiyete sığmaz bir hâlde açılmasıdır. Kümeyl, biraz daha söyle dedi, Emir (a.s), vehmedilen şeylerin bilinen tarzda zuhuruyla yok olmasıdır buyurdu. Kümeyl, biraz daha söylemesini istedi. Birliğin tevhid sıfatlarını cezbetmesidir dedi. Biraz daha söylemesini recâ edince hakikat, ezel sabahından ışıyan bir ışıktır ki eserleri birlik varlıklarına vurur buyurdular. Biraz daha söylemesini niyâz edince de mumu dinlendir, sabah doğdu buyurup sustular. Sûfiler, bu sözlere büyük bir ehemmiyet vermişler, bu sözler hakkında şerhler yazılmıştır. Sûfiyye'ye göre, nefsin, "Nâmiyye-i Nebâtiyye, Hissiye-i Hayvâniyye, Nâtıka-i Kudsiyye, Külliyye-i İlâhiyye" olmak üzere dörde ayrıldığı hakkındaki sözü de Kümeyl, Hazreti Emir'den rivâyet etmiştir; fakat muhaddisler, bunu Sûfiyye'nin uydurduğunu söylerler. Kümeyl, Hit'te vâliyken Muâviye tarafından gönde-rilen bir fırkanın, orayı istilâsı ve bâzı kimseleri katli, malları yağma etmeleri üzerine Hz. Emir, bir mektupla, Kümeyl'i azarlamışlar, fakat Kümeyl sonradan bu
 * Kendi bildiğine göre danışmadan iş gören, helâk olur gider; insanlarla danışansa onların akıllarına eş olur.
 * İnsanlar, bilmedikleri şeylere düşmandırlar.
 * İnsanın kendini beğenmesi, aklına haset eden bir sıfattır.
 * Yüce kişinin en iyi huylarından biri bildiğini bilmezlikten gelmesidir.
 (Akıllı kimdir, anlat denince buyurdular ki:)
 fıkrayı mağlûb edince de memnuniyetlerini izbâr buyurmuşlardır. Bir gün Hz. Emir'le giderlerken birisinin, 39. sûrenin (Zümer), "Hiç o, âhiretten sakınarak ve Rabbinin rahmetini umarak geceleri secde eden, kıyamda bulunan ve böylece itâat ve ibâdet eden kişiye benzer mi" meâlindeki 9. âyet-i kerîmesini hüzünle, yanık bir sesle okuduğunu duymuş, o adamın kötülüğünü de bildiği hâlde okuyuşunu beğenmiş ve şaşmıştı. Hazreti emir, Kümeyl'in zamirini keşfederek, inanma buyurmuşlardı, o adam cehennem ehlindendir. Sonradan o kişi, Nehrivan'da öldürülen Hâriciler arasında bulunmuştu. Sıffin'de ve Nehrivan'da Hazreti Emir'in maiyetinde bulunan Kümeyl, Haccâc'ın vâliliği sırasında Kûfe'de saklanmış, fakat Haccâc, Kümeyl'e mensup olanlara verilen parayı kesince onların zarar görmemesi için gidip Haccâc'a teslim olmuş, zâten benim ömrüm sona erişti, Emir'ül-Mü'minin, beni senin öldüreceğini bana haber verdi demişti. Haccâc, sen, Osman'ın katillerindensin deyip Kümeyl'in başını kestirerek şehit ettirmişti. Kabr-i mübârekleri Kûfe Mescidi civârındadır (Tenkıyh, 2, İkinci bölüm, s.42; Sefinet'ül-Bihâr, 2, s. 496-97 ve 602-603; Ma'sûm-Alişâh; Tarâık'ul-Hakaaık, Muhammed Ca'fer Mah-cûb teshihi ve haşiyeleriyle, Tehran-1339- 1345, 2, s.83- 90)
 * Her şeyi lâyık olduğu yere koyandır. (Câhili anlat dediler; buyurdular ki:) anlattım ya.
 * Öfke delilikten bir kısımdır. Çünkü sâhibi nâdim olur; nâdim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
 * Hikmet sâhibi kişilerin sözleri doğruysa devâdır, yanlışsa hastalık.
 * Bilginizi bilgisizlik, yakininizi şüphe hâline getirmeyin. Bildiniz mi amel edin; yakıyne erdiniz mi ayak direyin.
 * Allah bir kulu alçalttı mı, ona bilgi başarısını men eder.
 * Ahmakla eş dost olma; kendi yaptığını sana güzel gösterir, seni de kendine benzetmek ister.
 * İbret alınacak şeyler ne de çok, ibret alanlarsa ne
 az.
 * İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup bellenen.
 Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.
 * İlim amelle eşittir; bilen amel eder. İlim, amelle seslenin; amel cevap verirse ne âlâ, cevap vermedi mi ilim de göçer gider.
 (Câbir b. Abdullah-i Ansârî'ye buyurdular ki:)
 * Yâ Câbir, dünyâ dört şey üstünde durur: Bilgisiyle amel eden, halka da öğreten bilgin; öğrenmekten utanmayan, çekinmeyen bilgisiz, varlığında nekeslikte bulunmayan cömert, âhiretini dünyâsına satmayan yoksul. Bilgin, bilgisini yitirirse, bilgisiz de öğrenmekten çekinir. Zengin, malında nekeslik ederse yoksul da âhiretini dünyâsına satar.
 Yâ Câbir, kime Allah'ın nimetleri çok gelir, kimin malı fazlalaşırsa insanların ona ihtiyacı artar; kim, Allah'ın verdiği nimetlerde kendisine vâcip olanı yerine getirirse o nimetlerin devâmına, sebep olur; kim, vâcip olanı ifâ etmezse o malı mülkü zevâle atmış, yok etmeye başlamıştır.293
 * Seni azgınlık, yolundan alıkor, doğru yola sevk ederse bu, aklına delâlet eder, akıllı olduğuna delil olarak bu yeter sana.
 * Nice kişiler vardır ki haklarında güzel sözler söyleyen kişilerin sözlerine kanarlar, aldanırlar.
 * Hüküm verişte susmakta hayır olmadığı gibi bilgisiz söz söylemekte de hayır yoktur.
 * İki haris vardır ki doymaz da doymaz: Bilgi isteyen, dünyâ dileyen.
 * Her kaba bir şey koyunca daralır; ancak bilgi kabı müstesnâ. Ona bilgi kondukça genişler.
 293 - Câbir b. Abdullah. Ansâr'ın Hazreç boyundandır. İkinci Akabe biatinde bulunanlardandır. Emir'ül-Mü'minin'e (a.s) ve Ehlibeyte izhâr-ı sadâkat eden ashab-ı kirâmdandır. Kendisine, Aliyy ibn-i Ebi Tâlib hakkında sorulunca: O insanların hayırlısıdır. Biz, Rasulûllah'ın (s.a.a) zamanında münâfıkları, ona buğuzlarından tanırdık demiştir. İmam Muhammed'ül- Bakır'a (a.s) Hazreti Rasûlullah'ın (s.a.a) selâmını tebliğ ettiği meşhurdur. Hicretin yetmiş sekizinci yılında vefât etmiştir (r.a; Tenkıyh, 1, s.199-201).
 Gurer'ul-Hikem'den
 * Âlim ölü olsa bile diridir. câhil diri olsa bile ölü.
 * Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl, eskimeyen, yıpranmayan bir elbise.
 * Bilgin, kadrini bilen kişidir; bilgisiz, yaptığını bilmeyen kişidir. Akıllı, ameline dayanır, câhil, emeline dayanır. Bilgin, kalbiyle, gönlüyle bakar görür; câhil, gözüyle bakar görür.
 * Akıl gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
 * Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
 * Hilim hikmetin meyvesidir; gerçekse dalları, budaklarıdır.
 * Allah rahmet etsin kadrini bilene, haddini aşmayana.
 * Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
 * Bilgin kişinin bilgisinden dolayı şükrü, bilgisiyle amel etmesi ve o bilgiyi, müstahak olana belletmesidir.
 * İki şey vardır ki sonu bulunmaz; Bilgi, akıl.
 * Akıllının zannı, câhilin yakininden daha doğrudur.
 * Şer işle hayır dileyenin aklı da bozulmuştur, duygusu da.
 * Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.
 * Ölç, biç, sonra kes; düşün, taşın, sonra söyle; anla, bil, sonra yap.
 * Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?
 * Ya söyleyen, işrâd eden bilgin ol, ya dinleyen, belleyen kesil; üçüncüsü olmaktan sakın.
 * Kişinin gönderdiği elçi, aklının tercemânıdır; mektubuysa sözden daha anlatışlıdır.
 * Seni ıslâh etmeyen bilgi, sapıklıktır; sana faydası olmayan mal, vebâldir.
 * Câhil dostundan ziyâde akıllı düşmanına güven.
 * Görmek yalnız gözle olmaz; görüşler, görenleri aldatabilir.
 * Kullar, bilmedikleri şeylerde duraklasalardı ne kâfir olurlardı, ne dalâlete düşerlerdi.
 * Kendini bilen rabbini bilir.294
 * İnsanın, kendisindeki noksanı bilip anlaması, olgunluktan ve ileri üstünlüğündendir.
 * Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmağın alâmetlerindendir.
 * Bilgiyle dirilen ölmez.
 * Bilgiyi, ehil olmayana veren, bilgiye zulmetmiştir.
 * Söyleyene bakma, söylenene bak.
 * Kendi reyinle hareket etme; kendi reyine uyan, helâk olur gider.
 * * *
 294 - Bu sözü, hadis olarak da naklederler (Sefinet'ül-Bıhâr, 2, s.603) Kendini, nefsini acizle bilen, noksanla bilen, suçla bilen, şerle bilen, Rabbini, kudretle, kemâlle, afivle, hayırla bilir tarzlarında şerhedenler vardır.
 5. Bölüm
 ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİ
 * Tamaha yapışan kendini alçaltır. Zarara düştüğünü açıklayan alçalmaya razı olur. Dilini kendisine buyruk sâhibi eden, diline geleni söyleyen, kendisine zarar verir.
 * Nekeslik ayıptır; korkaklık noksan. Yoksulluk, delil getirmede aklı dilsiz eder; yokluğa düşen, şehirde garip olur gider. Âciz kalmak âfettir; sabır yiğitlik. Çekinmek zenginliktir; sakınmak kalkan.
 * Allah'a razı olmak ne güzel eş dosttur; bilgisiyle büyük bir miras. Edeplere riâyet, boyuna yenilenen elbisedir, düşünceyse saf bir ayna.
 * Uzaklaşmak ayıpları örter. Yaptığı işi beğenen kişiyi kınayan çok olur.
 * İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
 * İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyenidir; ondan daha âcziyse kardeş edindikten sonra onu yitirenidir.
 * En yakını yitiren, en uzağı da yardımcı olarak bulamaz.
 * Dileğine uyup koşan, eceline kavuşur.
 * Korku ümitsizliğe eş olmuştur; utanç mahrûmiyete. Fırsat bulut gibi geçip gider; hayırlı fırsatları elde etmeye çalışın.
 * Ettiği iş ağır olan kişinin soyu boyu da onunla tezce yürüyemez.
 * Büyük günahların kefâreti, zulme düşenlere yardım etmek, acze düşenleri ferahlandırmaktır.
 * Zâhitliğin en üstünü, zâhitliği gizlemektir.
 * Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer işleyense
 şerden de kötüdür.
 * Cömert ol, nekeslikte ileri gitme; saygılı ve sıralı ver, ihsan ederken, vermemişe de dönme.
 * Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.
 * Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, bilmediği şeyleri söyler.
 * Kimin dileği uzar giderse kötü işleri de çoğalır gider.
 * Seni gama, gussaya sokan kötülük, Allah katında sana benlik veren iyilikten daha hayırlıdır.
 * İnsanın değeri, himmetincedir; gerçekliği, adamlığıncadır, erliği, yaptığı kötülükten utancı kadardır; temizliği ve nâmusu da kıskançlığı derecesindedir.
 * Üst olmak, ihtiyâta riâyetle olur. İhtiyata riâyet, düşü-nüp taşınmakla mümkündür, düşünüp taşınmak da sırları gizlemekle olur.
 * Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin, karnı doyunca saldırısından korkun.
 * İnsanların gönülleri ürkektir; kim onları elde ederse ona alışırlar.
 * Devlet sana yâr oldukça ayıbın gizli kalır.
 * İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, cezâ vermeye en fazla gücü yetenidir.
 * Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.
 * Sabır ikidir: İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin, dilediğin şeye sabretmek.
 * Zenginlik gurbette yurttur; yoksulluk yurtta gurbet.
 * Zanaat tükenmez maldır.
 * Mal, isteklerin temelidir.
 * Seni çekindiren kişi, sana müjde verene benzer, ona eşittir.
 * Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
 * Dostları yitirmek, gurbete düşmektir.
 * İhtiyacı olan şeyi elde edememek, ehli olmayandan istemekten ehvendir.
 * Kim bir işte halka, öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli; bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce huyuyla öğüt vermek sûretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.
 * Her sayılı şey biter; her beklenen gelip çatar.
 * İhtiyarın reyini, gencin yiğitliğinden çok severdim.
 * Tövbe etmek elindeyken ümidini kesene
 şaşarım.
 * İnsanda bir et parçası vardır ki bedenine bir damarla bağlanmıştır. Bu da kalptir ve pek şaşılacak bir uzuvdur bu. Onun hikmete ait şeyleri ve bunlara aykırı zıt şeyleri vardır. Ümide kapıldı mı tamah alçaltır
 onu. Tamah onu heyecana düşürdü mü hırs helâk eder onu. Ümitsizlik ona sâhip oldu mu keder öldürür onu. Kızgınlık onu kavradı mı öfke de kavrar onu. Hoşnût oldu mu korunmayı unutur gider. Korkuya kapılınca korunmaya başlar. Esenleştiğini sanınca gaflete düşer. Bir musibete uğradı mı kararsız bir hâle gelir. Bir mal buldu mu zenginlik azdırır onu. Yoksulluk onu ısırdı mı belâ kavrar onu. Açlığa düşünce zayıflık çökertir; fazla doyunca da mîde dolgunluğu rahatsızlığa uğratır onu. Her hususta geri kalış zarar verir ona; her işte ileri gidiş bozguna düşürür onu.
 * Noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın emri, rüşvet almayan, aşağılanmayın, tamah yoluna gitmeyen kişiyle doğrulur, yerine gelir.
 * İki iş arasında ne kadar da uzaklık var; İş var, tadı gider, vebâli kalır; iş var, zahmeti geçer, sevâbı kalır.
 * Dost, kardeşini üç halde korumadıkça tam dost olamaz; Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümün-den sonra. Dört şey verilene dört şey harâm olmaz: Duâya koyulan icâbetten, tövbeye başarı ihsan edilen kabûlden, istiğfara yöneltilen bağışlanmaktan, şükretmeye fırsat ilhâm edilen, nimetin ziyâde olmasından mahrûm kalmaz. Bunu da Allah'ın Kitabı gerçeklemektedir. Yüce ve Ulu Allah buyurur ki "Dua edin, icâbet edeyim size." 40, Mü'min, 60) "Kötülük eden, yahut nefsine zulümde bulunan, sonra istiğfar ederse Allah'a, Allah'ı suçları örtücü ve inananlara acıyıcı olarak bulur." 4, Nisâ, 110) Şükür hakkında da "Şükrederseniz nimeti çoğaltarım size" buyurmuştur. (14, İbrâhim, 7) Tövbe hakkında da "Tövbe, ancak
 bilgisizlikle kötülük edip sonra hemen tövbe edenlerden kabûl edilir. Onlardır Allah'ın, tövbelerini kabûl ettiği kişiler ve Allah herşeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir" buyurmuştur. (4, Nisâ, 17).
 * Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.
 * İnsan, dilinin altında gizlidir.
 * Kadrini bilmeyen kişi helâk olur gider.
 (Birisi, kendisine öğüt vermesini isteyince buyurdular ki:)
 * Amelsiz âhireti dileyenlerden, olmayacak ümitler besleyip tövbe etmeyi isteyenlerden olma. Hani kişi vardır, dünyâda zâhitlerin sözlerini söyler, dünyâya rağbet edenlerin işlerini işler. Dünyânın malından mülkünden verilse doymaz; verilmese kanmaz. Verilenin şükründen âciz olur; verilmeyenin fazlasını ister durur. Halkı kötülükten men eder, fakat kendisi kötülükten kaçınmaz; emreder, kendisi emre uymaz. Temiz kişileri sever, işlediklerini işlemez. Suçluları sevmez, oysa ki onlardan biridir o. Günahlarının çokluğundan ölümden çekinir, ürker; ölümden kendisini ürküten şeyi yapmakta ısrar eder. Hastalanırsa nedâmete düşer; iyileşirse nedâmeti unutur gider. Âfiyet buldu, nimet elde etti mi mağrur olur; belâya uğradı mı ümidini keser, perişanlığa sataşır. Belâya düşerse âciz olur, duâya koyulur; ferahlığa erişirse kendine güvenir, aczini unutur, zannına uyar, aldanır; gerçek bildiğine kanmaz, kalakalır. Kendi suçundan az suç işleyenin âkıbetinden korkar; kendisineyse yaptığı iyilikten fazlasını ister umar. Kimseye ihtiyacı olmazsa böbürlenir, fitnelere kapılır; ihtiyaca düşünce ümit keser, yayılır. Kulluk
 ederse gevşek davranır; isteğe, özleme kapılırsa isyânı öne alır, peşinden gider; tövbeyi geriye atar; bir mihnete uğrasa da din hükümlerinden dışarı çıkar. Başkalarına ibretler gösterir; örnekler getirir, kendisi ibret almaz. Öğüt verir de verir, kendisi öğüt tutmaz. Sözle kılavuzluk eder, ameldeyse herkesten geri kalır. Geçici nimeti elde etmekte ileridir; kalacak nimetleri elde etmekte geri. Suçu, isyânı ganimet sayar, ganimeti ziyân sanır. Ölümden korkar, ama fırsatı yitirir gider. Başkasının az suçunu kendi yaptığı suça nispetle çok görür; başkalarının az gördüğü kulluğu kendi kulluğuna nispetle az bulur. İnsanları kınar durur, kendisineyse dalkavuklukta bulunur. Zenginlerle oyuna dalmak, onca yoksullarla Allah'ı anmaktan daha sevimlidir. Kendisince başkaları aleyhine hükmeder; başkalarının iyiliğine bakıp kendi kötülüğünü görerek kendisini mahkûm etmez. Başkalarını doğru yola sevk etmeye uğraşır; nefsiniyse azgınlığa atmaya savaşır. Ona itâat edilir; oysa isyân eder. Ona vefâ gösterilir; o vefâ etmez. Allah için Allah yolunda korkmaz da halktan korkar, çekinir; fakat hakla muâmelede Allah'tan korkmaz, korku nedir, aklına bile gelmez.295
 * Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
 * Her gelip çatan dönüp gider; her dönüp giden gelmemişe, olmamışa döner.
 295 - Seyyid Radıyy, Allah ondan razı olsun, der ki: Bu kitapta yalnız bu sözler olsaydı tam faydalı öğüt, tam yerinde hikmet, can gözü açık olana basîret, okuyup düşünene ibret olarak yeterdi.
 * Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden, mutlaka zafer ulaşır.
 * Bir toplumun yaptığına razı olan, onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır: O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.
 * Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yolun biri, mutlaka sapıklık yoludur.
 * Her zulme başlayan, yarın pişman olur, elini ısırır, kemirir.
 * Töhmetlenecek yere varan kişi, hakkında kötü zanna düşeni kınamasın.
 * Yoksulluk en büyük ölümdür.
 * Kendini beğenmek ilerlemeye engel olur.
 * Gözleri görene sabah ışımıştır.
 * Büyüklük, ululuk, gönül genişliğiyle, tahammülle mümkündür.
 * Kötülükte bulunanları iyilik edene mükâfat vererek payla, yola getir.
 * Kötülüğü, şerri kendi gönlünden çıkarmak suretiyle, başkalarının gönüllerinden sök çıkar.
 * Tamah ebedi köleliktir.
 * İleri gidişin meyvesi nedâmettir. İhtiyatın meyvesi selâmet.
 * Hikmetle hüküm vermek hususunda susmakta hayır olmadığı gibi bilgisizlikle söz söylemekte de hayır yoktur.
 * Ey âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi başkası için biriktirmedesin.
 * Cömertlik, şerefleri koruyan bir sıfattır; hilim, kötü kişilerin ağızlarını bağlar; bağışlamak, üstün olmanın zekâttır; hıyânet eden dosttan ayrılış, teselli
 bulmaktır; danışmak, doğru yola gitmektir. Kendi aklıyla iş gören, kendini tehlikeye atar; sabır, düşmanları oklara hedef eder; sızlanmak, zamâne cefâlarına yardımcı olur. Zenginliğin en üstünü dileği terk etmektir. Nice akıl vardır, hevâ ve hevesin buyruğuna uyar, esir olur. Güzel tecrübe, başarıdandır; dostluk, insana fayda veren yakınlıktır; usanıp daralan kişiye emniyet etmemek gerektir.
 * Kim hayâ libâsına bürünürse halk, onun ayıplarını görmez.
 * Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
 * Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
 * Ey âdemoğlu, kendi nefsinin vasîsi ol da malında, senden sonra ne yapmalarını istiyorsan sen yap.
 (Kümeyl b. Ziyâd'a buyurdular ki:)
 * Ey Kümeyl adamlarına, akşam çağına dek iyi huy kazanmalarını buyur; uyuyanın hâcetlerini gidermekle akşam etsinler. Çünkü andolsun bütün sesleri duyana, hiç bir kişi yoktur ki bir gönlü sevindirsin de Allah o sevinç yüzünden ona bir lütufta bulunmasın. Suyun biriktiği havuzda yabancı dereler nasıl sürülür, kovulursa o lütuf da sâhibine bir belâ gelip çattı mı, o belâyı kovar, giderir.
 * Hâin kişilere vefâda bulunmak, Allah'a hıyânette bulunmaktır; hâinlere gadretmekse, Allah'a vefâ etmek demektir.
 * Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki birgün sana düşman olur: Düşmanınla da ihtiyata riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki birgün sana dost kesilir.
 (Doğu ile batı arasındaki yol ne kadardır diye sorulunca buyurdular ki:)
 * Güneş için bir günlük yol.
 * Dostların üçtür, düşmanların da üç. Dostların, dostundur, dostunun dostudur, düşmanının düşmanı. Düşmanların da düşmanındır, dostunun düşmanı, düşmanının dostu.
 * Kıskanç olan, gayret sâhibi bulunan, kesin olarak zinâ etmez.
 * Babaların dostluğu, oğulların yakınlığını meydana getirir. Dostluk yakınlığa muhtaçtır, onunla tamamlanır; fakat yakınlık dostluğa, sevgiye daha ziyade muhtaçtır; yakınlık sevgiyle olur.
 * Taşı nereden geldiyse oraya atın; çünkü şerri ancak şer giderir.
 (Kâtibi Ubeydullah b. Ebi-Râifi'e buyurdular ki:)
 * Kalemini düzelt, ucunu keskin kes, satırların arasını aç, harfleri birbirine yakın yaz; bu, yazının güzelliğini sağlar.
 (Oğulları Muhammed b. il-Hanefiyye'ye buyurdular
 ki:)

Haceli

* Oğulcuğum, yoksul düşmenden korkarın;
 yoksulluktan Allah'a sığın; çünkü yoksulluk dini noksanlaştırır, aklı şaşırtır, dostluğu giderir.
 * Günaha alt olarak üstünlük bulan üstünlük elde etmemiştir; şerle üst olan alt olmuştur.
 * Her kişinin malında iki ortak vardır: Mirasçı, olaylar.
 * Zâlime gelip çatan adalet günü, mazlûmun uğradığı cevir ve cefâ mihnetinden çetindir.
 * Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmekse ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasetten.
 * Suçların en çetini, sâhibine ehven ve ehemmiyetsiz görünenidir.
 * Kendi ayıbını gören, başkalarının ayıbıyla oyalanamaz; isyan kılıcını kınından sıyırın, onunla öldürülür. Kim bütün gücüyle bir işe sarılırsa helâk olur gider. Kim, kendisini zarar ve tehlike denizine atarsa garkolur, batar. Kötü bellenen şeylere sarılan kötülükle kınanır. Kimin sözü çoğalırsa yanlışı da çoğalır. Kim fazla yanılırsa utancı azalır, utancı azalanın çekinmesi de azalır; çekinmesi azalanın gönlü ölür, gönlü ölen kişi ateşe girer. Kim halkın, ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa ahmağın ta kendisidir. Kanaat tükenmez maldır. Ölümü fazla anan, dünyânın az nimetine de razı olur. Sözünü, amelinden bilen kişinin sözü azalır; o, ancak gereken sözü söyler.
 * Zâlim kişinin üç alâmeti vardır: Günaha dalıp kendisinden üstün olana zulmeder; kendinden alt olana, kendisi üst olduğu için zulmeder; zulmeden bölüğe yardımcı olur, zulmeder.
 * Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar
 . Belâ halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.
 * Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken başkasını ayıplamandır.
 * Düşünce sâf bir aynadır. İbret almak korkutan bir öğütçü, başkasında görüp de hoşlanmadığın şeyden çekinmense edep olarak yeter sana.
 * Gerçekten de hak ağırdır, fakat tatlıdır; batılsa hafiftir, fakat insanı helâk eder.
 * Söz, söylemezsen senin hükmüne tâbîdir; ama söylemeye başladın mı sen ona mahkûm olursun. Paranı pulunu nasıl gizliyorsan sözünü de gizle; nice söz vardır ki nimeti giderir, zahmeti, mihneti getirir.
 * Bilin ki yoksulluk, belâlardan bir belâdır; yoksulluktan da çetini beden rahatsızlığıdır; ondan çetin olansa gönül rahatsızlığıdır. Bilin ki mal genişliği nimetlerdendir; fakat mal genişliğinden daha üstün olan şey beden sihhatidir; beden sihhatinden daha üstün olansa gönül huzûrudur.
 * Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.
 * Nice söz vardır ki saldırıştan daha da tesirlidir.
 * Gerçekle savaşan elbette altolur gider.
 * Yumuşaklıkla hareket etmek, insana soy boydur.
 * Hayır işleyin, hayrı azımsamayın, küçümsemeyin; çünkü onun küçüğü de büyüktür; azı da çoktur. İçinizden biri, başkası bu hayrı işlemeye benden daha lâyık demesin; çünkü andolsun Allah'a, sonra o da sizin için böyle der. Hayır işleyecek kişi de vardır, şer işleyecek kişi de. Siz bu ikisini terk ettiniz mi, işleyecek, işler o işi.
 * Gizli işlerini, özünü temizleyen, ıslâh eden kişinin dışını da temizler Allah ıslâh eder onu; dîni için iş işleyenin dünyâ işlerini de düzene kor Allah. Allah'la arasını düzelten kişinin Allah, insanlarla da arasını düzeltir.
 * Hilim insanı örten bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarından kötü olanlarını hilminle ört. Hevâ ve hevesini de aklınla öldür.
 * Emir sahibi olmak, insanların özlerinin sınanmasıdır.
 * İçinde bulunduğun şehirden daha lâyık şehir yoktur sana. Şehirlerin hayırlısı, içinde geçimini sağlayabildiğin şehirdir.
 * Bir insanda güzel bir huy varsa, bekleyin o huya benzer başka güzel huylarını da.
 * Hilim ve düşünceyle hareket etmek, acele etmeden iş başarmak, ikiz çocuklardır; bunlar yüce himmetten doğarlar.
 Gurer'ul-Hikem'den
 * Tecrübe sâhibi kişi, hekimden daha bilgindir.
 Garip, dostu olmayandır.
 * Kadınların kötülerinden çekinin; hayırlılarından sıkının.
 * Nice zengin vardır ki yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki her aşağılık kişiden de aşağıdır; nice yoksul da vardır ki bütün zenginlerden daha zengindir.
 * Müminin şükrü amelinde görünür. Münâfıkın
 şükrüyse dilindedir ancak.
 * İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve âfiyet.
 * Batıla yardım eden, hakka zulmeder.
 * Büyük kişilerin zaferi bağışlamaktır, ihsanda bulunmaktır. Aşağılık kişilerin zaferiyse ululanmaktır, azgınlık etmektir.
 * Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir.
 Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.
 * Şehvetle kul olan parayla alınmış köleden de aşağılıktır.
 * Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
 * Nice kan vardır ki onu dil döker.
 * Nefsine zulmeden, başkasına karşı nasıl adaletle muâmele edebilir?
 * Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil.
 * İyiliği emret, kötülükten nehyet. Senden kesileni dolaş, sana vermeyene ver.
 * Yüce kişiden ona ihânette bulunduğun zaman çekin; aşağılık kişiden de ona ihsanda bulunduğun zaman; ihsan sahibindense onu daralttığın zaman sakın.
 * Soylar boylar, babaların, anaların mensûp oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlüklerledir.
 * Gözle görmek bir şeyi duymaya benzemez.
 * Yaptığın ayıbı öven, sana dalkavukluk eden, bulunmadığın yerde seni ayıplar, kınar.
 * Allah'ın nimetlerini düşünene Allah başarı verir; Allah'ın zâtı hakkında düşünense zındık olur.
 * İnsanda dil olmasa, insan söz söylemese, sûrete bürünmüş bir varlıktan, yahut başı boş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
 * Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
 * Şerden çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.
 * Babaların dostluğu oğulları arasında soy sop birliği demektir.
 * Sözün dikildiği yer, gönüldür; ısmarlandığı yer düşüncedir, onu kuvvetlendiren akıldır, meydana çıkaran dildir; bedeni harflerdir, canıysa anlamı; süsü, düzenli söylenmesidir; düzgünlüğüyse doğru oluşu.
 * Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.
 * Allah'ın sana verdiği nimetleri yitirme; onun verdiği nimetleri eseri, sende görülmelidir.
 * Suçluyu meyûs etme; nice suç işleyen vardır ki sonu bağışlanmakla biter. Nice kulluk eden vardır ki sonunda kulluğu bozulur, ömrünün sonunda cehenneme gider.
 * * *
 6. Bölüm
 TARİHİ İLGİLENDİREN SÖZLERİ
 (Savaşta kendilerine ve düşmanlarına katılmayanlar hakkında buyurmuşlardır ki:)
 * Gerçeği horladılar, batıla yardım etmediler. (Habbâb b. el-Eretti için buyurdular ki:)
 * Allah Habbâb'a rahmet etsin, dileyerek Müslüman olmuştu; İsteyerek, razı olarak hicret etmişti; eline geçene kanâat ederdi: Allah'tan razı olurdu; savaşarak yaşamıştı.296
 296 - Habbâb ibin'il-Erett sahâbeden ve muhâcirdendir. İlk İslâm'a gelenlerden olup Bedir ashabındandı. İslâm olduktan sonra, müşrikler tarafından kendilerine işkence edilen sahâbeden biridir. Bütün işkencelere rağmen müşriklere kar-şı durmuş, onların söyletmek istedikleri sözleri söyleme-miştir.
 Cemel ve Sıffin savaşlarında Emir'ül-Mü'minin'in maiyetinde bulunmuşlar, Nehrivan savaşından birkaç gün önce Hâriciler tarafından şehit edilmişlerdi. Şehâdetleri hicretin otuz yedinci yılındadır. Yaşları altmış dokuza varmıştı. Namazlarını Emir'ül- Mü'minin kılmış, Kûfe dışında defnedil-mişti. Kûfe dışındaki mezarlığa ilk defnedilen sahâbi Habbâb'dır (Tenkıyh, 1, s.395- 396).
 (Harûriyye'den (Haricilerden) birisinin teheccüd namazı kıldığını, Kur'an okuduğunu duyunca buyurdular ki:)
 * Yakin ile uyku, şüpheyle namazdan hayırlıdır. (Sehl b. Huneyf'il-Ansârî297 vefât edince
 buyurmuşlardı ki:)
 * Bir dağ bile beni sevse musibetlere uğrar. (Haricilerin, hüküm ancak Allah'ındır sözünü
 duyunca buyurdular ki:)
 * Doğru bir söz. Fakat bu sözle batıl murât edilmekte.
 (Talha ve Zübeyr, bu işte sana ortak olmak üzere biat ediyoruz dedikleri zaman buyurdular ki:)
 * Hayır, fakat kuvvette, yardımda ortaksınız; aciz görür, işte bir aksamaya rastlarsanız yardımcı olursunuz.
 (İmam Hasan aleyhisselâma buyurdular ki:)
 * Savaşta birisini savaşmaya çağırma; fakat seni çağıran olursa icâbet et; çünkü savaşa çağıran âsidir; âsîninse ölmesi gerek.
 (Muâviye'nin adamları Anbâr'ı yağmaladıkları zaman bizzat yaya olarak Kûfe'den çıkıp Nuhayle'ye geldiler. Halkın bir kısmı arkalarından gidip kendilerine ulaştı ve Yâ Emir'el-Mü'minin, biz onların zararlarını gideririz dedi. (Hazret buyurdular ki:)
 * Ben sizin zararınızdan kurtulamıyorum; beni başkala-rının zararlarından nasıl kurtaracaksınız? Benden önce halk kendilerini idâre edenlerden şikâyet
 297 - Sehl b. Huneyf için 2. kısımdaki 4. bölümün 3. Mek- tubunun notuna bakınız.
 ererdi, bense bugün idâre ettiğim kişilerden şikâyet ediyorum. Sanki ben idâre edilenim de beni idâre edenler onlar; yahut ben emre tâbiim de onlar âmir.
 (Bu sırada iki kişi, huzurlarına gelip biri, Yâ Emir' el- Müminin, ne emrin varsa buyur, biz gidelim; benim sözüm ancak kendime ve bu kardeşime geçer dedi. Hazret buyurdular ki:)
 * Dilediğim şeyin iki kişiyle yapılabilmesine imkân mı var?
 (Sıffin'den dönüşte yolları Şamlıların bulunduğu yere uğradı. Kadınların Sıffin'de öldürülenlere ağlaştıklarını duydular. Bu sırada o boyun ulularından Harb b. Şurhahabîl geldi. Hazret ona buyurdular ki:)
 * Duyduğuma göre, size kadınlarınız üstolmuş, öyle mi? Neden onları bu feryattan men etmiyorsunuz?
 (Harb maiyetlerinde yaya olarak yürümek istedi.
 Kendileriyse ata binmişlerdi; buyurdular ki:)
 * Geriye dön, senin gibi yaya olarak yürüyen birinin benim gibi bineğe binmiş kişinin maiyetinde yürümesi buyruk sâhibine bir fitnedir, müminlereyse alçalış.
 (Nehrivan günü savaşta öldürülen Haricilerin yanlarından geçerlerken buyurdular ki:)
 * Beter olun, sizi aldatan, sizi zarara soktu. (Kim aldattı onları Ya Emir'el-Müminin diye sorulunca buyurdular ki:) Yol azdıran Şeytan ve kötülüğü buyuran nefisleri onları ümitlerle aldattı; onlara isyan yollarını açtı, genişletti; üst olacaklarını vaad etti onlara, derken onları birden ateşe attı gitti.
 (Muhammed b. Ebi-Bekr'in şehâdetini duyunca buyurdular ki:)
 * Allah ona rahmet etsin, ona olan hüznümüz, şehâdetinden sevinenlerin sevinçleri kadar. Ancak onlar kendilerini sevmeyen birini yok ettiler; bizse bir dost kaybettik.
 (Ashabıyle otururlarken güzel bir kadın geçti, herkesin gözü o kadına takıldı. Bunu görünce buyurdular ki:)
 * Bu erkeklerin gözleri şehvete kapıldıklarını belli ediverir, bu bakış şehvetin coşkunluğunu gösterir. İçinizden biri, beğendiği, hoşlandığı bir kadına gözü kayınca hemen gidip kendi zevcesine yaklaşsın; çünkü bu da kadındır, o da kadın.
 (Haricîlerden biri "Allah öldüresice kâfir (Hâşâ), ne de fakih" dedi. Ashabı bunu duyunca o adama kastetti, üstüne saldırdı. Hazret buyurdular ki:)
 * Yavaş olun hele, bu ancak bir sövüş, ona ya sövmeyle karşılık verilir, yahut da aldırış edilmez, suçu bağışlanır gider.
 (Mâlik b. Eşter'i överek buyurdular ki:)
 * O, Allah'ın bir kılıcıdır ki, vurmakla körleşmez; kör de değildir zâten. Bid'at onu yolundan alıkoymaz; sapıklıksa onu hiç saptırmaz.
 (Malik'ül-Eşter'in şehâdet haberi gelince buyurdular.)
 * Allah Mâlik'e rahmet etsin; Mâlik, ne Mâlik'ti? Tek yüce bir dağ olsaydı ne üstüne bir nal basabilirdi, ne yücesine bir kuş uçup konabilirdi.
 * * *
 
 7. Bölüm
 GERÇEK, ADALET, GEÇİM, İNSANLIK, SAVAŞ
 * Şaşarım şu insana ki bir yağ parçasıyla görmektedir, bir et parçasıyla söylemekte; bir kemikle doymaktadır, bir delikle soluk almakta.
 * Kötülüğü eliyle, diliyle, gönlüyle, gidermeye çalışan, hayırlı huyları nefsinde toplamıştır. Halkta gördüğü kötülüğü diliyle, gönlüyle inkâr eden, fakat eliyle kötülüğe engel olmayan, hayır huylarından ikisine yapışmış, birini yitirmiştir. Gönlüyle inkâr edip eliyle, diliyle inkâr etmeyense üç huyun en yücesini yitirmiş, birini elde etmiştir. Halktan kötülüğü diliyle, gönlüyle, eliyle inkâr etmeyenler, gidermeye çalışmayanlarsa diri gibi görünen ölülerdir.
 * İyi ve hayırlı işlerin hepsi ve Allah yolunda savaş; iyiliği buyurmak, kötülükten halkı men etmek, karşısında koskoca uçsuz bucaksız denize nispetle bir katreden ibârettir; dalgalanıp köpüren, coşkun denizde bir tükürüktür âdetâ. İyiliği buyurmak, kötülükten men etmek, ne kimsenin ecelini yaklaştırır, ne rızkına noksan verir. Ama bunların hepsinden daha üstün
 olanı da zulmeden buyruk sahibine karşı doğru söylemektir.298
 (Ebû-Cuhayfe der ki: Emir'ül-Mü'minin aleyhisse- lâm'dan duydum, buyurdular ki:)
 * Sizden ilk olarak savaşa ait olup da alınacak şey, elinizle, sonra dilinizle, sonra da gönüllerinizle savaşmaktır. İyiliği gönlüyle tanımayan, kötülüğü men etmeye kalkışmayan kişi, başaşağı düşüp gitmiştir.299
 * Öl de alçalma, azı yeter bul da yüzsuyu dökme. Çalışıp bir şey elde edemeyen kişi, oturunca hiçbir şey elde edemez.300
 * Dinî hükümleri bilmeden ticarete girişen, çâresiz fâize düşer, suçtan kurtulamaz.
 298 - "Savaşın en üstünü zulmeden buyruk sâhibine karşı doğruyu söylemektedir." (Hadis Câmi, 1, s.41)
 299 - Ebu-Cuhayfe'nin adı Veheb b. Abdullah'is-Suvâi'dir. Üsd'ül Gaabe, sahâbe arasında gösterir; Vefât-ı Peygamberi de ergenlik çağındaydı; fakat hadis rivâyet etmiştir. Bir gün yemek yerken; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem ona, dünyâda karnını doyuranların âhirette aç olacaklarını buyurmuş, bunun üzerine Ebû Cuhayfe, ömrünün sonuna dek, günde bir övün yemeyi ve doyuncaya dek yememeyi âdet edinmişti. Hazret-i Emir'in (a.s) bütün savaşlarında maiyetlerinde bulunmuştur. Hz. Emir (a.s), bu zâta, Veheb'ül- Hayr ve Veheb'ullâh lâkaplarını vermişlerdi. Kûfe'de, beytülmâle memûr olmuştu. Hicretin yetmiş ikinci yılında Basra'da vefât etmişlerdir (Tenkıyh, 3, s.280-281, Son Kısım, s.8).
 300 - Yâni kendi kazancınla geçin, kazancını yeter bul; kimseden bir şey umma, kimseye yüzsüyü dökme.
 * Sana rağbet ve muhabbeti olan kişiye rağbet etmemen, nasibinde noksana düşmendir. Senden hoşlanmayana rağbet etmense alçalmandır.
 Mal memurlarından biri büyük bir yapı yaptırınca buyurdular ki:
 * Paralar, yapının tepesine çıktı, göründü; çünkü bu yapı zenginliği söylemede.
 * Yüzünün suyu donmuştur. Ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar; kime yüzsuyu döktüğüne dikkat et.
 * Mazlûmun zâlimden öç alacağı gün, zâlimin mazlûma zulmettiği günden daha çetindir.
 Gurer'ul-Hikem'den
 * Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
 * Adamlığın en üstün derecesi, malı mülkü esirgemeyerek kardeşleriyle geçinmesi, her hâlde onlarla eşit olmasıdır.
 * İnsanların en insaflısı, kendisi hakkında bir hâkim hüküm vermeden nefsine insâf edenidir. İnsanların en fazla cevredeniyse cevrini, zulmünü adalet sayanıdır.
 * İnsanın üstünlükleri birbiri ardınca gelip çatan çetin işlerde meydana çıkar.
 * Dallar budaklar, çaresi yok, köklere, sebeplere dayanır, onlardan sürer, meydana gelir; onları meydana getiren sebeplere, parça buçuklara, tümlere döner ulaşır.
 * Rabbin rızasını kazanmak isteyen, zulmeden buyruk sâhibine karşı adalet sözünü söylemelidir.
 * İki kişi yoktur ki halkı kendisine uymaya çağırsın da, biri sapıklıkta olmasın.
 * Haktan, gerçekten sonra, dalâletten başka ne vardır ki?301
 * Ümitsizliğin acılığı, halka yalvarmaktan yeğdir.
 * Tamah seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.
 * Yaptığı zulümlerden geçip, hakları sahiplerine vermekten daha üstün adalet olamaz.
 "Nehc'ül - Belâga'dan"
 * Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah yoksulların geçimlerini zenginlerin mallarında takdir buyurmuştur. Hiç bir yoksul, aç kalmaz ki bir zengin onun hakkını vermiş olsun; yüce Allah da zenginlere bunu soracaktır.
 * Bir evvelki gaspedilmiş bir tek taş, o evin yıkımı için rehin edilmesi demektir.
 25 Zilhicct'il-Harâm 1389 Abdülbâki GÖLPINARLI
 301 - "İşte gerçek Rabbiniz Allah, budur; gerçekten sonra sapıklıktan başka ne var ki? Artık nereye dönme-desiniz?" (10, Yunus, 32)
 Bu metnin şerhinde azamî derecede faydalandığımız kaynaklardan "Ez-Zeria ilâ Tasânifiş-Sia" müellifi Allâme Akaa Bozorg-i Tehrânî muhammed Muhsin'in, Allah'ın rahmetine kavuştuğunu duyup üzüldük. bütün ilim âlemine başsağlığı verir, kendilerine rahmet diler, okuyuculardan Fâtiha niyâz eyleriz.