Haberler:

SMF - Just Installed!

Ana Menü

Son İletiler

#1
Dini Genel Bilgiler / Muharrem Ayı Hakkında Bilgiler
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 03:09 ÖÖ
Muharrem Ayı: Allah'ın Ayı, Yılın Başlangıcı ve Aşure Günü
 
 Muharrem ayı, Hicri takvimin ilk ayıdır ve "Eşhür-i Harem" (Haram Aylar) olarak bilinen dört aydan biridir. Allah katında büyük bir öneme sahip olan bu ay, İslam tarihinde önemli olaylara ev sahipliği yapmış ve birçok fazileti bünyesinde barındırmaktadır. Muharrem ayı, aynı zamanda Hicri yılın başlangıcı olması hasebiyle Müslümanlar için yeni bir yılın manevi başlangıcıdır.
 
 Muharrem Ayının Fazileti ve Önemi
 
 Muharrem ayının fazileti, Kur'an-ı Kerim'de açıkça belirtilmiştir. Tevbe Suresi 36. ayette şöyle buyrulmaktadır: "Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısında, Allah katında ayların sayısı on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, dosdoğru olan dindir. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin."
 
 Peygamber Efendimiz (sav) Muharrem ayının fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: "Ramazan'dan sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî). Bu hadis-i şerif, Muharrem ayının ne kadar kıymetli olduğunu ve bu ayda oruç tutmanın büyük bir fazilet olduğunu göstermektedir.
 
 Aşure Günü ve Önemi
 
 Muharrem ayının en önemli günü, 10. günü olan Aşure Günü'dür. Aşure Günü, İslam tarihinde ve önceki ümmetlerin tarihinde birçok önemli olayın meydana geldiği mübarek bir gündür.
 
 Aşure Günü'nde Meydana Gelen Olaylar:
 
 Hz. Âdem (as)'in tövbesinin kabul edilmesi
 
 Hz. Nuh (as)'un gemisinin Cudi Dağı'na oturması ve tufanın sona ermesi
 
 Hz. İbrahim (as)'in ateşten kurtarılması
 
 Hz. Musa (as) ve İsrailoğulları'nın Firavun'un zulmünden kurtulması
 
 Hz. Yunus (as)'un balığın karnından çıkarılması
 
 Hz. Davud (as)'un tövbesinin kabul edilmesi
 
 Hz. Süleyman (as)'a mülkünün verilmesi
 
 Hz. İsa (as)'nın doğumu ve göğe yükseltilmesi
 
 Hz. Hüseyin (ra)'in Kerbelâ'da şehit edilmesi
 
 Aşure Günü Orucu
 
 Peygamber Efendimiz (sav), Aşure Günü orucunun fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: "Aşure Günü orucunun, geçmiş bir yılın günahlarına kefaret olmasını Allah'tan umarım." (Müslim, Tirmizî, İbn Mâce).
 
 Ancak, Peygamber Efendimiz (sav) Aşure Günü'nü sadece bir gün oruç tutmak yerine, Yahudilere muhalefet etmek için bir gün öncesini veya bir gün sonrasını da oruçlu geçirmeyi tavsiye etmiştir. Bu nedenle Muharrem ayının 9. ve 10. günleri veya 10. ve 11. günleri oruç tutulması sünnettir.
 
 Hz. İbn Abbas (ra) şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber (sav) Aşure Günü oruç tuttu ve 'Siz de bu günde oruç tutun, Yahudilere muhalefet edin, bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutun' buyurdu." (Ahmed b. Hanbel, Taberânî).
 
 Muharrem Ayında Yapılabilecek İbadetler
 
 1. Oruç Tutmak: Muharrem ayında, özellikle Aşure Günü'nde ve onunla birlikte bir gün öncesinde veya sonrasında oruç tutmak çok faziletlidir. Ayrıca, her ayın 13, 14 ve 15. günleri olan Eyyâm-ı Bîyd (Aydınlık Günler) oruçları da Muharrem ayında tutulabilir.
 
 2. Tövbe ve İstiğfar: Muharrem ayı, yeni bir yılın başlangıcıdır. Bu ayda bolca tövbe ve istiğfar edilmeli, geçmiş günahlardan arınmaya çalışılmalıdır. Yeni yıla günahlardan arınmış olarak girmek büyük bir manevi kazançtır.
 
 3. Aşure Pişirip Dağıtmak: Aşure Günü'nde geleneksel olarak aşure pişirilip komşulara, dostlara ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Bu gelenek, birlik ve beraberlik duygusunu pekiştirir ve paylaşmanın önemini hatırlatır.
 
 4. Sadaka ve Hayır İşleri: Muharrem ayında, özellikle Aşure Günü'nde sadaka ve hayır işlerine ağırlık verilmelidir. İhtiyaç sahiplerine yardım etmek, yetimleri sevindirmek, fakirleri giydirmek bu ayda daha da faziletlidir.
 
 5. Kur'an-ı Kerim Okumak: Muharrem ayı, Kur'an-ı Kerim okumak ve anlamını tefekkür etmek için güzel bir fırsattır. Özellikle Tevbe Suresi'nde haram aylardan bahsedildiği için bu sureye ağırlık verilebilir.
 
 6. Dua ve Zikir: Muharrem ayının her gününde, özellikle Aşure Günü'nde bolca dua edilmeli ve zikir çekilmelidir.
 
 Muharrem Ayında Okunacak Zikirler ve Dualar
 
 Yeni Yıl (Hicri Yılbaşı) Duası: Hicri yılbaşında okunması tavsiye edilen dua şöyledir:
 
 "Allâhümme ente'l-ebediyyü'l-kadîmü'l-evvel, ve alâ fazlike'l-azîmi ve kerîmi cûdike mu'awwilü, ve hâzâ 'âmün cedîdün kad ebele, nes'elüke fîhi'l-'ismete mine'ş-şeytâni ve evliyâihi, ve'l-'avne 'alâ hâzihi'n-nefsi'l-emmâreti bi's-sû', ve'l-iştiğâle bimâ yukarribünâ ileyke yâ Kerîmü yâ Zel-Celâli ve'l-İkrâm."
 
 (Ey Allah'ım! Sen ezelî ve ebedîsin, ilksin. Büyük lütuf ve keremine sığınıyoruz. Yeni bir yıl geldi. Senden bu yılda şeytandan ve dostlarından korunmayı, kötülüğü emreden nefsimize karşı yardımını ve bizi sana yaklaştıran işlerle meşgul olmayı istiyoruz. Ey Kerîm, ey Celâl ve İkram sahibi Allah'ım!)
 
 Aşure Günü Duası: Aşure Günü'nde okunması tavsiye edilen dualar şunlardır:
 
 "Sübhânallâhi mil'e'l-mîzân ve muntehe'l-ilm ve muntehe'l-ğadab ve muntehe'r-rızâ ve zenete'l-arş"
 (Allah'ı, terazinin dolusu, ilmin nihayeti, gazabın sonu, rızanın sonu ve Arş'ın ağırlığı kadar tesbih ederim.)
 
 "Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, ve bârik lenâ fî saâti hâzihi's-sâati ve ecdâdihî"
 (Ey Allah'ım! Muhammed'e ve onun ailesine salat eyle, bu saatin ve onun atalarının bereketini bize ver.)
 
 Muharrem Ayının 1-10 Günleri Arası Okunacak Zikir: Bu günlerde 100 kere "SübhanALLAHi'l-ebediyyi'l-evvel" zikri okunabilir.
 
 Muharrem Ayında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
 
 1. Haram Aylara Hürmet: Muharrem ayı haram aylardan biridir. Bu ayda günah işlemekten özellikle kaçınmalı, haramlardan uzak durmalı ve Allah'ın yasaklarına hürmet etmeliyiz.
 
 2. Mâtem ve Yersiz Üzüntülerden Kaçınmak: Muharrem ayı, özellikle Aşure Günü, Hz. Hüseyin (ra)'in Kerbelâ'da şehit edilmesi nedeniyle bazı çevrelerde yas ve mâtem günü olarak kabul edilmektedir. Ancak, Ehl-i Sünnet âlimleri, bu günü yas ve mâtem günü olarak değil, oruç, ibadet ve hayır hasenatla geçirilmesi gereken bir gün olarak görmektedir.
 
 3. Peygamber Efendimiz'in (sav) Sünnetine Uymak: Muharrem ayında yapılacak ibadetlerde Peygamber Efendimiz'in (sav) sünnetine uygun hareket etmeli, sonradan uydurulan bid'atlerden kaçınmalıyız.
 
 4. Aile Bağlarını Güçlendirmek: Muharrem ayı, özellikle Aşure Günü'nde aile fertleri bir araya gelir, aşure pişirilir ve birlikte yenir. Bu, aile bağlarını güçlendiren güzel bir gelenektir.
 
 5. Tövbe ve Pişmanlık: Yeni bir yıla girerken, geçmiş yılın muhasebesini yapmalı, hatalardan tövbe etmeli ve gelecek yıl için daha iyi bir Müslüman olma hedefi belirlemeliyiz.
 
 Muharrem Ayı ve Aşure Günü İle İlgili Rivayetler
 
 Muharrem ayı, özellikle Aşure Günü, hakkında birçok rivayet bulunmaktadır:
 
 Peygamber Efendimiz (sav) Medine'ye hicret ettiğinde, Yahudilerin Aşure Günü'nde oruç tuttuklarını görmüş ve onlara bu uygulamanın sebebini sormuştur. Onlar da bu günün Hz. Musa (as)'ın kurtuluş günü olduğunu söyleyince, Resulullah (sav) "Biz Musa'ya sizden daha yakınız" buyurarak o gün oruç tutmuş ve Müslümanlara da tutmalarını tavsiye etmiştir. (Buhari, Müslim).
 
 Hz. Nuh (as)'un gemisinin Aşure Günü'nde Cudi Dağı'na oturduğu ve Hz. Nuh (as)'un bu günde şükür orucu tuttuğu rivayet edilir.
 
 Hz. Âdem (as)'in tövbesinin Aşure Günü'nde kabul edildiği ve bu günün kurtuluş ve af günü olduğu belirtilir.
 
 Muharrem Ayında Hicri Yılbaşı
 
 Hicri yılbaşı, Muharrem ayının ilk günüdür. Hz. Ömer (ra) döneminde, hicri takvimin başlangıcı olarak Peygamber Efendimiz'in (sav) Medine'ye hicreti esas alınmış ve takvim Muharrem ayından başlatılmıştır. Bu nedenle Muharrem ayı, Müslümanlar için yeni bir yılın başlangıcıdır.
 
 Hicri yılbaşında, geçmiş yılın muhasebesi yapılmalı, gelecek yıl için hedefler belirlenmeli ve Allah'tan hidayet dilenmelidir. Yeni yıla manevi olarak arınmış, tövbe etmiş ve Allah'a daha yakın olarak girmeye çalışılmalıdır.
 
 2025-2026 Hicri Yılı Muharrem Ayı Takvimi
 
 1447 Hicri yılı Muharrem ayı, Miladi takvime göre şu tarihlere denk gelmektedir:
 
 Muharrem ayının başlangıcı (Hicri Yılbaşı): 26 Haziran 2025 (Perşembe)
 
 Aşure Günü (10 Muharrem): 5 Temmuz 2025 (Cumartesi)
 
 Muharrem ayının sonu: 25 Temmuz 2025 (Cuma)
 
 Sonuç
 
 Muharrem ayı, Müslümanlar için büyük bir manevi fırsat ve bereketli bir zaman dilimidir. Bu ayı, oruç, namaz, zikir, tövbe ve hayır hasenat gibi ibadetlerle dolu dolu geçirmeliyiz. Özellikle Aşure Günü'nü oruç ve ibadetle geçirmeye gayret etmeli, bu günün feyz ve bereketinden en güzel şekilde istifade etmeliyiz.
 
 Muharrem ayı, aynı zamanda haram aylardan biri olduğu için, bu ayda günah işlemekten özellikle kaçınmalı, Allah'ın yasaklarına daha fazla riayet etmeliyiz. Yeni bir yıla girerken, geçmişin muhasebesini yapmalı, gelecek için daha iyi bir kul olma hedefi belirlemeli ve Allah'tan hidayet dilemeliyiz.
 
 Bu mübarek ayın, tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını, oruçlarının ve ibadetlerinin kabul olmasını, Aşure Günü'nün feyz ve bereketinden en güzel şekilde istifade edenlerden olmamızı dileriz. Hicri yılınız mübarek olsun, Allah hayırlı ömürler nasip etsin.
 
 Kaynaklar
 
 Kur'an-ı Kerim (Tevbe Suresi 36. Ayet, Kadir Suresi)
 
 Buhari Hadis Külliyatı
 
 Müslim Hadis Külliyatı
 
 Tirmizî Hadis Külliyatı
 
 İbn Mâce Hadis Külliyatı
 
 Ebu Davud Hadis Külliyatı
 
 Ahmed b. Hanbel, Müsned
 
 Taberânî, Mu'cemü'l-Kebîr
 
 Riyâzü's-Sâlihîn
 
 İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn (Gazzâlî)
 
 Diyanet İşleri Başkanlığı, Aylar ve Günler Takvimi
 
 Fethu'l-Bârî (İbn Hacer el-Askalânî)
#2
Dini Genel Bilgiler / Ramazan Ayı Hakkında Bilgiler
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 03:04 ÖÖ
Ramazan Ayı: Rahmet, Mağfiret ve Kurtuluş Ayı
 
 Ramazan-ı Şerif, İslam âleminin en kutsal ve en faziletli ayıdır. Hicri takvimin dokuzuncu ayı olan Ramazan, Kur'an-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı aydır ve bu özelliğiyle diğer tüm aylardan üstün kılınmıştır. Müslümanlar için bir arınma, tövbe, sabır ve şükür mevsimi olan bu mübarek ay, aynı zamanda ümmetin birlik ve beraberlik duygusunu en yoğun şekilde hissettiği zaman dilimidir.
 
 Ramazan Ayının Fazileti ve Önemi
 
 Ramazan ayının fazileti, Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresi 185. ayette şöyle beyan edilmiştir: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır." Bu ay, diğer aylardan farklı olarak oruç ibadetiyle mücehhez kılınmış ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'ni bağrında barındırmaktadır.
 
 Peygamber Efendimiz (sav) Ramazan ayının fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: "Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur." (Buhari, Müslim). Bu hadis-i şerif, Ramazan'ın manevi atmosferini ve Müslümanlar için ne büyük bir fırsat olduğunu en güzel şekilde anlatmaktadır.
 
 Oruç İbadeti ve Hikmetleri
 
 Ramazan ayının temel ibadeti olan oruç, İslam'ın beş temel şartından biridir ve hicri 2. yılında farz kılınmıştır. Oruç, imsak vaktinden güneş batana kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilir.
 
 Orucun sayısız hikmeti ve faydası vardır:
 
 1. Takva Bilinci: Bakara Suresi 183. ayette "Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz (takva sahibi olursunuz)" buyrulmaktadır. Oruç, kişinin Allah'a olan bağlılığını ve O'nun emirlerine itaatini artırır.
 
 2. Nefis Terbiyesi: Oruç, kişinin nefsini terbiye etmesine, sabır ve irade gücünü geliştirmesine vesile olur.
 
 3. Merhamet Duygusu: Açlık ve susuzluğu bizzat deneyimleyen mümin, ihtiyaç sahiplerinin halini daha iyi anlar ve merhamet duygusu gelişir.
 
 4. Sağlık Faydaları: Orucun beden sağlığına sayısız faydası vardır. Sindirim sistemi dinlenir, vücut toksinlerden arınır ve metabolizma düzenlenir.
 
 Ramazan Ayında Yapılabilecek İbadetler
 
 Ramazan ayı, ibadetlerin kat kat fazlasıyla sevap kazandığı bir aydır. Bu ayda yapılabilecek başlıca ibadetler şunlardır:
 
 1. Teravih Namazı: Ramazan ayına mahsus olan teravih namazı, Peygamber Efendimiz'in (sav) sünneti olup cemaatle kılınması müekked sünnettir. 20 rekat olarak kılınan bu namaz, Ramazan gecelerine ayrı bir manevi tat katar.
 
 2. Kur'an-ı Kerim Okumak ve Hatim İndirmek: Ramazan ayı, Kur'an ayıdır. Bu ayda Kur'an-ı Kerim'in tamamını okumak veya hatim indirmek büyük sevaptır. Cebrail (as) her Ramazan ayında Peygamber Efendimiz (sav) ile Kur'an'ı mukabele ederdi.
 
 3. Zekât ve Fitre Vermek: Ramazan ayı, zekât ve fitre ibadetinin yoğun olarak yerine getirildiği bir dönemdir. Zekât, İslam'ın beş şartından biri olup malın belirli bir oranının ihtiyaç sahiplerine verilmesidir. Fitre ise Ramazan ayı sonunda verilen bir sadakadır.
 
 4. İtikâf: Ramazan ayının son on gününde mescitte ibadetle meşgul olarak yapılan itikâf, Peygamber Efendimiz'in (sav) sünneti olup kişinin kendini tamamen Allah'a adamasıdır.
 
 5. Sadaka ve Hayır İşleri: Ramazan ayında sadaka ve hayır işlerine ağırlık verilmelidir. İftar sofraları kurmak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, yetimleri sevindirmek bu ayda daha da faziletlidir.
 
 Kadir Gecesi ve Önemi
 
 Ramazan ayının son on günü içerisinde gizlenmiş olan Kadir Gecesi, "Bin aydan daha hayırlı" (Kadir Suresi, 3) olarak nitelendirilmiştir. Bu gece, Kur'an-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı gecedir.
 
 Peygamber Efendimiz (sav) Kadir Gecesi hakkında şöyle buyurmuştur: "Kim Kadir Gecesi'ni iman ederek ve sevabını Allah'tan umarak ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhari, Müslim). Kadir Gecesi'ni ibadetle geçirmek, dua etmek ve tövbe etmek büyük bir fırsattır.
 
 Kadir Gecesi'nde Okunacak Dua: Hz. Aişe (ra) Peygamber Efendimiz'e (sav) "Kadir Gecesi'nde ne dua edeyim?" diye sormuş, Resulullah (sav) şu duayı okumasını tavsiye etmiştir:
 
 "Allâhümme inneke afüvvün kerîmün, tühıbbü'l-afve fa'fu annî"
 *(Ey Allah'ım! Sen affedicisin, keremsin, affı seversin, beni de affet.)*
 
 Ramazan Ayının Son On Günü ve İtikâf
 
 Ramazan ayının son on günü, ibadetlerin en yoğun şekilde yapıldığı zaman dilimidir. Peygamber Efendimiz (sav) Ramazan'ın son on gününde ibadetini artırır, ailesini uyandırır ve mescitte itikâfa girerdi.
 
 İtikâf, kişinin kendini tamamen Allah'a adaması, dünyevi işlerden uzaklaşması ve ibadetle meşgul olmasıdır. İtikâfa giren kişi, mescitte kalır, namaz kılar, Kur'an okur, zikir ve dua ile vaktini geçirir.
 
 Ramazan Ayının Günlük İbadet ve Zikirleri
 
 Ramazan ayında her gün yapılabilecek ibadet ve zikirler şunlardır:
 
 1. Sahur Duası: Sahur vaktinde niyet ederken şu dua okunabilir:
 "Nevetü en esûme gadeten li-vechillâhi min şehri Ramazân"
 *(Niyet ettim, bugün Ramazan ayına ait orucu Allah rızası için tutmaya.)*
 
 2. İftar Duası: Peygamber Efendimiz (sav) iftarını açarken şu duayı okurdu:
 "Allâhümme inne lî ene ve inne lî ileyke eştâ'"
 *(Ey Allah'ım! Ben senden başka ilah yoktur. Sana yöneldim.)*
 
 Diğer bir iftar duası ise:
 "Allâhümme leke saumtu ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü"
 *(Ey Allah'ım! Senin rızan için oruç tuttum, sana iman ettim, sana tevekkül ettim ve senin rızkınla orucumu açtım.)*
 
 3. Günlük Zikirler:
 - 100 kere "SübhanALLAHi ve bihamdihi" (Allah'ı hamd ile tesbih ederim)
 - 100 kere "Estağfirullahe ve etûbü ileyh" (Allah'tan af diler ve O'na tövbe ederim)
 - 100 kere "La ilahe illALLAHu vahdehu la şerike leh" (Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir ve ortağı yoktur)
 
 4. Oruç Tutanlara Yemek Vermenin Fazileti: Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim oruçlu bir kimseye iftar ettirirse, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksilmediği halde onun sevabı kadar sevap alır." (Tirmizî, İbn Mâce).
 
 Mukabele ve Teravih Namazının Önemi
 
 Mukabele, Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'i baştan sona okumak veya dinlemektir. Bu, Peygamber Efendimiz'in (sav) Cebrail (as) ile yaptığı sünnettir. Mukabele, Ramazan ayının manevi iklimini daha derinden yaşamaya vesile olur.
 
 Teravih Namazı ise Ramazan gecelerinin vazgeçilmezidir. Cemaatle kılınan teravih namazı, Müslümanların birlik ve beraberlik duygusunu pekiştirir. 20 rekat olarak kılınan bu namaz, her iki rekatta bir selam verilerek kılınır.
 
 Ramazan Ayında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
 
 1. Dili Muhafaza Etmek: Ramazan ayında oruç sadece yeme-içmeden değil, dedikodu, gıybet, yalan, iftira ve boş sözlerden de uzak durmayı gerektirir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı terk etmezse, Allah'ın onun yemesini içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur." (Buhari).
 
 2. Gözü ve Kulağı Muhafaza Etmek: Haram olan şeylere bakmaktan ve haram olan şeyleri dinlemekten kaçınmak gerekir.
 
 3. Sabır ve Hoşgörü: Oruç, sabır ayıdır. Bu ayda daha sabırlı, hoşgörülü ve merhametli olunmalıdır.
 
 4. Vakitleri İyi Değerlendirmek: Ramazan ayının her anı kıymetlidir. Gündüzleri oruçla, geceleri ise ibadetle geçirilmelidir.
 
 5. Aile Bağlarını Güçlendirmek: Ramazan ayı, aile bireylerinin bir araya geldiği, iftar ve sahur sofralarının paylaşıldığı, akrabalık bağlarının güçlendirildiği bir dönemdir.
 
 Ramazan Ayının Sonu ve Bayram
 
 Ramazan ayının sonuna gelindiğinde, Müslümanlar bu ayın manevi atmosferinden ayrılmanın hüznünü yaşarken bir yandan da Ramazan Bayramı'nın sevincini yaşarlar. Ramazan Bayramı, oruç ibadetinin tamamlanmasının sevinci ve Müslümanların birbirleriyle kucaklaştığı, sevinç ve neşeyi paylaştığı özel bir gündür.
 
 Bayram namazı, cemaatle kılınır ve bayram boyunca Müslümanlar birbirlerini ziyaret eder, hediyeleşir ve ihtiyaç sahiplerini sevindirir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Bayram günleri, Allah'ın Müslümanlara verdiği birer hediyedir." (Taberânî).
 
 2025 Yılı Ramazan Ayı Takvimi
 
 2025 yılı Ramazan ayı, 1 Mart 2025 Cumartesi günü başlayacak ve 29 Mart 2025 Cumartesi günü sona erecektir. Önemli gün ve geceler şu şekildedir:
 
 - Ramazan ayının başlangıcı: 1 Mart 2025 (Cumartesi)
 - Kadir Gecesi: 26 Mart 2025 (Çarşamba'yı Perşembe'ye bağlayan gece)
 - Ramazan Bayramı Arifesi: 29 Mart 2025 (Cumartesi)
 - Ramazan Bayramı: 30 Mart 2025 (Pazar) - 1 Nisan 2025 (Salı)
 
 Sonuç
 
 Ramazan ayı, Müslümanlar için eşsiz bir manevi fırsattır. Bu ayı, oruç, namaz, Kur'an, zikir, tövbe ve hayır hasenat gibi ibadetlerle dolu dolu geçirmeliyiz. Ramazan, kişinin kendini muhasebe etmesi, günahlarından arınması ve Rabbine daha da yaklaşması için verilmiş büyük bir nimettir. Bu mübarek ayın, tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını, oruçlarının kabul olmasını ve Ramazan-ı Şerif'e sağlık, huzur ve afiyetle ulaşanlardan olmamızı dileriz. Ramazan'ı dolu dolu yaşayalım, manevi ikliminden en güzel şekilde istifade edelim ve hayatımızın her alanına Ramazan ruhunu yansıtmaya gayret edelim.
 
 Kaynaklar
 
 - Kur'an-ı Kerim (Bakara Suresi, Kadir Suresi)
 - Buhari Hadis Külliyatı
 - Müslim Hadis Külliyatı
 - Tirmizî Hadis Külliyatı
 - İbn Mâce Hadis Külliyatı
 - Ebu Davud Hadis Külliyatı
 - Nesâî Hadis Külliyatı
 - Taberânî Hadis Külliyatı
 - Riyâzü's-Sâlihîn
 - İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn
 - Diyanet İşleri Başkanlığı, Ramazan Ayı İbadet Takvimi
 - Fethu'l-Bârî (İbn Hacer el-Askalânî)
#3
Dini Genel Bilgiler / Receb Ayı Hakkında Bilgiler
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 03:00 ÖÖ
Recep Ayı: Üç Ayların Kapısı, Rahmet ve Mağfiret Mevsimi
 
 Hicri takvimin yedinci ayı olan Recep, İslam âleminde büyük bir öneme sahiptir. "Üç aylar" olarak bilinen manevi iklimin ilk durağıdır. Bu ay, kendisini takip eden Şaban ve Ramazan aylarıyla birlikte Müslümanlar için bir arınma, tövbe ve yüce Allah'a yaklaşma vesilesidir. Recep ayı, savaşın yasak olduğu haram aylardan biri olması hasebiyle de ayrıca saygıya layık görülmüştür.
 
 Recep Ayının Fazileti ve Önemi
 
 Recep ayının fazileti, Kur'an-ı Kerim'de "haram aylar" olarak zikredilmesinden ve Peygamber Efendimiz'in (sav) bu aya özel bir önem atfetmesinden gelmektedir. Resulullah (sav), Recep ayı girdiğinde şu meşhur duasını okurdu:
 
 "Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa'bân ve belliğnâ Ramazân" (Ey Allah'ım! Receb ve Şaban'ı bizler için mübarek eyle ve bizi Ramazan'a ulaştır).
 
 Bu dua, Müslümanların bu aylara verdiği önemi ve Ramazan ayına ulaşma isteğini en güzel şekilde özetlemektedir. İslam alimleri, Recep ayının bir hazırlık ayı olduğunu, manevi olarak Ramazan'a hazırlanmak için bir fırsat sunduğunu belirtmişlerdir.
 
 Recep Ayı ile İlgili Hadisler ve Dikkat Edilmesi Gerekenler
 
 Recep ayının faziletiyle ilgili pek çok rivayet bulunmakla birlikte, hadis âlimleri bu konuda ihtiyatlı olunması gerektiğini vurgulamıştır. Özellikle Recep ayına özel ibadetler ve bu ayda kılınması tavsiye edilen belirli namazlarla ilgili birçok rivayetin uydurma olduğu tespit edilmiştir.
 
 İbn Hacer el-Askalânî gibi büyük hadis alimleri, Recep ayının fazileti hakkında sahih hiçbir rivayetin bulunmadığını, bu konudaki rivayetlerin çoğunun zayıf hatta uydurma olduğunu belirtmiştir. Reğaip Gecesi ile ilgili özel ibadetlerin ve bu geceye has namazların da sahih kaynaklarda yeri olmadığı, bu uygulamanın sonradan ortaya çıktığı ifade edilmektedir.
 
 Bu noktada, Recep ayının genel faziletine inanmakla birlikte, bu aya özel olarak uydurulmuş hadislere ve ibadetlere karşı dikkatli olunmalıdır. İslam'da ibadetlerin temeli vahiydir; bu nedenle sadece bu aya mahsus olduğu iddia edilen özel namazlar veya dualar konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir.
 
 Recep Ayında Yapılabilecek İbadetler
 
 Recep ayı, genel olarak nafile ibadetlerin arttırılması için güzel bir fırsattır. Bu ayda yapılabilecek başlıca ibadetler şunlardır:
 
 1. Oruç Tutmak: Recep ayında oruç tutmak, özellikle de ilk gün, orta gün ve son gün oruç tutmak tavsiye edilmiştir. Resulullah (sav) bu şekilde oruç tutana, ayın tamamını tutmuş gibi sevap verileceğini müjdelemiştir. Ayrıca her kameri ayın 13, 14 ve 15. günlerinde (Eyyâm-ı Bîyd - Aydınlık Günler) oruç tutmak sünnettir. Recep ayının ilk Perşembe günü (Reğaip Kandili'nin gündüzü) ve 15. gecesi de oruç tutmak için faziletli vakitlerdendir.
 
 2. Namaz Kılmak: Recep ayında, beş vakit namazın yanı sıra gece namazı (teheccüt) ve diğer nafile namazlara ağırlık verilmelidir. 30 rekatlık Recep ayı namazı şeklinde bilinen uygulama, bu ayın ilk 10 gününde 10 rekat, ikinci 10 gününde 10 rekat ve son 10 gününde 10 rekat olmak üzere kılınabilir. Bu namazın, ayın tamamına yayılan bir hacet namazı olduğu belirtilmiştir.
 
 3. Tövbe ve İstiğfar: Recep ayı, günahlardan arınmak ve tövbe etmek için en uygun zamanlardan biridir. Bu ayda bolca "Estağfirullah" demeli ve yüce Allah'tan af dilemeliyiz.
 
 4. Dua ve Zikir: Recep ayının her gününde, özellikle de ilk on gününde "Sübhânallâhil-Hayyi'l-Kayyûm" gibi zikirler ve Peygamber Efendimiz'in (sav) duası olan "Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa'bân ve belliğnâ Ramazân" duası sıkça okunmalıdır.
 
 5. Kur'an-ı Kerim Okumak: Ramazan ayına hazırlık olarak, Recep ayında Kur'an-ı Kerim ile bağın güçlendirilmesi çok önemlidir. Belirlenen bir hedef doğrultusunda hatim indirilebilir veya anlamıyla birlikte sureler okunup tefekkür edilebilir.
 
 6. Hayır ve Sadaka: Manevi iklimin yoğun olduğu bu ayda ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, sadaka vermek ve hayır işlerinde bulunmak sevabı kat kat arttırır.
 
 Reğaip Kandili
 
 Recep ayının ilk Cuma gecesi, halk arasında Reğaip Kandili olarak bilinir. "Reğaib", bol bağış ve ihsan anlamına gelir. Bu gece, üç ayların başlangıcını müjdeleyen özel bir gecedir.
 
 Ancak, İslam âlimlerinin çoğunluğu, Reğaip Kandili'ne özel kılınan bir namazın ve bu geceye has ibadet şekillerinin bulunmadığını, bu uygulamaların sonradan ortaya çıktığını ifade etmişlerdir. Reğaip Kandili, sahih kaynaklarda yer almayan özel ibadetlerle değil; genel olarak dua, tövbe, istiğfar ve Kur'an okuma gibi ibadetlerle ihya edilmelidir. Önemli olan, bu geceyi fırsat bilerek Allah'a yönelmek ve af dilemektir.
 
 Anladım, eklediğiniz bu detaylı metni de ana makaleye **entegre ederek** ve yine **hiç link kullanmadan**, sadece **düz yazı** formatında, önemli yerleri belirttiğiniz **...** kodu içine alarak düzenliyorum. Kaynaklar kısmını da yine sadece isimlerle belirteceğim.
 
 İşte forumunuza ekleyebileceğiniz **tam ve genişletilmiş makale kodu**:
 
 ---
 
 Recep Ayı: Üç Ayların Kapısı, Rahmet ve Mağfiret Mevsimi
 
 Hicri takvimin yedinci ayı olan Recep, İslam âleminde büyük bir öneme sahiptir. "Üç aylar" olarak bilinen manevi iklimin ilk durağıdır. Bu ay, kendisini takip eden Şaban ve Ramazan aylarıyla birlikte Müslümanlar için bir arınma, tövbe ve yüce Allah'a yaklaşma vesilesidir. Recep ayı, savaşın yasak olduğu haram aylardan biri olması hasebiyle de ayrıca saygıya layık görülmüştür.
 
 Recep Ayının Fazileti ve Önemi
 
 Recep ayının fazileti, Kur'an-ı Kerim'de "haram aylar" olarak zikredilmesinden ve Peygamber Efendimiz'in (sav) bu aya özel bir önem atfetmesinden gelmektedir. Resulullah (sav), Recep ayı girdiğinde şu meşhur duasını okurdu:
 
 "Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa'bân ve belliğnâ Ramazân" (Ey Allah'ım! Receb ve Şaban'ı bizler için mübarek eyle ve bizi Ramazan'a ulaştır).
 
 Bu dua, Müslümanların bu aylara verdiği önemi ve Ramazan ayına ulaşma isteğini en güzel şekilde özetlemektedir. İslam alimleri, Recep ayının bir hazırlık ayı olduğunu, manevi olarak Ramazan'a hazırlanmak için bir fırsat sunduğunu belirtmişlerdir.
 
 Recep Ayı ile İlgili Hadisler ve Dikkat Edilmesi Gerekenler
 
 Recep ayının faziletiyle ilgili pek çok rivayet bulunmakla birlikte, hadis âlimleri bu konuda ihtiyatlı olunması gerektiğini vurgulamıştır. Özellikle Recep ayına özel ibadetler ve bu ayda kılınması tavsiye edilen belirli namazlarla ilgili birçok rivayetin uydurma olduğu tespit edilmiştir.
 
 İbn Hacer el-Askalânî gibi büyük hadis alimleri, Recep ayının fazileti hakkında sahih hiçbir rivayetin bulunmadığını, bu konudaki rivayetlerin çoğunun zayıf hatta uydurma olduğunu belirtmiştir. Reğaip Gecesi ile ilgili özel ibadetlerin ve bu geceye has namazların da sahih kaynaklarda yeri olmadığı, bu uygulamanın sonradan ortaya çıktığı ifade edilmektedir.
 
 Bu noktada, Recep ayının genel faziletine inanmakla birlikte, bu aya özel olarak uydurulmuş hadislere ve ibadetlere karşı dikkatli olunmalıdır. İslam'da ibadetlerin temeli vahiydir; bu nedenle sadece bu aya mahsus olduğu iddia edilen özel namazlar veya dualar konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir.
 
 Recep Ayı Oruç, Namaz ve İbadetleri
 
 Recep ayı, nafile ibadetlerin en yoğun şekilde değerlendirilmesi gereken bir zaman dilimidir. Bu ayda yapılan ibadetlerin faziletine dair rivayetler şu şekildedir:
 
 Oruç İbadeti: Her kim haram aydan Perşembe, Cuma ve Cumartesi olmak üzere üç gün oruçlu olursa, kendisine tuttuğu her gün için iki sene, başka bir rivayete göre ise yedi yüz veya dokuz yüz sene ibadet sevabı yazılır. Receb ayından bir gün oruç tutup, bir gece dahi ibadette bulunan herhangi bir Müslümana mutlaka Allahu Teala bir senenin tüm günlerini oruç, tüm gecelerini ihya sevabı yazar. Receb istiğfar, şaban namaz, ramazan ise Kur'an ayıdır. Receb ayının ilk gününü, ortasındaki günü ve son gününü oruçlu geçirmek tamamını tutmuş gibi sevaptır.
 
 Recep Ayının İlk Gece ve Gündüz İbadetleri
 
 Receb ayının ilk gecesini ibadetle geçiren sabaha bağışlanmış olarak çıkar. Kalplerin öldüğü günde recebin ilk gecesini ihya edenin kalbi ölmez. Allahu Teala onun üzerine başının tepesinden hayırları yağdırır, anasının kendisini doğurduğu gibi günahlardan çıkar ve günahkarlardan cehennemi hak etmiş yetmişbin kişiye şefaatçi kılınır. Recebin ilk gününün orucu üç senenin günahlarına, ikinci günü iki senenin günahlarına, üçüncü günü bir senenin günahlarına kefarettir. Sonraki her gün bir aylık bağışlamadır. Recebi ilk gününü oruçlu geçiren kimseden cehennem gökle yer arası kadar uzaklaşır.
 
 Namazı: Her kim ilk gecesinde akşamı kıldıktan sonra; 1 fatiha, 1 ihlas ile 20 rekat namaz kılar ve 2 rekatta selam verirse onun sevabı Allahu Teala onu, canı, malı, ailesi şekilde sıratı şimşek gibi geçer.
 
 Recep Ayının İlk Perşembesi
 
 Recebin ilk perşembesini oruçla geçireni cennete sokmak Allahu Teala üzerine bir hak olur. Her kim ilk perşembesini oruçla geçirir, sonra Cuma gecesi olan o gece akşamla yatsı arası 12 rekat kılar, her rekatta 1 fatiha, 3 Kadir süresi, 12 kerede ihlas süresi (her rekatta bu sürelerin hepsi okunacak) okuyup 2 rekatta bir selam verip namazı bitince oturduğu yerde 70 kere "ALLAHümme salli ala muhammedinnebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sellim" okur. Sonra secdeye kapanır 70 kere " Sübbühun guddusün rabbül melaiketi verruh" der. Secdeden başını kaldırıp oturduğu yerde 70 kere " Rabbiğfir verham vetecavez amma ta'lemü feinneke entel azizül a'zam" okur. Sonra tekrar secdeye kapanıp 70 kere birinci secdede söylediğini okursa bittiğinde Allahu Teala'dan muradını isterse dileği muhakkak yerine getirilir. Denizlerin köpükleri, kum taneleri, dağların ağırlığı, yağmurların damlaları, ve ağaçların yaprakları kadar fazla olsa da onun bütün günahlarını mağfiret eder. Bu kişi hane halkından 700 kişi hakkında kıyamet günü şefaatçi kılınır. Recebin ilk Cuma gecesinin namazından gafil olmayın. O gecede namaz kılana Allahu Teala ve melekleri gelecek seneye kadar salatta bulunurlar. Allahu Teala kime salatta bulunursa o kişi dünyadan ancak imanla çıkar.
 
 Recep Ayının İlk Cuması (Reğaib Gecesi)
 
 Receb ayının ilk cumasından gafil olmayın. O gecenin üçte biri geçince göklerde ve yerde bir melek bile kalmayıp hepsi Kâbe ve civarında toplanırlar. O anda Allah onlara bir tecelli ile "Ey meleklerim! Benden dilediğinizi isteyin." Der. Onlarda "Senden dilediğimiz receb orucunu tutanları bağışlamandır" derler. Allahu Teala "Mutlaka bunu yaptım" der. Recebin ilk cuması öğle ile ikindi arası 4 rekat namaz vardır. Her rekatta 1 fatiha, 7 ayetel kürsi, 5 felak, 5 nas, 5 ihlas okunur. Selam verince "La havle vela guvvete illa billahil aliyyil azimil kebiril müteali." Zikri okunur. Sonunda "estağfirullahe ve etübü ileyhi" diye 10 kere tevbe edilir.
 
 Recep Ayının 13, 14, 15. Gününün Oruçları
 
 Receb ayının onüçüncü gününün orucu 3bin sene, ondördüncü gününün orucu 10bin, onbeşinci gününün orucu 13bin seneye denktir.
 
 Recep Ayının 15. Gecesi
 
 Her kim recebin yarı günü namusunu koruyarak ve malından tasadduk da bulunarak, oruçlu ve zikir üzere geçirirse onun için cennetten başka bir karşılık yoktur. Her kim recebin yarı gecesinde (15. gecesi) 14 rekat namaz kılar, her rekatta 1 fatiha, 20 ihlas, 3 felak, 3 nas sürelerini okur; namaz bitince 10 kere salat, 30'ar kerede "SübhanALLAH, Elhamdülillah, ALLAHu Ekber, La ilahe illALLAH" derse Allahu Teala ona sevaplarını yazmak, Firdevs Cennetinde kendisi için ağaçlar dikmek üzere bin melek yollar. O geceye kadar yaptığı bütün günahları siler, bir dahaki seneye kadar günah yazmaz, her okuduğu harfe karşılık cennette ona köşk bina eder, her rekata karşılık cennette ona şehir verir.
 
 Recep Ayının 27. Gecesi
 
 Recebte öyle bir gün var ki o günü oruçlu geçirip, gecesini, ibadetle kaim olan kişi zamandan yüz seneyi oruç, yüz seneyi de kıyamla (gece ibadeti) geçirmiş gibi olur ki; o gün recebin bitmesine 3 gün kalandır. Her kim recebin 27. günü oruç tutup o gün sadaka verirse Allahu Teala orucuna karşılık kişiye bin hasene, ikibin köle azadı yazar. Her kim 27. gecesi 12 rekat namaz kılar her rekatta 1 fatiha ve 1 tane Kur'an'dan bir süre okur her iki rekatta bir selam verir namazı o şekilde kılıp sonra 100 kere "SübhanALLAHi velhamdülillahi vela ilahe illALLAHu vALLAHu ekber" diyip 100 istiğfar, 100 defa salat okursa bu kişi herhangi istediği bir duada bulunursa sabaha da oruca niyet ederse bir günah için dua etmemişse bütün duaları kabul olur. Her kim 27. gecesi 2 rekat namaz kılıp her rekatta 1 fatiha, 20 ihlas okur, namazdan sonra 10 selavat getirirse kalblerin öldüğü günde onun kalbini diri tutar.
 
 Her 10 Günde 1 Kere Kılınan Namaz
 
 Bir imanlı kişi 1 ile 10'u, 10 ile 20 arasında, 20 ile 30 arasında 10'ar rekat olmak üzere ve her rekatta 1 fatiha 3 ihlas 3 kafirun sürelerini okursa mutlaka günahları silinir, ayın tamamını oruç tutmuş gibi olur, gelecek seneye kadar devamlı namaz kılanlardan sayılmış olur. Kendisi için her gün Bedir şehidlerinden bir şehid ameli yükseltilir.
 
 Recep Şerif Dua, Zikir ve Nafile İbadetler
 
 Üç aylar girince recebden başlayarak ramazan sonuna kadar şu dua okunmalıdır: "ALLAHümme barik lena fi recebe ve şa'bane ve belliğna ramazan."
 
 Her 10 gününün zikirleri 100 kere olmak üzere şöyledir: 1 ile 10 arası : Subhanel hayyil gayyum, 10 ile 20 arası : SubhanALLAHil ehadis samed, 20 ile 30 arası : SubhanALLAHi-r raufi. Recep ayında sabah akşam her gün 70 kere istiğfarda bulunmak gerekir. "ALLAHümmeğfirli verhamni ve tüb aleyye" istiğfarını çekmelidir. Her kim recep ayında 1 kere bile ihlas süresin okursa elli senelik günahı silinir. Bu ayda özellikle 27. günü sadaka vermelidir. Bin hasene ve ikibin köle azadı sevabı verilir. Her kim receb ayının başında, ortasında ve sonunda GUSL alırsa anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından çıkar. Bu ayda dili muhafaza etmeli dedikodu – gıybet etmemeli, sıla-i rahim yapmalı, hasta ziyareti yapmalı, yedirip içirmeli, fakir giydirmeli, yetime ikram etmeli ve Kur'an hatmi yapmalıdır.
 
 Recep Ayında Yapılabilecek Diğer İbadetler
 
 Recep ayı, genel olarak nafile ibadetlerin arttırılması için güzel bir fırsattır. Bu ayda yapılabilecek diğer ibadetler şunlardır:
 
 Namaz Kılmak: Recep ayında, beş vakit namazın yanı sıra gece namazı (teheccüt) ve diğer nafile namazlara ağırlık verilmelidir. 30 rekatlık Recep ayı namazı şeklinde bilinen uygulama, bu ayın ilk 10 gününde 10 rekat, ikinci 10 gününde 10 rekat ve son 10 gününde 10 rekat olmak üzere kılınabilir. Bu namazın, ayın tamamına yayılan bir hacet namazı olduğu belirtilmiştir.
 
 Tövbe ve İstiğfar: Recep ayı, günahlardan arınmak ve tövbe etmek için en uygun zamanlardan biridir. Bu ayda bolca "Estağfirullah" demeli ve yüce Allah'tan af dilemeliyiz.
 
 Kur'an-ı Kerim Okumak: Ramazan ayına hazırlık olarak, Recep ayında Kur'an-ı Kerim ile bağın güçlendirilmesi çok önemlidir. Belirlenen bir hedef doğrultusunda hatim indirilebilir veya anlamıyla birlikte sureler okunup tefekkür edilebilir.
 
 Hayır ve Sadaka: Manevi iklimin yoğun olduğu bu ayda ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, sadaka vermek ve hayır işlerinde bulunmak sevabı kat kat arttırır.
 
 2025 Yılı Üç Aylar ve Kandil Tarihleri
 
 Üç ayların başlangıcı ve bu dönemdeki kandil geceleri şu tarihlere denk gelmektedir:
 
 - Recep ayının başlangıcı: 1 Ocak 2025 (Çarşamba)
 - Regaib Kandili: 2 Ocak 2025 (Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gece)
 - Mirac Kandili: 27 Ocak 2025 (Pazartesi'yi Salı'ya bağlayan gece)
 - Şaban ayının başlangıcı: 31 Ocak 2025 (Cuma)
 - Berat Kandili: 13 Şubat 2025 (Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gece)
 - Ramazan ayının başlangıcı: 1 Mart 2025 (Cumartesi)
 - Kadir Gecesi: 26 Mart 2025 (Çarşamba'yı Perşembe'ye bağlayan gece)
 
 Sonuç
 
 Recep ayı, Müslümanlar için büyük bir manevi fırsattır. Bu ayı, Ramazan ayına hazırlık olarak görmeli, oruç, namaz, zikir, tövbe ve hayır hasenat gibi ibadetlerle değerlendirmeliyiz. Özel ibadetler konusunda sahih kaynaklara uymaya özen göstermeli, uydurma rivayetlere itibar etmemeliyiz. Unutmayalım ki, Allah katında en makbul ibadet, sahih sünnete uygun olarak ve samimiyetle yapılanıdır. Bu mübarek ayın, tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını ve Ramazan-ı Şerif'e sağlık, huzur ve afiyetle ulaşmamıza vesile kılmasını dileriz.
 
 
 Kaynaklar
 
 - Kur'an-ı Kerim (Tevbe Suresi 36. Ayet)
 - Buhari ve Müslim Hadis Külliyatları
 - İbn Hacer el-Askalânî, Tebyînü'l-Acûb
 - Nevevî, El-Ezkâr
 - Diyanet İşleri Başkanlığı, Üç Aylar ve Recep Ayı
 - Riyâzü's-Sâlihîn
 - Câmiü's-Sağîr
 - Kenzü'l-Ummâl
 - İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn
 - Tergîb ve Terhîb
 
 
 
 
 Kaynaklar
 
 - Kur'an-ı Kerim (Tevbe Suresi 36. Ayet)
 - Buhari ve Müslim Hadis Külliyatları
 - İbn Hacer el-Askalânî, "Tebyînü'l-Acûb"
 - Nevevî, "El-Ezkâr"
 - Diyanet İşleri Başkanlığı, "Üç Aylar ve Recep Ayı"
#4
Dini Genel Bilgiler / Şaban Ayı Hakkında Bilgiler
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:34 ÖÖ
Şaban Ayı Hakkında Bilgiler
 
 Kamerî ayların sekizincisi.
 
 Ayın hareketlerine göre hesaplanan Arabî ayların ilki Muharrem, sonuncusu da Zilhiccedir. Şaban, Receb ile Ramazan ayları arasında yer alır. Şaban ayının Araplar arasındaki eski adı Azil idi.
 Araplar, Şaban ayına "şehrullâh-i muazzam", "şehru'l-kerâme" ve "şehru'l-kasîr" de derler. Böyle demelerinin sebebi, bu ayda bostanlara çıkıp, beraberlerinde götürdükleri yemek ve diğer şeyler pişinceye kadar gezip eğlenmeyi âdet edinmeleriydi. Medineliler, bu ayın on beşinci gecesine "leyletü'l-helva" (helva gecesi) derler. Araplar, o gece evlerinde, durumlarına göre tatlılar pişirip yerler ve yedirirlerdi. Eskiden bizim toplumumuzda da, hemen her kandil gecesi bir helva gecesiydi. Fakir-zengin akrabaya, komşuya helva dağıtmak âdetti. Ülkemizin bazı yörelerinde bu âdetin günümüzde de devam ettiği görülmektedir.
 
 
 Şaban ayını önemli kılan özelliklerden biri, "şühûr-i selâse" denilen "üç aylar"ın ikincisi olmasıdır. Bilindiği gibi, üç ayların ilki Receb, üçüncüsü de Ramazandır. Şaban ayının önemli bir hususiyeti de, "Beraat gecesi"nin bu ayın on beşinci gecesine tesadüf etmesidir. Beraat gecesi, meleklerin inmesi, duaların kabul olunması, duaların geri çevrilmemesi gibi birçok fazilete sahip olduğu için, bulunduğu ayı da değerli kılmıştır (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, III, 302).
 
 İbn Mâce, Şaban ayı ve özellikle Beraat gecesi hakkında rivayet edilen şu iki hadisi kaydeder:
 
 "Şaban ayının yarısı (Beraat gecesi) gelince; gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Şüphesiz ki Allah, o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim! Rızık isteyen yok mu? Rızık vereyim! Şifa dileyen yok mu? Şifa vereyim!" (Sünen, İkâmetü's-Salât, 191).
 
 "Allah Teâlâ, Şabanın on besinci gecesi (Beraat gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asî olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar" (Sünen, İkâmetü's-Salât, 191)
 
 Peygamber Efendimiz, bu ayda mümkün olduğu kadar oruç tutardı. Hz. Âişe, O'nun bu davranışını şu sözleriyle ifade eder: "Rasûlüllah'ın (s.a.s) Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim" (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IV, 295).
 
 Şaban ayı, İslam tarihinde bazı önemli olayların gerçekleşmesi açısından da önemlidir. Bunlar arasında, hicretin ikinci yılına rastlayanŞaban ayı ortalarında nâzil olan âyetle kıblenin Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Haram'a çevrilmesi ve diğer bir âyetle de Ramazan orucunun farz kılınması sayılabilir.
 
 İlâhî feyz ve bereketin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek ay, mü'minler için en kârlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban'ın değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara göre (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla oluşudur.(1)
 
 Diğer vakitlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur'ân harfi için üç yüz cennet meyvesi vardır.
 
 Yine bu ihsan ve bağış ayı olan günlerde amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.
 
 Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.
 
     "Şaban benim ayımdır."
 
     "Şaban günahları temizleyendir"(2)
 
 buyurarak kadrini yüceltirdi.
 
 Receb ayı geldiği zaman da şöyle buyururdu:
 
     "Allah'ım, Receb ve Şaban (ayını) bize mübarek ve bereketli kıl."(3)
 
 Böylece dua ve niyazlarında bu ayların kudsiyetini dile getirmişlerdir.
 
 Peygamberimiz (asm) in Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur'ân ayı olan Ramazan'dan dolayı idi. Hz. Enes'in rivayetine göre, Peygamberimiz'den sual ederler:
 
     "Ya Resulallah, Ramazan'dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?"
     Bu soruya Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
     "Ramazan'ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban' da tutulan oruçtur." cevabını verirler.(4)
 
 Basta Hz. Âişe (ra) Validemiz olmak üzere sahabilerin beyanına göre Peygamberimiz (asm) bazan Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi. Zaten diğer günler, bilhassa pazartesi ve perşembe günleri de oruçlu bulunan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam maddî ve manevî pekçok hikmetinden dolayı oruç ibadetini sıkça yapardı. Bu hususta Hz. Âişe (ra)'nin şöyle bir rivayeti vardır:
 
     "Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam bazı aylarda çok oruç tutardı. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç iftar etmedi sanırdık. Bazı aylarda da çok iftar ederdi. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç oruç tutmadı derdik. Resulullahın Aleyhissalâtü Vesselam Ramazan'dan başka bir ayın orucunu tamamladığını görmedim. Şaban'daki kadar, kendisinde, çok oruçlu olduğu bir ay da görmedim"(5)
 
 Hz. Âişe (ra) başka bir rivayetinde bu konuda şunları söyler:
 
 "Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu:
 
     "Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir."(6)
 
 Yine Hz. Âişe (ra), İbni Mâce'de geçen başka bir rivayetinde de,
 
     "O (Resul-i Ekrem) Şaban ayının tamamını oruçla geçirerek nihayet Şâban'ı Ramazan'la birleştirirdi."(7)
 
 diyerek Peygamberimiz (asm)'in bu ayda daha çok oruç tuttuğunu ifade etmektedir.
 
 Bu iki rivayetten hadis âlimleri, Peygamberimiz (asm)'in bazı seneler Şâban'ın tamamını, bazı zamanlarda da çok günlerini oruçlu geçirdiği kanaatine varmışlardır. Zaten hadiste geçen "tamamı" mânâsına gelen "küll" kelimesi Arapça'da çoğunluk mânâsında kullanılırdı.
 
 Bir kimse bir ayın çok günlerini oruçlu geçirirse, tamamını oruçlu geçirdiği ifadesi yer alırdı. Her iki rivayetten Şaban ayının tamamını oruçlu geçirmenin veya bir kısmında oruç tutmanın caiz olacağı hükmü çıkarılmaktadır.
 
 Şaban ayında oruç, namaz, sadaka gibi ibadetlerin ve diğer imâni ve İslâmî hizmetlerin fazla yapılmasının bir hikmeti de, devamında gelecek olan Ramazan ayı için zihnen, bedenen ve ruhen bir hazırlık ve alışkanlığa sebep olmasıdır. Çünkü bazı insanlar, "Nasıl olsa, Ramazan gelince daha çok ibadet ederiz." diye gaflet ve tembelliğe kapılabilirler. İşte Şâban'da yapılan ibadetler bu perdeyi yırtmaktadır.
 
 Bu hususa Peygamberimiz (asm), Hz. Üsame bin Zeyd'in suâli üzerine işaret etmektedir. Hz. Üsame sorar:
 
     "Yâ Resulallah, Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmedim."
 
     Bunun üzerine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyururlar:
 
     "Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim."(8)
 
 Bu mübarek günleri değerlendirerek gün ve gecelerimizi manevî yönden daha çok bereketli kılarsak, bu ayın feyzinden daha fazla istifade etmiş oluruz. Bu aylarda tutulan oruç farz ve vacip olmayıp sadece sünnettir. Peygamberimiz (asm)'e uyarak sevap ve mükâfatına nail olmak için oruç tutmaya gayret ederiz.
 
 Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eylesin. Amin.
 
 Şaban Ayının Fazileti Hakkında Bilgi
 
 İlâhî feyzin bereketin yeryüzünü sevindirdiği bu değerli ay, müminler için en karlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban ayının değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara nazaran (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla olmasıdır. Şualar, s. 416.
 
 Diğer günlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur'ân harfi için üç yüz cennet meyvesi verilmektedir.
 
 Şaban ayında amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.
 
 Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.
 
     "Şaban benim ayımdır."
 
     "Şaban günahları temizleyendir"Keşfü'l Hafâ. II/9. buyurarak kadrini yüceltirdi. Receb ayı geldiği zaman da şöyle buyururdu:
 
     "Allah'ım, Receb ve Şaban (ayını) bize mübarek ve bereketli kıl."Müsned, I/259.
 
 Böylece dua ve niyazlarında bu ayların kudsiyetini dile getirmişlerdir.
 
 Peygamberimiz (asm) in Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur'ân ayı olan Ramazan'dan dolayı idi. Hz. Enes'in rivayetine göre, Peygamberimiz'den sual ederler:
 
     "Ya Resulallah, Ramazan'dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?"
     Bu soruya Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
     "Ramazan'ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban' da tutulan oruçtur." cevabını verirler.Tirmizı, Zekât: 28.
 
 Basta Hz. Âişe (ra) Validemiz olmak üzere sahabilerin beyanına göre Peygamberimiz (asm) bazan Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi. Zaten diğer günler, bilhassa pazartesi ve perşembe günleri de oruçlu bulunan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam maddî ve manevî pekçok hikmetinden dolayı oruç ibadetini sıkça yapardı.
 
 Hz. Âişe (ra) bir rivayetinde şöyle buyuruyor:
 
 "Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu:
 
     "Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir."Müslim. Sıyam: 177.
 
 Bu faziletli günleri değerlendirerek gün ve gecelerimizi manevî açıdan daha çok bereketli kılarsak, bu ayın feyzinden daha fazla istifade etmiş olacağız. Bu mübarek aylarda tutulan oruç farz ve vacip olmayıp sadece sünnettir. Peygamberimiz'e uyarak sevap ve mükâfatına ermek için oruç tutmaya gayret ederiz.
 
 Müslümanlar arasında mübarek üç aylar olarak bilinen; Recep, Şaban ve Ramazan ayı İslam dininin önem verdiği aylardır. Mübarek üç aylardan olan Şaban ayı, bunların ikincisine denk gelmektedir. Bu aylarda yapılan namaz, tövbe, dua ve oruç gibi ibadetlerin kabul olunacağı bildirilmiştir. Çokça ibadet yapılıp, tövbe edilmesi için bu aylar sebep kılınmıştır. Bu ay içinde önemli bir yeri olan diğer husus ise, Berat Gecesini içinde barındırmasıdır. Şaban ayının on beşinci gecesine denk gelen Berat Gecesi, bir yıl içinde olacak her şeyin bu gece meleklere bildirilmesi ile önemli bir gece sayılmaktadır. Peygamber efendimiz (asm) bu gece için; "Bu sene içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu sene içinde öleceklerin isimleri bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip edilir. Bu gece herkesin ameli ve işleri Allahü Teâlâ'ya arz olunur." buyurmuştur. Şaban ayı, peygamber efendimize mahsus bir ay kılınmıştır. Peygamber efendimiz (asm), "Şaban benim ayım; Recep, Allahü Teâlâ'nın ayı; Ramazan da benim ümmetimin ayıdır. Şaban günahlara kefaret ayı, Ramazan ise günahların temizleyici ayıdır." buyurmuştur. Recep tohum ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.
 
 Şaban Ayında Yapılacak İbadetler
 
 –"Allâhümme bârik lenâ fî Şaban ve belliğnâ Ramazan" duası her gün bir defa okunmalıdır. Anlamı ise, "Yâ Rabbi, bize Recep ve Şaban'ı mübarek eyle ve bizi Ramazan'a ulaştır." şeklindedir.
 
 –Şaban ayının mümkünse pazartesi ve perşembe günleri oruç tutulmalıdır. Peygamber efendimizin de (asm) en sevdiği oruçlar arasında, Şaban ayında tuttuğu oruçlar vardı. Nafile oruçların en üstünü sorusuna cevap olarak ise, "Oruçların en üstünü, Ramazan-ı şerife tazim ve hürmet için Şaban ayında tutulan oruçtur." buyurmuştur.
 
 –Elden geldiğince sadaka verilebilir.
 
 –Şaban ayı, peygamber efendimizin (asm) ayı olduğu için bolca salavat getirilmelidir. Allahü Teâlâ: "Muhakkak ki Allah (cc) ve melekleri o peygambere salat ederler. Ey iman edenler (sizde) ona salat edin ve (ona) teslimiyetle selam verin!" (Ahzab, 56) buyurmuştur.
 
 –İman ve Kuran hakikatleri ile meşgul olunmalıdır.
 
 –Şaban ayı ve Berat Gecesinde namaz kılınmalıdır.
 
 –Nefis muhasebesi yapılmalıdır.
 
 –Kendimiz, ailemiz ve istediğimiz şeyler için bol bol dua okunmalıdır.
 
 –Zikir çekilmelidir. "Lâ ilâhe illallah vela na'budu illa iyyah muhlisine lehud-din velev kerihel kafirun." Anlamı ise; "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Biz ancak O'na ibadet ederiz. Kâfirler istemese de, biz taatımızı sırf O'na tahsis ederiz." şeklindedir ve bu zikrin bin senelik ibadet yazdırdığı söylenmiştir. Aynı zamanda bu ay, hayır kapılarının açıldığı ve bereketin indiği aydır.
 Şaban Ayında Çekilecek Tespihler
 
 –Şaban ayının ilk on gününde:
 
 "Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan vehtimlenâ bil-îmân ve yessirlenâ bil Kuran."
 
 Ardından 100 defa: Subhânallâhi'l-Latîf
 
 –Şaban ayının ikinci on gününde:
 
 "Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan vehtimlenâ bil-îmân ve yessirlenâ bil Kuran.
 
 Ardından 100 defa: Subhânallâhi'r-Razzâk.
 
 –Şaban ayının üçüncü on gününde:
 
 "Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan vehtimlenâ bil-îmân ve yessirlenâ bil Kuran."
 
 Ardından 100 defa: Subhânallâhi'l-Azîz.
 
 
 
 
 -----------------
 Dipnotlar :
 
 1) Şualar, s. 416.
 2) Keşfü'l Hafâ. II/9.
 3) Müsned, I/259.
 4) Tirmizı, Zekât: 28.
 5) Buhari, Savm: 51.
 6) Müslim. Sıyam: 177.
 7) İbni Mâce, Savm: 4.
 8) Nesei, Savm: 70.
 
 
 
 ----------------
 Kaynaklar :
 sorularlaislamiyet
 forumumine net-Mefail HIZLI
 islamalimi com
 kutsaldinislam com
 
 --------------
 Etiketler : Şaban Ayı, Hakkında Bilgiler,Şaban,üç aylardan Şaban,Mübrek Şaban,Mübarek Şaban Ayı,Şaban Ayı  hakkinda hadisler,Şaban Ayının Fazileti,Şaban Ayında Yapılacak İbadetler,Şaban Ayında Çekilecek Tespihler,
#5
Dini Genel Bilgiler / Ynt: islamdaki Vasiyet ve Mira...
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:31 ÖÖ
Vasinin Vasiyeti Kabul Etmesi :
 
 
 
 Vasî edinilmek istenen kimse, kendi arzusuna bağlıdır, dilerse böyle bir hizmeti kabul eder, dilerse reddeder. Bu hususta zorlana�maz.
 
 O halde hasta bir kimse tanıdığı bir adama : «Seni kendime vasî ta'yin ettim» der, o da sesini çıkarmazsa, hastanın ölümünden son�ra verilen görevi yapmaya başlarsa, kabul etmiş sayılır. Başlamazsa, kabul etmemiş olur.
 
 Hasta böyle bir vasiyeti ona tevdi ettiğinde, O, «Kabul etmiyo�rum» derse, yapılan vasiyet hükümsüz kalır.
 
 Vasiyet yapan kimse, bir adamına «Senin vasilik görevini kabul edeceğini sanmıyorum» der, o da, «Hayır, kabul ettim» derse, böyle bir vasiyet de caiz ve geçerli sayılır.[94]
 
 Hasta kişi bir tanıdığının gıyabında onu kendine vasî ta'yüı eder ve ölürse, durum ne olur? Vasiyet edenin ölümünden sonra vasî ta'-yin edilen adama haber gönderildiğinde, önce «kabul etmiyorum» der, sonra pişman olup «kabul ettim» derse, bu geçerli ve caizdir. Yetkili makam onu bu hizmetten men'etmediği takdirde, verilen gö�revi Allah CC.C.) rızası için yerine getirir.[95]
 
 îmam Muhammed (Rahmetullahi aleyh) el-Câmiu's-Sağîr adlı eserinde diyor ki : «Hasta bir adam, tanıdığı bir kimseyi kendine va�sî ta'yin ettikten sonra o vasî pişman olup vasilik yapmayacağını söy�lerse, bu isteği reddedilir. Çünkü vasiyet edenin hayatında bu hiz�meti kabul etmiş bulunuyordu. Hayatında da bunu yüzüne karşı red-detmişse, reddi sahih kabul edilir; gıyabında reddetmişse, kabul edil�mez.[96]
 
 Vasi ta'yin edilen kişiye, istediği zaman bu hizmeti bırakabilir serbesti verilmişse, o takdirde istediği zaman bırakabilir.[97]
 
 Bir adamı vasî ta'yin etmek arzusuyla hasta «Seni kendime va�sî ta'yin ettim» der, o da «kabul etmiyorum» diye reddeder ve vasiyeti yapan da hiç sesini çıkarmaz da ölürse, vasî ta'yin etmek istediği adam, onun vasiyetini kabul ettim» diye açıklamada bulunursa, bu�na itibar edilmez, yani artık vasî sayılmaz. Ama kendisine bu hiz�met tevdi edildiğinde hiç sesini çıkarmaz, adamın ölümünden sonra «Ben vasiliği kabul ettim» derse, bu caizdir ve geçerlidir.
 
 Bu durumda önce «Kabul etmedim» der, sonra da «kabul ettim» diye ilâve eder ve bunu hâkimin huzurunda söylerse, hâkim onu va�silikten çıkarır.
 
 Gıyabında kendisine vasilik verildiği bildirilir, o-da ya bir adam�la, ya da mektupla bunu kabul etmediğini vasiyet edene bildirdik�ten sonra «kabul ettim» diyerek pişmanlık gösterirse, artık buna iti�bar edilmez, yani yapılan vasiyet geçersiz kalır.
 
 Hasta kimse önce bir tanıdığının yüzüne karşı «Seni vasî ta'yin ettim» der, ö da bunu kabul edip ayrıldıktan sonra, vasiyeti yapan kimse, «bundan vazgeçtim, onu vasiliğimden çıkardım» der ve hazır bulunanları şahit tutarsa, Ebu Hanife'den yapılan rivayete göre, onu vasilikten çıkarması gıyabında da sahih olur,
 
 Vasinin, vasiyet edenin gıyabında «vasiliği reddettim, kabul etmiyorum demesi, hükümsüzdür. Çünkü vasiyet edenin bundan her�halde haberdar edilmesi gerekir.
 
 Ölüm hastalığında adam tanıdık iki kişiyi vasî ta'yin eder, ama onlardan biri «kabul ettim» dediği halde diğeri susup cevap vermez  ve sonra da vasiyeti yapan ölünce, vasiyeti kabul eden kimseye di�ğeri, «haydi çarşıya çık da vasiyet eden için kefen ve lüzumlu teçhiz malzemelerini al» diye teklifte bulunur, o da sesini çıkarmadan gi�dip satın alırsa, bu vasiyeti kabul anlamına gelir ve o da vasî sayılir. [98]
 
 
 Vasinin İstifa Etmesi :
 
 
 
 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, vasî, vasiyet edenin ölümünden sonra vasiliği artık reddedemez. Ancak bir takım mazeretleri orta�ya çıkarsa, o takdirde hakime başvurup azledilmesini talep eder, hâ�kim bunda maslahat görürse, o takdirde onu azleder.[99]
 
 
 Vâsi Fâsık Olursa :
 
 
 
 Vasinin güvenilir bir kimse olması gerekir. Aksi halde yapılan vasiyeti çar-çur edip hem kendisi kul hakkına tecavüz etmiş olur, hem vasiyet sahibine ihanette bulunur, hem de çevreye kötü misal olur. Vasiyet eden kimse, onun fâsık olduğunu bilmez de vasî ta'yin eder, öldükten sonra bu hususta şikâyet vaki olursa, hâkim derhal işe müdahale edip o fâsıkı azleder. İmam Ebû Hanîfe ve Hasan bin Ziyad'e göre, hâkim onu azlettikten sonra yerine emîn bir kişiyi ta'�yin edebilir.
 
 Ama fâsık dürüst davranır ve fisk-u fücurdan tevbe edip vazge�çer, bu yolda salahı zahir olursa, artık azledilmesine gerek kalmaz. [100]
 
 
 Harbî Ya Da Zimmî Vasî Ta'yin Edilebilir Mi?
 
 
 
 Yukarıda da belirtildiği gibi, harbînin vasî ta'yin edilmesi caiz değildir, isterse güven istîyerek İslâm ülkesine girmiş bulunsun, far-ketmez.
 
 Zımmî'ye gelince, Müslim kişi onu vasî ta'yin ettiği takdirde hâ�kim isterse, bu vasiyeti ibtal edebilir. Bunun gibi, bir zımmînin bir harbî'yi vasî ta'yin etmesi de caiz değildir.
 
 Zimmînin zimmîye vasiyeti caiz ve geçerlidir. Hâkim böyle bir vasiyeti ibtal etmez.
 
 Harbî eman dileyerek İslâm ülkesine girer de bir Müslümanı kendine vasî ta'yin ederse, bu caiz ve geçerlidir. Hâkim yine böyle bir vasiyeti ibtal cihetine gitmez.[101]
 
 Bir Müslüman bir harbîyi vasî ta'yin ettikten sonra o harbî Müs�lüman olursa, o takdirde yapılan vasiyet geçerli sayılır. Bunun gibi, murteddi vasî ta'yin ettikten sonra müslüman olursa, vasiyet sahih kabul edilir.
 
 Bilindiği gibi, çocuğu, bunağı ve cinneti devam eden kimseyi va�sî ta'yin etmek caiz değildir. Çünkü bunlar ehil sayılmazlar. Ama kadım veya iki gözünü kaybetmiş bir a'mayı vasî ta'yin etmek ca�izdir. [102]
 
 
 Birden Fazla Vasî Ta'yin Etmek :
 
 
 
 Bir kişiye iki adam vasî ta'yin edilmişse o takdirde bazı husus�lar müstesna olmak üzere, vasiyet işlerini beraber yürütmeleri ve birbirlerinden izin almadan tasarrufta bulunmamaları gerekir. An�cak şu hususlar da münferiden hareket edip tasarrufta bulunabi�lirler :
 
 a) ölüyü teçhiz ve tekfinde,
 
 b) Ölünün borçlarını ödemede,
 
 c) Emanetleri sahiplerine vermede,
 
 d) Bozulması veya değerini kaybetmesi kesin olan mallarının satışında münferiden hareket edebilirler.[103]
 
 ölene ait alacakları, emânetleri münferiden almazlar; ikisi bir-araya gelip öylece teslim ve tesellüm işlemini yürütürler.
 
 Ancak iki kişiyi vasi ta'yin ettiğinde, herbiriniz tasarrufta ta�mamen serbestsiziniz, münferiden de yürütebilirsiniz, derse o takdir�de vasilerin münferiden de tasarrufta bulunmalarında bir sakınca yoktur.[104]
 
 Vasiyette bulunan kişi ta'yin ettiği birden fazla vasinin herbiri-ne ayrı ayrı hizmetler belirlerse, durum ne olur? İmam Ebû Hanîfe ile îmam Ebû Yusuf a göre, herbiri hem kendilerine tahsis edilen me�selelerde, hem de diğerlerinde tasarruf edebilir. Bunda bir 'sakınca yoktur. îmam Muhammed'e göre, herbiri ta'yin edildiği hususla il�gilenir. [105]Bu meselede fetva, îmam Ebû Hanîfe'nin kavline gö�redir.[106]
 
 Her birine ayrı bir hizmet verilen iki vasiden biri ölürse/durum hâkime arzedilir. Hâkim, sağ kalan vasinin bütün işleri güvenle yü�rüteceğine itimad ederse, ona yetki verir, şüpheli kalırsa, başka emîn bir kişiyi ölenin yerine geçirir.
 
 Üzerinde borç bulunan ve alacakları olan, aynı zamanda vâris�leri de mevcut kimse öldükten sonra, bir adam şahid getirip hem kendisinin, hem de hazır olmayan bir adamın vasi bulunduklarını id�dia ederse, hâkim şahitlere veya elindeki belgeye istinaden onun ve hazır olmayan kişinin vasiliğini kabul eder. Ancak İmam A'zam'a göre, istisna edilen bazı hususlardaki tasarruflar dışında gaib olan vasi gelmedikçe, hazır olan vasi tasarrufta bulunamaz.
 
 îmam Ebû Yusuf'a göre, gaib olan da ortaya çıkıp beyyine ge�tirmedikçe vasiliği onaylanmaz.
 
 Adam hastalığında bir tanıdığına, ben ölünce malımın üçte biri�ni vasiyet ediyorum, dilediğin yere koyabilirsin, derse, vasî de muhtaçsa, o takdirde kendine sardedebilir. Ama «Malımın üçte birini di�lediğine verebilirsin» derse, kendi nefsine harcıyamaz, çünkü «ve�rebilirsin» tabiri, onun bir başkasına vermesini gerektirmektedir.[107]
 
 Vasiyet ederken vasisine «Falan adamın görüşünü veya bilgisi�ni alarak tasarrufta bulun» derse, vasi onların görüşünü almak zo�runda değildir. Ama «Ancak falan kişinin görüşünü alarak tasarruf�ta bulunabilirsin» şeklinde bir ifade kullanırsa, o takdirde vasî sözü edilen kişinin görüşüne başvurmadan tasarrufa yetkili değildir.[108]
 
 
 Hasta Bulunan Kimse Oğlunu Vasî Ta'yin Ederse :
 
 
 
 Hasta bulunan kendi vârislerinden birini vasi ta'yin eder, öldük�ten sonra vârisi henüz onun vasiyetini yerine getirmeden hastala�nır ve umudu kalmaz da başka bir adamı çağırarak, «Seni hem ken�dime, hem de vasisi bulunduğum murisimin vasiliğine ta'yin ettim» der, o da kabul ederse, bu üçüncü şahıs, her ikisinin de vasisi duru�muna geçer. Ama ona «Seni vasî ta'yin ettim» der ve başka bir şey söylemezse, yine de her ikisine vasî ta'yin edilmiş sayılır. Fukahamn çoğunun görüşü bu doğrultudadır. îmameyn'e göre, sadece ikinci ki�şinin vasisi sayılır, birinci kişinin değil.[109]
 
 
 Musînin Vasî Ta'yin Edilmesi :
 
 
 
 Hasta bir adam tanıdık bir kimseyi kendine vasî ta'yin edip he�nüz ölmeden önce başka bir adam da onu (hasta kimseyi) kendine vasi ta'yin ettikten sonra ölürse, birinci musi hem vasî, hem de musî olmuş oluyor. Bu durumda vasiliği reddetmeden ölürse, onun vasisi her ikisinin de vasisi sayılır ve her iki malda tasarrufa yetkili kılınır.[110]
 
 
 Bir Cemaati Birden Vasî Ta'yin Etmek :
 
 
 
 Hastalandığında başucunda toplanan beş on kişiye hitaben ben öldükten sonra malımın üçte birini şu ve şu hayır yollarında dağıtın diye hepsini vasî ta'yin eder ve ölürse, hepsi de vasî ta'yin edilmiş kabul edilir. Ama o cemaat hastanın bu teklifine karşı susup cevap vermezlerse, ölümünden sonra bir kısmı bunu kabul etmiyebilir. Ka�bul edenler vasî kalır ve vasiyetin gereğini yerine getirirler,
 
 Bu durumda olan vasiyeti cemaatin -biri müstesna- hepsi redde�derse, durum ne olur? Ölen kişi onların hepsinin vasi olmasını iste�miş, fakat onlar sükût ile karşılamışlar, adam ölünce bu işe yanaş�mak istemiyerek reddetmişlerse, vasilik sadece bir kişi üzerinde kal�mışsa, durum hâkime götürülür. Hâkim güvenilir bir adamı da va�si ta'yin ederek ikisinin birlikte tasarruf etmesine cevaz verir.[111]
 
 
 Birden Fazla Vasinin İhtilafa Düşmesi :
 
 
 
 Vasiler birden fazla olur da mal üzerinde ihtilafa düşerlerse, mal kabil-i taksim ise ikiye ayrılır, herbirine bir kısmı verilerek ihtilâf giderilir. Mal kabü-i taksim değilse, isterlerse biri diğerine tasarrufu terkeder> isterlerse bir başka adama emanet olarak bırakıp öylece tasarrufu yürütürler. [112]
 
 
 Yetimlerin Birden Fazla Vasileri Bulunursa :
 
 
 
 Yetimlerin birden falza vasisi bulunduğu takdirde, tasarruf için ikisinin de hazır bulunması gerekir. Sadece birinin tasarrufu, imam Ebû Hanife'ye göre, caiz değildir. Bilhassa onların malından bir şey satmak istediklerinde, biri hazır olmasa bile, müsaadesi istihsal edi�lerek bir vasî tarafından satışın sağlanması ancak caiz olur. [113]
 
 
 VASİYET ÜZERİNDE ŞEHADET
 
 
 
 îki vasî kendileriyle birlikte üçüncü bir şahsa (falan adama) da vasiyet yapıldığını, yani onunda vasî bulunduğunu iddia ederlerse, istihsanen şahitlikleri kabul edilir. [114]O üçüncü şahıs da kendisi�ne vasilik verildiğini aynen söylediği takdirde vasiliği kabul edilir. Kendisi böyle bir iddia da bulunmadığı halde diğer ikisinin iddiası hem kıyas, hem istihsan yoluyla kabul edilmez.
 
 Bunun gibi, ölenin iki oğlu, babalarının falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia eder, o adam da aynı iddiada bulunsa, yine kıyasen ka�bul edilmese de istihsanen kabul edilir. Ama o adamın kendisi böyle-bir iddiada bulunmazsa, geriye kalan vârisler de iddiada bulunmaz�larsa, o takdirde ölenin iki oğlunun şahitliği kabul edilmez. Bu hem kıyasen, hem istihsanen böyledir.
 
 îki adam, ölen kimse üzerinde alacakları bulunduğunu iddia edip ölenin bu konuda falan adama vasiyette bulunduğunu söyler ve o falan da aynı iddiada bulunursa, bu da ancak istihsanen kabul edilir. O falan böyle bir iddiada bulunmazsa, ikisinin şehadeti kabul edil�mez.
 
 Bunun aksine iki kişi, ölen kimsenin kendilerinde alacağı bulun�duğunu ve bu hususta falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia ederler, o falan adam da aynı şeyi söyleyip iddia ederse, hem kıyas, hem is�tihsan üzere bu şahitlik kabul edilir. Ama vasî gösterdikleri adam böyle bir iddiada bulunmuyorsa-, -vârisler böyle bir iddiada bulun�salar bile- şahitlikleri hem kıyasen, hem istihsanen kabul edilmez.
 
 Vasinin iki oğlu falan kimse babamıza vasiyette bulundu der, vasî de aynı iddiada bulunur, vârisler ise böyle bir iddiada bulun�mazlarsa, o iki oğlanın şahitlikleri hem kıyas, hem istihsan yoluyla kabul edilmez. Bu bakımdan hâkim o adamı vasî ta'yin edemez. An�cak başka şahit getirdiği takdirde kabul edebilir.
 
 Vasilik yapmak istiyen kimse vasiyet hususuna çok rağbet edi�yorsa, o takdirde iki oğlunun şahitliği hiç kabul edilmez. Ama o va�siyete hiç rağbet etmiyor, bilâkis kaçıyorsa, vârisler de murislerinin onu vasî ta'yin ettiğini iddia ediyorlarsa, o takdirde onların bu hu�sustaki şahitlikleri kabul edilir.
 
 Bu meselelerde kardeşin ve iki ortağın -durumları farklı olsun ol�masın- şahitlikleri kabul edilir.
 
 İki vasiden birinin oğulları falan kimsenin babamızı falan kişiy�le birlikte vasî ta'yin ettiğini iddia ederler, ama babalan böyle bir id�diada bulunmazsa, şahitlikleri kabul edilir. O da böyle bir iddiada bulunursa, kabul edilmez.
 
 îki başka şahit ortaya çıkar da ölen falan kimsenin falan kişiyi vasî ta'yin ettikten sonra bu vasiyetinden döndüğünü iddia edip şa�hitlikte bulunurlarsa, kabul edilir. Aynı zamanda bu iki şahit, ona yaptığı vasiyetten döndükten sonra falan adamı vasî ta'yin etti der�lerse, bu da kabul edilir.[115]
 
 İki şahit, ölen kimsenin falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia eder, ama o adamın iki 'veya daha fazla oğlu da ölenin bu vasiyetin�den rücu' ettiğini, yani babalarını vasilikten azledip yerine falan adamı vasî ta'yin ettiğini iddia edip şahitlik ederlerse, bunların şe�hadeti kabul edilir.
 
 Bunun gibi, iki oğlu, falan adamın babalarını önce vasi ta'yin ettiğini sonra onu azlederek yerine falan adamı ta'yin ettiğini iddia ederek şahitlik ederlerse, yine şehartetleri kabul edilir. Çünkü bu ve benzeri iddialarda gizli bir amaç güdülmediği açıktır.
 
 îki şahit ölen falan kimsenin falan kimseyi vasî ta'yin ettiğini söyler, ancak bunlardan birisi, ölen bana cuma günü bunu söyledi, diğeri de bana cumartesi söyledi diyerek değişik: tarih verseler yine de şahitlikleri kabul edilir. Çünkü bu konudaki şahitlikte zaman farkı şehadete mani1 değildir.[116]
 
 İki vasi, ölen kimsenin malında onun küçük varisine ait bir his�senin bulunduğunu iddia ederlerse, bu husustaki şehadetleri kabul edilmez. Büyük bir vârise ait olduğunu iddia etmeleri de caiz görül�memiştir. Ama bunlara ait malın başka birisinin malında bulundu�ğuna o iki kişinin şahitlik etmesi geçerli sayılır. Bütün bunlar îmam Ebû Hanîfe'ye göredir. îmameyn'e göre, iki şahit büyük bir varise ait malın ölenin malında bulunduğuna şahadette bulunurlarsa, ka�bul edilir. [117]
 
 Şayet vasî belli olur, ancak kendisine neyin vasiyet edildiği bi�linmez, ama iki kişinin ona vasiyet edilen şey hususunda şahitlik ederlerse, şahitlikleri kabul olunur.[118]
 
 Bir kimse hastalığında ikiden fazla kişiyi fazılı vasiyette bulun�duğuna şahit tutar, ancak vasiyeti okumazsa, ileride kâğıtta yazılı bulunan şeyler hususunda o şahitlerin şahitliği kabul olunmaz. [119]Allah (C.C.) daha iyisini bilir. [120]
 
 ---------------------
 
 Herkes vasiyetini hazırlamalıdır
 
 Sual: Vasiyet nasıl yazılır, dinimizde hükmü nedir?
 CEVAP
 Her Müslüman, ölmeden önce vasiyetini yazmalıdır. Vasiyeti, ölüm hastalığında yazmak vacip; sıhhatte iken yazıp, yanında taşımak müstehaptır.
 
 Vasiyette evladına, ahbabına son nasihatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlarla helalleşmelerini, alacaklarını, vereceklerini, borçlarının ödenmesini, iskat yapılmasını, hac borcu varsa vekil gönderilmesini istemeli; cenaze hizmetindeki ve definden sonraki isteklerini bildirmelidir. Hanımına olan Mehr-i müeccel borcunun ödenmesi için vasiyet etmelidir. Bu isteklerinin yapılması için, adil iki şahit yanında bir vasi seçmelidir.
 
 Ölmüş müminlerin ruhları birbirlerini ziyaret ederler. Bilhassa, cuma gecelerinde konuşurlar. Ölenin ruhu göğe çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasiyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. (Feraid-ül-fevaid)
 
 İskat için fidye
 Namazları kaza etmeden ölüm hâli gelen kimseye, bu namazların iskatı için, bırakacağı maldan fidye verilmesini vasiyet etmek vacip olur. Vasiyet etmezse, velisinin, hatta yabancının kendi malından iskat yapması caiz olur.
 
 Hacca gidemeyen zenginin, hac parasını bırakarak, başkasının gönderilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Malı olmayan meyyit [ölü], ölmeden önce, devir yapılmasını vasiyet ederse, velinin devir yapması gerekmez. Meyyitin kefaretlerini iskat edecek kadar malının hepsini, mirasın üçte birini aşmamak üzere vasiyet etmesi vacip olur. Böylece, devre lüzum kalınmadan, iskat yapılır. 1/3'ü iskata yetiştiği halde, 1/3'den az malın devir yapılmasını vasiyet etmek günahtır. Vasiyet etmeyip, vârisi kendi parası ile hacca gidebilir veya birini gönderebilir.
 
 Vasiyet edilmeyen zekat iskatının yapılması gerekmez. Ancak vâris, zekat iskatı için de, kendiliğinden devir yapabilir. Günah olan bir şeyi yapmak için vasiyet edilmez ve böyle vasiyetler yerine getirilmez.
 
 Vasiyet ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali:
 (Rüyada Cennet ehli iki kadın gördüm. Biri konuşamıyordu. Konuşan kadın, "Ben vasiyet ettim. Bu vasiyetsiz öldü, kıyamete kadar konuşamaz" dedi.) [Deylemi]
 
 (Vasiyetsiz ölmek büyük bir kusur, ahirette ise ateşe girmek ve rezil olmaktır.) [Taberani]
 
 (Vasiyet etmesi gerektiği halde, vasiyetsiz iki gece geçirmeye bir Müslümanın hakkı yoktur.) [Buhari]
 
 (Vasiyette vârislerden birini zarara sokmak büyük günahtır.) [İ.Cerir, Beyheki]
 
 (En fazla malın üçte birini vasiyet et! Vârisleri zengin olarak bırakmak, fakir ve muhtaç durumda bırakmaktan daha hayırlıdır.) [Müslim]
 
 Fazla hizmet eden veya muhtaç olan çocuğuna, bir şey hediye etmek caizdir. Bir kimse, malının hepsini çocuğunun birine verip diğerlerine vermese, verilen mal, bu çocuğun mülkü olur. Fakat babası, salih çocukları arasında ayrım yaptığı için günaha girer. Salih olana daha çok mal vermek caizdir. Çocukları fâsık olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi iyidir. (Bezzâziyye)
 
 Sual: Vefat eden kadın, malının kaçta kaçını vasiyet edebilir?
 CEVAP
 Zevc veya zevceden başka vârisi yoksa, malının hepsini de vasiyet edebilir. Varsa, sülüsten fazlasını edemez.
 
 Sual: Hacda haram işlemeden haccedemiyen kadın, ne yapar?
 CEVAP
 Haram işlemeden hac yapmaya çalışır. Haram işlemeden hac yapamazsa, vasiyet etmelidir. Şöyle vasiyet yapabilir: (Ölene kadar hacca gidemezsem, yerime vekil gönderin)
 
 Sual: Biri, malının hepsini yabancıya vasiyet etse, hepsi mi verilir?
 CEVAP
 Vârisi yoksa hepsi, varsa ancak üçte biri verilir.
 
 Sual: Babam malı çocuklarının kimine az, kimine çok verdi. Ölünce, az alanın çok alandan mal istemeye hakkı var mı?
 CEVAP
 Yoktur.
 
 Sual: Babam, ölmeden önce, söz ile bahçemizi camiye bağışlayıp (Ben ölünce verirsiniz) demişti. Vermezsek günah mı?
 CEVAP
 Evet. Zira, vasiyetin 1/3 ünü yerine getirmek vaciptir.
 
 Sual: Bizde cenazeye iştirak edene para dağıtılır. Babam da bana böyle yapmamı vasiyet etti. Yapmam lazım mı?
 CEVAP
 Mirasın üçte birinden vermek lazımdır. Sadaka sevabını babanızın ruhuna hediye edersiniz.
 
 Sual: (Organlarımı vakfettim yahut ölünce organlarımın alınmasını vasiyet ettim) demek caiz mi?
 CEVAP
 Değildir. Bunların sahih olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları gerekir. İnsanın hiçbir parçası mal değildir. Fakat (Ben öldükten sonra kanımın, organlarımın bir müslümana verilmesine zaruret olursa, verilmesi için izin veriyorum) demek caiz olur. Yahut hiçbir şey söylemese, ihtiyaç olunca, yeni ölmüş birinin organını alıp hasta birine nakletmek caizdir. (S.Ebediyye)
 
 Sual: Tanıdıklardan biri, (Beni ölünce yakın) diye vasiyet etmiş. Uygun mudur?
 CEVAP
 Elbette uygun değildir. Dört hak mezhebin hiçbirinde ölü yakılmaz. Ölünün yakılması Hindularda ve başka kâfirlerde vardır.
 
 Sual: Babam vasiyet etmeden öldü. Şimdi seneler geçti. İskatını yapmam caiz midir?
 CEVAP
 Çok iyi olur.
 
 Sual: Kendimiz için okuduğumuz hatmi ve hatm-i tehlili, mezarımıza mı göndermek gerekir, yoksa, bekletip biz ölünce, ruhumuza gönderilmek üzere vasiyet mi etmek gerekir?
 CEVAP
 Bekletip vasiyet etmek diye bir şey yoktur. Okunan hatmin ve hatm-i tehlilin hürmetine mağfiretimiz için dua edilir. Sevabı da başta Peygamber efendimiz olmak üzere, bütün enbiya ve ölü, diri bütün müminlere bağışlanır. Yaptığımız bütün ibadetler, kabir için, ahiret için bir hazırlıktır. Hayır ve hasenatı da sağlığında vermeyip, (Ben öldükten sonra şuralara verin) demek, sağlığında vermek gibi olmaz.
 
 Sual: Rahmetli annem, sağlığında, Yasin-i şerif okuyup kasete aldı. "Ben ölünce bunu dinleyip sevabını bana gönderin" dedi. Vasiyetini yerine getirmekte mahzur var mıdır?
 CEVAP
 Dine uygun olmayan vasiyetler yerine getirilmez. Kasetten Yasin-i şerifi dinlemek ibadet olmaz. Kasetten dinlenilen Kur'an-ı kerim ölüye bağışlanmaz. Bizzat okuyarak bağışlamak gerekir.
 
 Sual: Kurban kesemeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, ne zaman kesilir?
 CEVAP
 Bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir. Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını o kimseye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Ölüye de hediye edilir. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. (İ. Âbidin)
 
 Sual: Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı Ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, ne yapar?
 CEVAP
 Fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de; onun tutamadığı her oruç için, fakire bir fıtra veya değerini verir. (Bedâyi)
 
 Bir vasiyet örneği
 Bismillâhirrahmânirrahim. Elhamdülillahi Rabbil'âlemin. Essalâtü vesselamü alâ resulinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma'in.
 
 Ben ölünce, bıraktığım mal ile, dine uygun olarak techiz ve tekfinim yapılsın. Borcum çıkarsa, hepsini ödeyip geriye kalanın 1/3'ü ayrılsın. Bu para ile namaz iskatı, oruç, yemin ve adaklarım için kefaret yapılsın. Dine uygun olarak iskat yapılsın.
 
 Bunları aklım ve şuurum yerinde olarak yazdım. Bu vasiyeti yerine getirmeye ........................ vasi tayin ettim. Hakkımı herkese helal ettim. Onlar da bana haklarını helal etsin!
 
 [Vasi bu vasiyeti kabul edip, hepsini en iyi şekilde yapmayı üzerine alır. İki şahitle beraber dördü imzalar.]
 
 ---------------------
 
 Vasiyet Örneği
[/font]
Alıntı Yap
 
 'Ben,...................oğlu/kızı.......................................
 ......... bu vasiyeti .... / ... / ......... - ..../ .... / ......... tarihinde
 yazıyorum.
 Allah'tan başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet ederim.
 Muhammed aleyhisselamın Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna
 şehadet ederim. İslam hak ve son dindir. Müşrikler istemese de
 Allah, dinini galip getirecektir. Cennet ve cehennem haktır.
 Dirilmek haktır. Rabb olarak Allah'tan, nebi olarak Muhammed
 aleyhisselamdan razıyım. Melekler haktır. Peygamberler
 haktır. Kıyametin geleceğinde şüphe yoktur. Ölüm insanoğlunun
 kaderidir. Hangimiz daha iyi amel yapacağımız belli olsun
 diye, Allah bizi yarattı. Dilediği zaman da ruhumuzu kabzedecektir.
 Eşim, çocuklarım ve benimle yakınlık bağı bulunan bütün akrabama
 vasiyetim şudur:
 Beni, Ehlisünnet itikadında, cemaat ehli, mü'min kardeşlerini
 seven, kâfirleri asla sevmeyen, cihad edemese bile mücahid
 olarak Rabbine kavuşmayı uman, camileri evi gibi bilen, Müslümanlar
 arasında ayrım yapmayan, İslam'ı siyasetiyle, ticaretiyle,
 ahlakıyla, muamelatıyla, ibadetiyle bir bütün olarak gören,
 Allah'ın peygamberleri arasında hiçbir ayrım yapmayan,
 İslam'ın halifesi ve devleti olması için kendini feda etmeye
 hazır olan, Kur'an'ı okumak ve amel etmek için Allah'ın gönderdiğine
 katiyetle iman eden, hadisi şerifleri Resûlullah
 sallallahu aleyhi ve sellemin emaneti olarak gören, onlarla
 amel etmeyi imanından bir bölüm olarak telakki eden, Mekke,
 Medine ve Kudüs'ü birbirinden ayırmayan, Yahudi'yi lanetli
 gören, elindekinden infak etmedikçe Allah'a yaklaşılmayacağına,
 sabırsız bir adım bile yol alınamayacağına kesinlikle ina8
 nan, çoluk çocuğu en büyük imtihanlardan biri gören, kusurlarını
 itiraf edip, İslam şerefi ile şereflenmenin bedeline uygun
 bir gayretin içinde olamadığını kabul edip Rabbi'nin rahmetine
 sığınan biri olarak biliniz.
 Beni, size karşı işlediğim hatalardan dolayı bağışlayın. Karanlık
 kabrimde Rabbimin azabına muhatap olacağım yanlışlarımı
 bağışlayın. Artık, geride kalanların benim namıma yapacakları
 hayırdan başka bir emelim yoktur. Bana acıyın, Allah da size
 rahmet etsin.
 Benim resimlerimi evin duvarlarına asmayın. Saklayacaksanız
 beni gönüllerinizde saklayın. Benim için yaptırdığınız hayırlara
 adımı yazmayın. Melekler sizin yaptığınızı görsün yeter.
 Benim adıma, Kur'an'ımıza destek olacak hizmetler yapmaya
 çalışın. Çocukların Kur'an okumalarına, mü'min olmayanların
 iman etmesine vesile olacak amelleri yaparken beni de Kur'an
 sevdalısı biri olarak anın. Ramazan gecelerinde, bilhassa hatimleriniz
 için dualar ettiğiniz zamanlarda beni unutmayın. İsmimi
 anın. İftar sofralarında iken, benim halimi düşünün de
 bana acıyıp, o saatte makbul olan dualarınıza beni de katın.
 Benden sonra yaşadığınız evde, ilim meclisleri kurmaya devam
 edin. Muhakkak evimizde bir Kur'an halkası bulunsun.
 Ayda bir hatim yapılmasını ihmal etmeyin. Ehli Kur'an'a, hadis
 ulemasına hürmetkâr olun ki, onlar gibi olmasak da, onları
 sevmemiz sayesinde Allah bize de rahmet etsin.
 Evimize ziyaret maksatlı bile olsa, facir kimseleri sokmayın.
 Facirlerin evine de girmeyin. Erkek çocuklarım camide cemaatle
 namaz kılmayı ihmal etmesinler. Benden sonra doğanların
 isimleri ashabı kiramın ve salih kulların isimlerinden olsun.
 Yabancıların isimlerini bile evimize sokmayın. Mahallemizin
 camisinde bir ihtiyaç olduğunda onu siz gidermeyi çalışın.
 Allah rızası için hangi dernek, vakıf kurulursa ona üye olun,
 orada aktif görevler alın. Kadınlar, evlerinde otururken yapacakları
 hizmetler alsınlar.
 
 Benim için istiğfar etmeyi unutmayın. Sizin istiğfar etmenize
 çok muhtaç olduğum bir yerdeyim. Size verdiğim emeklerimin
 karşılığı ve Allah'ın emri olan anne baba hakkı hatırı için beni
 unutmayın. Hacca gideniniz olursa beni orada hatırlasın. Tavaf
 ederken ve Arafat'ta muhakkak beni de anın. Bana Rabbimin
 rahmetini isteyin.
 Allah'a ve Peygamberi Muhammed aleyhisselama imanınız
 tam olsun. Gizli ve açık bütün işlerde Allah'tan takva üzere
 yaşayın. Müslüman olduktan sonra en büyük iş namazdır. Sakın
 bir vakit namaz ihmal etmeyin. Ölürken bile namaz kılacak
 halde olun. Namaz bizim, diğer milletlerle olan ayrıcalığımızdır.
 Allah'ın diğer emirlerini de ihmal etmeyin. Orucunuzu tutun.
 Zekâtınızı verin; fakirlerin hakkından sofranıza geçmesin.
 İmkân bulan haccetsin. Haramlardan kaçınmadıkça Allah'ın
 rızasına eremeyeceğinizi bilin. Küçüğü, büyüğü diye ayırmadan
 her haramı kendinize düşman bilin. Şeytan sizi, haramlardan
 birine düşürürse, hemen tevbe etme yolunu kullanın. Haramlar
 içinizde gömülü kalmasın. İlimle meşgul olmayı ihmal
 etmeyin. İlimlerin başı Allah'ın kitabı ve Peygamberi'nin sünnetidir.
 Cemaatten ayrılmamanızı tavsiye ederim. İnsanlara
 iyilik edenlerden olun, iyilik edenlerle beraber bulunun. Nesil
 yetiştirmeye çalışın. Barıştırın. Veren el olun, alan el olmaktan
 Allah'a sığının.
 Büyük çocuklarım küçüklerine merhametli olsun. Birbirlerini
 takvaya teşvik etsinler. Akrabalar arası ilişkileri zayıflatmasınlar.
 Benden sonra, arkamdan hiçbir bidat işlenmesin. Beni mezarıma
 koyduktan sonra, bir hayvan kesilip eti dağıtılacak kadar
 bir zaman orada bekleyin. Ondan sonra beni hayırla anın ki,
 Allah bana rahmet etsin.
 Çocuklarım ve beni sevenlerim benim için dua etsin. Benim
 adıma sadaka verenden Allah razı olsun. Mübarek vakitlerde
 ve mübarek yerlerde beni hayırla yâd edenden Allah razı olsun.
 10
 Şu anda kimseye borcum yoktur, alacaklı da değilim.
 Bıraktığım malımdan üçte birini Allah yolunda kullanmanızı
 vasiyet ediyorum. Bir köy camisinin ihyası için de o malı kullanabilirsiniz.
 Bir hadis kitabını bastırıp dağıtabilirsiniz. Bir fıkıh
 kitabı bastırabilirsiniz.
 Bu vasiyetimi, eşimin, büyük çocuğumun, diğer çocuklarımın
 sırayla hangisi varsa tatbik etmesini isterim. Vasiyetime uymaları
 halinde onlardan razı olurum.
 Benimle bağı bulunanlardan bana haklarını helal etmelerini dilesinler.
 Benim unuttuğum bir hakkı benden talep eden olursa
 onu versinler.
 Bütün insanlar gibi ben d çocuklarıma, eşime ve sevdiklerime
 doymuş değilim. Onlardan ayrılmak bana ağır geldi. Ama biliyorum
 ki, bu dünya doyma yeri değildir. Çocuklarımla, eşimle,
 annemle, babamla, dostlarımla, kardeşlerimle cennette buluşma
 gününe erteledim hasretimi. Orada buluşup, ebediyen ayrılmayacağız.
 Orada hep beraber olacağız. Nebilerle, sıdıklarla,
 şehitlerle, salihlerle, Ebu Bekirlerle, Ömerlerle beraber olacağız.
 O güne kadar, herkes hasretini içine gömsün. Hepinizi
 Allah'a emanet ederim.
 Allah sizi ve beni, sevip razı olduğu kullarıyla beraber cennetinde
 cemetsin.
 Bütün hamdler Allah'adır. Salât ve selam Peygamber
 sallallahu aleyhi ve sellem efendimizedir.
 Allah'ın cennetinde buluşuncaya kadar selamünaleyküm.'__

 ----------------------------
 
 DiPNOTLAR :

 
 
 [1] Et-Tebyln - Zeylai - Fetvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/429.
 
 [2] El-Muhlt - Radıyüddin Serahsİ.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/429.
 
 [3] Et-Tebyîn – Zeylaî.
 
 [4] Fetâvâ-yi Hindiyye - El-Vecîz Lil-Kerderî.
 
 [5] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/429-430.
 
 [6] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/430.
 
 [7] El-Kifâye - Fetavâ-yi Hindiyye - El-HidAye – Merğinani.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/430.
 
 [8] Hızanetü'l-Müftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/430.
 
 [9] Hızanetü'l-Mûftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/431.
 
 [10] Fetâvâ-yi Kaadıhsn - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/431.
 
 [11] Et-Tebyin – Zeylaî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/431.
 
 [12] El-Kâfî - El-Mervezî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.
 
 [13] El-Mebsut - Şemsü'l-Eimme Serahsî - El-Hidâye – Merginani.
 
 [14] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.
 
 [15] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.
 
 [16] Fetavâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432.
 
 [17] Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/432-433.
 
 [18] El-Kâfî – Mervezî.
 
 [19] El-Bedayi'  -Kâsani - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [20] El-Muhit - Radıyûddin Serahsi.
 
 [21] Tatarhaniyye - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/433.
 
 [22] Fetâvâ-yi Kaadıhan.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/433.
 
 [23] El-Hidaye – Merğinani.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/434.
 
 [24] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [25] El-Bedayi' – Kâsaniâ.
 
 [26] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [27] El-Kâfiâ – Mervezî.
 
 [28] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/434-435.
 
 [29] Fetâ-vâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/435.
 
 [30] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/435.
 
 [31] El-Kafi – Mervezî.
 
 [32] Hızanetül-Müftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [33] El-Kâfî - Mervezî - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [34] Fetâvâ-yi Kaadıhan.
 
 [35] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/435-436.
 
 [36] Fetâvâ-yi Hindiyye - Hızanetü'l-Müftin – Taceddin.
 
 [37] Fetâvâ-yi Hindiyye - Hızanetü'I-Müftîn.
 
 [38] Fetâvâyi- Hindiyye : 6/85.
 
 [39] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/437-438.
 
 [40] Tatarhaniyye - Fetâvâyi Hmdiyye.
 
 [41] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/438.
 
 [42] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/438-439.
 
 [43] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.
 
 [44] Fetâvâ-yi Hindiyye - Nevadir-i İbn Semma'e.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.
 
 [45] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.
 
 [46] Fetâ-vâ-yi Hindiyye.
 
 [47] Fetâvâ-yi Hindiyye ; 6/96.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/439.
 
 [48] Fetâvâ-yi Hindiyye : 8/96.
 
 [49] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/440.
 
 [50] El-Muhit - Radıyûddin Serahsî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/44.
 
 [51] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/440.
 
 [52] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/440.
 
 [53] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.
 
 [54] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.
 
 [55] Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.
 
 [56] Fetâvâ-yi Kaadıhan.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441.
 
 [57] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/441-442.
 
 [58] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye : 6/98.
 
 [59] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442.
 
 [60] Fetâvâ-yi Ebu Leys - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442.
 
 [61] Tatarhaniyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442.
 
 [62] Fetâvâ-yi Hindiyye - El Kâfi – Mervezî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/442-443.
 
 [63] Hızanetü'l-Müftin.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/443.
 
 [64] El-Kâfi – Mervezi.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/443.
 
 [65] Hızanetü'l-Müftin - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [66] Şerh-i Taimvî.
 
 [67] El-Aynî - Şerhü'l-Hidâye.
 
 [68] Hızanetü'l-Müftin.
 
 [69] Şerh-i Tahavî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/443-444.
 
 [70] El-Bedayi'- Kasani.
 
 [71] Fetâva-yi Hindiyye i 6/HS.
 
 [72] Hızanetü'l-Müftin.
 
 [73] Hızanetü'l-Müftîn - Fetavâr-yi Hindİyye.
 
 [74] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [75] Fetâva-yi Kaadıhan - Fetâva-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/444-445.
 
 [76] El-Kâfî -. Mervezî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/445-446.
 
 [77] El-Muhit - Radıyüddin Serahsİ.
 
 [78] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [79] El-Bedayi' – Kâsanî.
 
 [80] El-Hidâye -. Merğinanî.
 
 [81] Tatarhaniyye - Fetâvâ-yl Hindiyye.
 
 [82] Fetâva-yi Hindiyye : 6/117.
 
 [83] Fetâvâ-yi Hindiyye ; 6/117.
 
 [84] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/446-448.
 
 [85] El-Kâfî - Mervezi - El-Mebsut - Şemsü'l-Eimme Serahsi.
 
 [86] Hızanetü'l-Müftin.
 
 [87] Hızanetü'l-Müftin.
 
 [88] Fetava-yi Kaadıhan.
 
 [89] Şerh-i Tahavi - Fetavâ-yi Hindiyye.
 
 [90] Tatarhaniye - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [91] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/448-450.
 
 [92] Geniş bilgi için bak : Fetavâ-yi Kaadıhan - Fetavâ-yi Hindiyye.
 
 [93] Hızanetû'l-Müftin.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/450-451.
 
 [94] Fetavâ-yi Kaadıhan.
 
 [95] Siracü'l-Vehhac – HâlvanI.
 
 [96] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [97] Hızanetü'l-Müftîn - Fetavâ-yi Hindiyye.
 
 [98] Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/451-452.
 
 [99] Siracü'l-Vehhac – Halvanî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/452.
 
 [100] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/452-453.
 
 [101] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [102] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/453.
 
 [103] Fetâvâ-yi Htndiyye.
 
 [104] Hızanetü'l-Müftin.
 
 [105] Fetâvâ-yi Kaadıhan.
 
 [106] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [107] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [108] Hızanetü'l-Müftîn - Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/453-455.
 
 [109] Fetâvâ-yi' Kaadıhan.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/455.
 
 [110] Şerh-i Tahavî.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/455.
 
 [111] Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/455-456.
 
 [112] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/458.
 
 [113] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/456.
 
 [114] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [115] Fetâvâ-yi Hindiyye.
 
 [116] El-Muhit - Rad'yüddin Serahsi.
 
 [117] El-Hidâye -. Merğinanî.
 
 [118] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.
 
 [119] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi.
 
 [120] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 3/456-458.
#6
Dini Genel Bilgiler / Ynt: islamdaki Vasiyet ve Mira...
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:30 ÖÖ
Vasiyetin Rüknü :
 
 Şu kadar mal veya paramı falan kişiye verilmek üzere vasiyet ettim veya falan kişiye vasiyet ettim, demesidir.[2]
 
 Vasiyet Müstehabdır :
 
 Vasiyet eden kişinin üzerinde zekat, namaz, oruç, hac ve benzeri Allah'a ait bir borç yoksa, vasiyet etmesi  müstehabdır. Bu tür borçlar varsa, o takdirde vâcibdir.[3]
 
 Vasiyete, kendi için vasiyet yapılan kişinin kabulü şarttır. Öyleki, vasiyet eden kişi ölünceye kadar o kimse kendisi için yapılan vasiyeti ya açık, ya da delâleten reddetmemis.se, bu bir kabul sayı�lır. Vasiyet eden henüz ölmeden, kendisi için vasiyet yapılan kimse ya açık ya da delâleten bunu reddetmişse, yapılan vasiyet huküm-
 
 süz kalmıştır. Bu bakımdan vasiyeti yapan ölünce vârisleri reddedilen o vasiyeti artık yerine getirmezler.[4]
 
 Vasiyeti kabul ise, vasiyet edenin ölümüyle gerçekleşir. Yani o rihe kadar bir red sözkonusu değilse, vasiyet edenin ölümüyle yap-İı vasiyet kabul edilmiş olur. [5]
 
 Vasiyetin Şartı :
 
 Vasiyet edenin temlike, kendisi için vasiyet edilenin de temellü-3 ehil olmaları ve yapılan vasiyetin de temlike kabiliyetinin bulun-tası şarttır. Aksi halde yapılan vasiyet geçersizdir.
 
 Bunu bir iki misal ile açıklıyalım :
 
 Kaybolmuş bir malın vasiyet edilmesi, temlike kaabiliyeti olma-an bir maldır. Akli dengesi yerinde olmayanın vasiyeti veya aklî engesi bozuk olan kimse için vasiyet edilmesi ise, vasiyet edenin ve :endisi için vasiyet edilenin temlik ve temellüke ehil olmadıklarına aisaldır. [6]
 
 Malın Ne Kadarı Vasiyet Edilebilir?
 
 Ölümünden sonra yerine getirilmek üzere yapılacak bir vasiyet, çişinin malının üçte birini açmamalıdır. Yani bir kimse ancak mah-ıın üçte birini vasiyet edebilir. Fazlasını vasiyet etmesinin geçerliği, rârislerinin iznin© bağlıdır.
 
 Bu bakımdan fukaha vasiyet konusunda şu hükmü tesbit etmiş�lerdir : Mahn üçte birinden azını vasiyet etmek müstehabdır. Bu, va�siyet edenin ister fakir, ister zengin olmasına bağlı bir sınırlama de�ğildir. Herkes için geçerli olan bir istihbab kapısıdır.[7] 
 
 Az Malı Bulunan Kişinin Vasiyeti :                               
 
 Fakir sayılacak kadar az bir malı olan kimsenin varisleri bulu�nuyorsa, o takdirde hiç vasiyet etmemesi daha uygundur. Çünkü va�risleri aç ve perişan bırakıp başkasına yardım elini uzatmak, fazilet değildir. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin bu hususta uyarılan vardır.
 
 Mah çok olup zengin sayılan kişilerin de en çok mallarının üçte birini vasiyet etmeleri mümkündür. Yukarıda belirttiğimiz gibi, faz�lasını vasiyet etmeye yetkili ve me'zun değildir.
 
 Yapılan vasiyetin de bir hayır ve iyilik anlamı taşıması şarttır. Günahı gerektiren konular için yapılan vasiyet, Allah katında bir serdir.[8]
 
 
 Hiç Vârisi Bulunmayan Kişinin Vasiyeti :
 
 
 
 Hiçbir vârisi bulunmayan zengin bir kimse malının tamamını vasiyet edebilir ve devlet hazinesi buna müdahale yetkisine sahip değildir. Yani bu hususta Beytü'1-Malm iznine başvurmasına gerek yoktur. Kendi malında -varisleri olmadığına göre- her türlü tasar�rufa sahiptir.[9]
 
 
 Vârise Vasiyet Caiz Midir?
 
 
 
 Allah her hak sahibinin hakkını belirlemiştir. Bir kişi öldüğün�de terikesi    Allah'ın belirlediği ölçüde mirasçıları arasında taksim edileceğinden, bir vâris için vasiyet etmek, doğru değildir. Ancak di-, ğer vârisler bu vasiyeti uygun görüp kabul ederlerse, geçerlik kaza�nır, uygun görmedikleri takdirde, hükümsüz kalır.
 
 O halde bir kimse ölmeden önce hem kendi vârisine, hem de bir yabancıya vasiyet ederse, öldükten sonra yabancı hakkındaki vasi�yeti -malının üçte birini aşmıyorsa- geçerlik kazanır. Vârisi hakkın�daki vasiyeti, diğer varisler tarafından uygun görülürse geçerlik ka�zanır, aksi halde hükümsüz kabul edilir. Vasiyet eden ölmeden ön�ce, mevcut vârislerin yapılan vasiyeti uygun görüp görmemeleri bir hüküm taşımaz, ancak vasiyet eden murisleri öldükten sonraki ica�zetleri hüküm taşır.[10]
 
 
 Kendisine Vasiyet Yapılanın Durumu :
 
 
 
 Kendisine vasiyet yapılan kişinin durumu, vasiyeti yapanın ölü�mü anındaki durumuyla anlam taşır. Vasiyet eden ölmeden önce vâ�risi bulunan kardeşine vasiyet eder, fakat ölmeden önce bir oğlu do�ğarsa, o takdirde kardeşine yaptığı vasiyet geçerlik kazanır. Çünkü oğlu yokken kardeşi vâris idi, vârise ise vasiyet doğru değildir. Ama bu arada bir oğlu doğunca, kardeşi vâris olmaktan düştü, o nedenle de kendisi için yapılan vasiyet geçerlilik kazandı.
 
 Bunun aksini düşünecek olursak :
 
 Adamın bir oğlu bulunduğu halde kardeşine vasiyet etti, kendi�si ölmeden önce oğlu öldü. Bu durumda kardeşi için yaptığı vasiyet geçersiz kalır. Çünkü oğlunun ölmesiyle kardeşi vâris durumuna geçmiş oluyor, vârise ise vasiyet yapılmaz.[11]
 
 
 Vârislerden Bir Kısmı Vasiyeti Red, Bir Kısmı Uygun Görürse :
 
 
 
 Adam ölmeden önce ya bir yabancıya malının üçte birinden faz�lasını vasiyet etmiş, ya da vârislerinden birine vasiyette bulunmuş�sa, öldükten slonra onun bu vasiyetini vârislerinden bir kısmı red, bir kısmı da uygun bulursa, o takdirde, uygun bulanlara düşen hisse nisbetinde geçerlik kazanır, red edenlerin hisselerine nisbetle dü�şer.[12]
 
 
 Kaatil İçin Vasiyet :
 
 
 
 Kaatil için vasiyet caiz değildir. İster kasden, ster hataen öldür�müş olsun, farketmez. O halde bir kimse kendi vârisine veya bir ya�bancıya vasiyet ettikten sonra o vâris ya da o yabancı tarafmdan-ya kasden ya da hataen öldürülürse, yapılan vasiyet hükümsüz ka�lır. Ancak İmam A'zam Ebû Hanîfe'ye göre, diğer vârisler bu vasi�yeti geçerli sayarlarsa, o takdirde yerine getirilir. İmameny ise buna muhalefet etmişlerdir.[13]
 
 
 Kaatil Çocuk Ya Da Deli Olursa :
 
 
 
 Adam küçük oğluna veya deli bulunan bir vârisine veya yaban�cı küçük bir çocuğa ya da deliye vasiyette bulunduktan sonra o ço�cuk veya deli tarafından öldürülürse, vârisler buna icazet vermese-ler bile yapılan vasiyet geçerli sayılır. [14]
 
 
 Kadın Keskin Bir Aletle Adamı Yaralarsa :
 
 
 
 Bir kadın keskin bir alet veya keskin olmayan başka bir aletle bir adamı yaraladıktan sonra adam ölmeden ona vasiyet eder ve ev�lenir, sonra da Ölürse, kadın ne mirasçı olur, ne de kendisi için yapı�lan vasiyete hak kazanır. Ancak mehr-i mislini alır. [15]
 
 
 Mirasçının Oğluna Vasiyet Caiz Midir?
 
 
 
 Mirasçının oğlu ona vâris olmadığına göre, onun için vasiyet et�mesi caizdir. Bunun gibi, kendisini öldürenin babasına da vasiyet ca�izdir, çünkü o kaatil değil, kaatilin babasıdır. Aynı zamanda kaati-lin oğluna da vasiyet etmesi caiz kabul edilmiştir.[16]
 
 
 Canlı Bir Hayvan Îçin Vasiyet :
 
 
 
 Adam ölmeden önce, «falan adamın atına veya öküzüne yedirilmek üzere şu kadar para vasiyet ettim» derse, öldükten sonra bu vasiyet geçerli sayılır ve yapılan vasiyet at veya öküz sahibine tes�lim edilir. At ve öküz öldüğü takdirde vasiyet de hükümsüz kalır. Bunun gibi, at veya öküz sahibi onu sattığı, yani başka bir adamın malı olduğu takdirde de vasiyet hükümsüz kalır. Çünkü yapılan va�siyet hayvanla sahibi arasındaki bağlantıyla ilgili bulunuyordu. Bu ilgi kalkınca, vasiyet de hükümsüz duruma gelir.[17]
 
 
 Gayr-İ Müslim Vatandaşa Vasiyet :
 
 
 
 Müslüman kimsenin gayr-i müslim vatandaş için, gayr-i müslim vatandaşın da müslüman için vasiyeti sahihtir, geçerlidir. [18]Ama müslümanm harbî (= gayr-i müslim bir ülkede yaşıyan kimse) için vasiyeti caiz değildir. [19]O halde bir müslüman, darü'l-harbde bu�lunan bir harbî için vasiyette bulunursa, varisler bunu uygun görse�ler bile geçerli kabul edilmez. Harbî kendisine yapılan vasiyeti al�mak üzere eman dileyerek îslam ülkesine geçse, yine de vasiyet ona verilmez. îsterse vârisler o vasiyeti uygun görmüş olsunlar, hükmü değiştirmez.
 
 Vasiyet eden Müslüman da dar-i harbde, kendisi için vasiyet edi�len harbî de dar-i harpte bulunursa, yapılan vasiyet geçerli olur mu? îlim adamlarının bunun geçerliği hakkındaki görüşleri farklıdır.[20]
 
 Harbi, eman dileyerek îslâm ülkesinde bulunuyor ve bir müs�lüman onun için vasiyet ediyorsa, o takdirde yapılan vasiyet terike-nin üçte birinden geçerlidir. Bu hususta vârislerin icazetine başvu�rulmaz, ancak yapılan vasiyet terikenin üçte birini aşıyorsa, o takdirde icazetlerine başvurulur.
 
 Bunun gibi, İslâm ülkesinde bulunan bir harbiye sadaka da ve�rilebilir.[21]
 
 
 Murtedde Vasiyet Caiz Midir?
 
 
 
 Bilindiği gibi, murtedd, dinden dönen kimseye denilir. Bu durumda olan bir kimseye vasiyet yapmak caiz değildir, yapılsa bile geçer�li kabul edilmez.[22]
 
 
 Bıraktığı Mal Ancak Borçlarını Karşılarsa :
 
 
 
 Bir kimse borçlu olduğu halde vasiyette bulunursa, ölünce ba�kılır : Bıraktığı mal borçlarına yetiyor mu? Yetiyorsa, olduğu gibi borçları ödenir ve vasiyeti yerine getirilmez. Borçlardan sonra bir şey artarsa, o takdirde artan kısmın üçte birinden geçerli olur. Va�risler icazet verdiği takdirde, üçte birini aşarsa yine yerine getirilir. Ancak alacaklılar alacakanndan vazgeçerlerse, o takdirde va�siyeti yerine getirilir.[23]
 
 
 Çocuk Ve Delinin Vasiyeti Caiz Değildir :                               
 
 
 
 Çocuk temyiz çağına girmedikçe, yaptığı vasiyet geçerli sayıl�maz. Deliren kimsenin de vasiyeti caiz değildir. Ancak ölmeden önce aklı yerine gelir de vasiyet yaptıktan sonra ölürse, o takdirde geçer�li kabul edilir.[24]
 
 Geveze alaycının, zorlananın ve bir de yanlışlıkla söyleyenin va�siyeti sahih değildir. Ciddi olup hür ve akıl bulunanın vasiyeti an�cak geçerlidir.[25]
 
 Kanunen tasarruftan men'edilen çocuğun temyiz çağında da bu�lunsa vasiyeti kıyasen caiz değildir. Yolda kalmış, evinden ve ma�lından uzakta olan kimsenin vasiyeti ise caizdir.[26]
 
 Ancak çocuk vasiyet ettikten sonra ergenlik çağına girer ve yap�tığı vasiyeti geçerli kabul ederse, o takdirde caiz olur ki aslında bu yeni bir vasiyet sayılır.
 
 Ana rahmindeki çocuk için vasiyet etmek caizdir, eğer vasiyet tarihinden itibaren altı aya varmadan doğarsa böyledir. Daha geç doğarsa, yapılan vasiyet geçerli değildir. Çünkü bu çocuğun ondan olup olmadığı kesin değildir.[27]
 
 Ana rahminde bulunan çocuk için vasiyette bulunduktan sonra adam ölür, kadın da bir ay sonra ölü bir doğum yaparsa, vasiyet ge�çerli olmaz. Ama diri doğduktan sonra ölürse, vasiyet geçerlidir, te-rikenin üçte birinden çıkarılıp anasına, yani vârislerine verilir.
 
 Ana rahmindeki çocuğu vasiyet yapıldıktan ve adam öldükten sonra kadın kısa bir süre sonra ikiz doğurur. Her ikisi de diri doğar, ancak biri ölürse, vasiyet nasıl taksim edilir? Yapılan vasiyet ikiye ayrılır, yarısı diri kalan çocuğundur, yarısı da ölen çocuğun varislerinindir. [28]
 
 
 Vasiyetten Vazgeçmek Caiz Midir?
 
 
 
 Bir kimse önce vasiyet ader, sonra henüz ölmeden o vasiyetinden vazgeçerse, bu caizdir ve geçerlidir, Ancak bu vazgeçmek sözlü mü olmalıdır, yoksa delâleten de olabilir mi? Her ikisi de mümkün ve caizdir. Sarih biçimde sözlü olarak «Ben yaptığım vasiyetten vaz�geçtim» demesi kâfidir. Delâleten vazgeçmek ise, vazgeçtiğine delâ�let eden bir davranışta bulunmasıdır.[29]
 
 
 Bu Manayla Vasiyet Dört Kısma Ayrılır :
 
 
 
 Birincisi : Hem söz, hem davranış bakımından feshettiği ihtima�lini taşır. İkincisi : Sadece söz bakımından feshettiği ihtimali taşır. Üçüncüsü : Yalnız fiil cihetiyle fesh ihtimali taşır. Dördüncüsü her iki cihetle de fesh ihtimali taşımaz.
 
 Birinci şekil, belli bir mal veya parayı vasiyet ettikten sonra, «va�siyeti feshettim» veya «vasiyetimden döndüm» demesidir. Fiil cihe�tiyle de o malı satması ve o parayı harcayıp tüketmesidir. İkinci şe�kil, sadece sözlü olarak feshi mümkündür, fiilen mümkün değildir : Malının üçte birini veya dörtte birini  vasiyet etmesi gibi. Bu öldük�ten sonraya yöneliktir.  Aynı zamanda belli bir mal veya belli nis-bette bir para da değildir. O takdirde «Bu vasiyetimden vazgeçtim veya onu feshettim» demesi kâfidir ve bu fesh sadece sözlüdür. Üçün-3iı sekil, sadece fiilen vazgeçilir, yani feshedilir, sözlü olarak değil. Vasiyet ettiği bir malı, hiçbir şey söylemeden satması gibi. Dördün�cü şekil, vasiyet ettikten sonra ne sözlü, ne de fiili bir vazgeçme du�rumu olmayanıdır. [30]
 
 
 Vasiyet Ettiği Malı Sattıktan Sonra Tekrar Alırsa :
 
 
 
 Bir kimse belli bir malı vasiyet ettikten sonra satar veya birine bağışlar, sonra pişman olup geri alırsa, vasiyet hükümsüz kalır.
 
 O halde vasiyet edilen bir koyunu boğazlayıp yemesi vasiyetten dönüş kabul edilir. Onun yerine başka bir koyun vasiyet olarak ve�rilmez. Çünkü belli bir koyunu belirlemiş ve sonra da onu boğazla-mıştı, artık başkası onun yerine geçmez.
 
 Aima vasiyet ettiği elbiseyi yıkatması, bir dönüş sayılmaz. Falan kimse için yapmış olduğum vasiyetin tamamı hararadır veya faizdir, demesi bir rücu' anlamına gelmez. Ancak «Yaptığım va�siyetimin tamamını ibtal ettim veya tamamı hükümsüzdür, boştur.» derse, o takdirde hükümsüz kalır.[31]
 
 Vasiyeti yaptıktan sonra geciktirdim, demesi dönüş sayılmaz. Ama «onu terkettim» demesi dönüş sayılır. Yani vazgeçmiş kabul edilir.[32]
 
 Bunun gibi, «falan adama vasiyet ettiğim şu kadar malımı veya şu binamı, falan adam için vasiyet ediyorum, onun değil bunun ola�cak şekildeki ifadeler de ilk vasiyetten rücu' sayılır.
 
 Vasiyet ettiği ikinci adam hayatta değilse, birinci vasiyet geçer�li sayılır. Vasiyet ettikten sonra o ikinci adam ölürse, bu durumda vasiyet edenin ölümü onun ölümünden sonra meydana geldiğinden her iki vasiyet de hükümsüz kalmıştır. Vasiyete konu olan mal ol�duğu gibi vasiyet edenin varislerine kalır.[33]
 
 Ölümünden sonra falan adama verilmek üzere bir miktar külçe halindeki altını vasiyet ettikten sonra onu kuyumcuya götürüp bir takım zinet eşyası haline getirirse, bu vasiyetten rücu' ettiğini gös�terir ve ona göre işlem yapılır. Yani altını zînet eşyası haline getir�dikten sonra ölürse, artık o eşyalar vasiyet edilen kişiye değil, vasi�yet edenin varislerine intikal eder.
 
 Tarlasını veya boş bir arsasını vasiyet ettikten sonra o tarlada ekin ekerse, bu rücu' sayılmaz. Ama ağaç, bağ ve benzeri şeyler di�kerse, bu vasiyetten rücu' sayılır. Vasiyet ettiği boş arsa üzerine bi�na ve benzeri bir şey yapması da rücu' anlamına gelir.[34]
 
 Bunun gibi bağındaki taze üzümü veya tarlasındaki henüz yeşil bulunan buğdayı veya kümesindeki yumurtaları birisi için vasiyet edip kendisi henüz ölmeden üzüm olgunlaşıp kuru üzüm haline geti�rilir, başaklar kuruyup biçilir ve yumurtalar kuluçkaya bırakılarak civciv olursa, yapılan vasiyet hükümsüz kalır. Çünkü bu değişiklik�ler vasiyetten rücu' anlamına gelir.
 
 Ama bunlar vasiyet edenin ölümünden sonra değişikliğe uğrar�sa, vasiyet muteber sayılır ve vasiyet edilen kişilere verilir. [35]
 
 
 Vasiyet Anlamına Gelen Sözler :
 
 
 
 Birisine «sen benim ölümümden sonra vekilimsin» derse, bu va�siyet anlamına gelir, o nedenle adam vekil değil, vasî sayılır.
 
 Bunun aksine «Benim hayatımda sen vasisin» derse, bu vekâ�let anlamına gelir. O nedenle adam onun vasisi değil, vekili kabul edilir. Çünkü kişi hayatta iken vasisi olmaz, vekili olur.[36]
 
 «Vasim olman üzere sana üçbin lira ücret verdim» derse, şart hükümsüzdür; üçbin lira ise vasiyet olarak caizdir.
 
 «Sizler şâhid olun ben falan adam için bin lira vasiyet ettim ve falan adam için de vasiyet ettim onun benim malımda bin lirası var-dir», derse, birinci sözü muteber bir vasiyettir; ikinci sözü ise ikrar�dır, yani o adama bin lira borçlu bulunduğunu ikrar etmesi anlamı-nadır.
 
 «Malımdan onbin lira falanadır» derse, bu ikrar değil vasiyet ka�bul edilir. Bunda istihsan vardır. Yani kıyasa pek uygun değildir.
 
 Ölüm hastalığında kardeşine «Falan adamı ücretle tut da benim vasiyetimi infaz eylesin, yerine getirsin» derse, kardeşi onun vasîsi olur, tabii kabul ettiği takdirde.[37]
 
 «Ben öldüğümde cenazemi falan yere nakledin ve şu yerde de malımın üçte birinden bir hastane yapın» dedikten sonra vefat eder�se, hastane hakkındaki vasiyeti vasîsi tarafından aynen yerine geti�rilir. Sözünü ettiği yere cenazesinin nakliyle ilgili vasiyeti geçerli sa�yılmaz. Vasî bu vasiyeti yerine getirir de hayli masraf yapar, varis�ler ise buna razı olmazsa, vasi yaptığı masrafları kendisi öder. Ama vârisler buna izin verirlerse, o takdirde vasî o vasiyeti de yerine ge�tirir.
 
 Zengin bile  olsa, öldükten sonra kabrinin    mermer ve benzeri şeylerle yapılmasını ve gereken tezyinatın yerine getirilmesini vasi-ı  yet ederse, bu tür vasiyetler -gereksiz harcamaya yol açtığından ba�tıldır, hükümsüzdür, yerine getirilmez.[38]
 
 Öldükten sonra ta'ziye için gelenlere yemek verilmesini vasiyet ederse, fakih Ebû Cafer'e göre : Onun bu tür vasiyeti, malının üçte birinden karşılanmak kaydiyle caizdir. Uzun mesafeden gelenlerle cenaze evinde bazı hizmetlerden dolayı uzun süre kalanların hazır�lanan yemeklerden yemeleri helâldir. Tabii ölenin terikesinin üçte birini aşmıyorsa, aksi halde vârislerin iznine başvurulur. Bu husus�ta, yani ölü evinde yemek yiyecekler hususunda fakirle zengin ara�sında  bir ayrım yapılmaz.
 
 İhtiyaç fazlası yemek hazırlanırsa, fazla kısmına vasî zamın olur. Çünkü gereksiz bir harcama tazminatı gerektiren hususlar�dandır.
 
 «Ben öldükten sonra gelenlere ve çevrede oturanlara üç gün ye�mek verin» diye yapılan bir vasiyet de geçersizdir. Çünkü İslâm'da böyle bir sünnet yoktur. Vârislere intikal edecek malı gereksiz yere harcamak anlamındadır. [39]
 
 
 Lüks Sayılacak Bir Kefen Vasiyet Etmek :
 
 
 
 Zengin de olsa, normalin üstünde bir kefen vasiyet etmemelidir. Çünkü bunlar arızi şeyler. Aslolan güzel ameller, üstün meziyetlerle kabrin içini süslemek, oraya sönmeyecek bir meş'aîe götürmektir. Kabrin üstünün mermer veya benzeri şeylerden yapılıp süslenmesi İslâm nazarında bir değer taşımaz. Çünkü Allah şekillere ve mallara değil, kalblere ve amellere bakar.
 
 Bu bakımdan lüks sayılacak evsafta bir kefen vasiyet eden kim�senin bu vasiyeti yerine getirilmez. Yani vasisi olan kişi bu tür va�siyetleri yerine getirmekle mükellef değildir, aynı zamanda yetkisi de yoktur.
 
 Fukahanm çoğuna göre, adam nasıl bir kefen vasiyet ederse et�sin, emsaline ve örfe uygun bir kefene sarılarak defnedilir.[40]
 
 Kadın da hastalandığında kocasına, üzerinde borç kalan mehri-ni tamamen kefene sarfetmesini vasiyet ederse, onun da bu vasiyeti hükümsüzdür, yerine getirilmez, emsaline uygun bir kefen yapılır.[41]
 
 
 Beni Evinmin Önünde Veya Bahçemde Gömün Diye Vasiyet Etmesi :
 
 
 
 Bu tür vasiyetler de geçersizdir. Çünkü bir Müslümanın dindaş�larına ait bir kabristanda gömülmesi hem sünnet, hem onun için da�ha hayırlıdır. Ancak evimi kabristan olmak üzere vasiyet ettim, der ve orası kabristan olmaya elverişli bulunursa, vasiyetine itibar edi�lir. Aksi halde değil. [42]
 
 
 Falan Adam Namazımız! Kılsın :
 
 
 
 Falan adam namazımı kılsın veya kıldırsın, diye yapılan vasi�yetler de muteber doğildir. Bu bakımdan ehil olan herhangi bir adam onun cenaze namazını kıldırabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Hattâ el-Hulasa adlı kitapta bu tür vasiyetlerin sahih olmadığı belirtil�miştir. [43]
 
 
 Malının Üçte Birini Müslümanlara Kefen Alınmasına Vasiyet Ederse :
 
 
 
 Zengin bir adam malının üçte birini Müslümanların kefen ihti-tiyacmı veya onların kabirlerini hazırlatmayı veya defin masrafla�rını karşılamayı belirterek vasiyet ederse, bu vasiyet hükümsüz ka�bul edilir. Ama bunu fakir müslümanlarm kefenlenmesi, kabirleri�nin hazırlanması için vasiyet edecek olursa, bu geçerli sayılır.[44]
 
 
 Zinet Eşyamla Veya En Güzel Elbisemle Beni Defnedin Diye Vasiyyette Bulunursa :
 
 
 
 Bu ve benzeri vasiyetler de sünnete aykırı olduğundan yerine getirilmez. Vârisler istese bile, bu caiz değildir. Yapılacak tek şey, emsaline uygun bir kefen ile defnedilmesini sağlamaktır. [45]
 
 
 Kabrinin Sıvanmasını Vasiyet Ederse :
 
 
 
 Kabrinin iç veya dışının sıvanmasını veya kabrinin üzerine kub-bemsi bir şeyin yapılmasını veya mermerden bir dış kabir yapılma�sını vasiyet ederse, bunların hiçbiri caiz değildir. Vasisi bulunan ki�şi bu tür vasiyetleri yerine getirmez.[46]
 
 Ancak gevşek bir arazide kabri canavarlardan korumak için sı�vamak ta bir sakınca yoktur.
 
 Kızma veya oğluna elli bin lira verip, «bununla ben öldüğümde kabrimi imar et, beşbin lirasını kendine harca ve geriye kalanıyla buğday alıp fakirlere dağıt» diye vasiyet ederse, Fakîh Ebu'l-Ka sım'a göre, vârisi için vasiyet ettiği beşbin lira hükümsüzdür. Çün�kü vârise vasiyet yapılmaz. Sonra kabrine bakılır, sünnete uygun bir onarıma muhtaçsa ona göre, sarfedilerek onarılır. Geriye kalan paranın tamamı fakirlere sarfedüir.[47]
 
 
 Kur'ân Okutulmasını Vasiyet :
 
 
 
 Adam hastalanınca, «Ben öldükten sonra bir kimseye şu kadar para verip kabrim üzerinde Kur'ân okutmanızı vasiyet ettim» der�se, bu vasiyet hükümsüzdür.[48]
 
 Çünkü bu gibi hususlarda Kur'ân-i bir geçim vasıtası haline getirmemek lâzım. Aksi halde bu bir âdet haline gelir de bir kısım insanlar işini gücünü bırakıp ölülere Kur'ân okumayı meslek edinir ki  bu Sünnet-i Rasûlüllah'a aykırıdır.
 
 Ancak tanıdığı bir kişinin kendisi için Kur'ân okumasını vasiyet ederse, o kimse bir ücret almaksızın Kur'ân okuyabilir. [49]
 
 
 Mevcut Kitaplarının Toprağa Gömülmesini Vasiyet Ederse :
 
 
 
 Kitaplar bilindiği gibi, okunup yararlanmak içindir. O bakımdan  bir kimse «Ben öldükten sonra kitaplarımı da bir yere gömün» diye ' vasiyet ederse, onun bu vasiyeti caiz değildir,' yerine getirilmez. Ancak o kitaplarda toplumun ahlâkını bozan, inançları zayıflatan, nes�li bozan düşünceler varsa, o takdirde vasiyet yerine getirilir. Bunda dinen bir sakınca yok, belki sevap vardır.[50]                               
 
 
 Bir Cami'ye Sarf edilmek Üzere Yapılan Vasiyet :                     
 
 
 
 Cami ve mescidlere sarfedilmek üzere yapılan vasiyetler caiz�dir. Adam öldükten sonra vasiyet ettiği para câmi'lerin aydınlatma temizletme ve benzeri ihtiyaçlarına sarfedilir. [51]
 
 
 Kendi Adına Allah Yolunda Savaşa Çıkanlara Verilmek Üzere Vasiyette Bulunursa :
 
 
 
 Adam hastalığında vasisine, «Ben öldükten sonra şu kadar paranın benim yerime Allah yolunda savaşacak bir kimseye veya bir�kaç kimseye vermenizi vasiyet ettim» derse, onun bu vasiyeti aynen: yerine getirilir. Ancak savaşa çıkan kimseye vasiyet edilen para teslim edilince, o kimsenin de bu parayı sadece o yolda harcaması, ar-:; ta kalanı getirip vasiyet edenin vârislerine vermesi gerekir. İsterse^ Allah yolunda savaşa çıkan kimse zengin olsun, yine de vasiyet uya-' rmca para ona verilebilir. [52]
 
 
 Gayr-i Müslimlerden Fakir Çocuklara Harcanmak Üzere Vasiyet :
 
 
 
 İslâm, insan unsuruna değer verir. Bu bakımdan hayır işlerin�de gayr-i müslimleri bir tarafa itmez; onlara da sadaka olarak yar�dım yapılmasını tavsiye eder.
 
 Nitekim Müslüman bir kimse ölmeden önce, «Şu kadar para ayırdım, ben ölünce bu yarayı gayr-i müslimlerden fakir çocuklara dağıtırsınız» derse, bu vasiyet caizdir ve vasisi aynen yerine getirir. [53]
 
 
 Kilise ve Havra Yapılması İçin Vasiyet :
 
 
 
 Bir Müslüman ölmeden önce, bir miktar para ayırıp vasisine «Ben Ölünce bu para ile bir kilise veya havra yaptırınız» derse, bu vasiyet caiz değildir, yerine getirilmez. Çünkü bunda ma'siyet vardır. Ama malının üçte birini cami ve mescid yapılmasına harcan�mak üzere vasiyet ettim, derse, bu vasiyet geçerlidir. Çünkü bunda sevap vardır. [54]
 
 
 Mutlak Anlamda Vasiyet :
 
 
 
 Adam hastalandığı günlerde yanında toplanan dost ve yakınla�rına, «Ben öldükten sonra benim için vasiyet konusunda caiz olan ne varsa, onları yerine getirin» der, belli bir miktar ve belli bir cihst tayin etmezse, îmam Muhammed'e göre, vasiyeti caizdir. Ancak te-rikesinin üçte biri hesaplanarak çıkarılır ve fakirlere dağıtılır. Vâ�risler buna müdahale edemezler. Çünkü bir kimse malının üçte bi�rini vasiyet edebilir.
 
 «Ama vârislerim nasıl isterlerse, öylece benim için hayır yapsın�lar» diye vasiyet ederse, o takdirde bu varislerin takdirine bırakılmış bir vasiyet kabul edilir, nisbeti üzerinde durulmaz.[55]
 
 
 Ekili Tarlanın Toprağını Vasiyet Ederse :
 
 
 
 Ekili bulunan tarlasının toprağı, yani mülkiyetini hayır yapıl�mak üzere vasiyet ederse,    ekin biçildikten sonra bu vasiyet yerine getirilir. Çünkü ekin vârislerin hakkıdır. [56]
 
 
 Atını Veya Silâhını Vasiyet Ederse :
 
 
 
 Hastalanınca mevcut atım veya silahını  -Allah yolunda savaşa çıkanlara verilmek üzere- vasiyet ederse, bu caizdir ve öldüğünde vasisi bu vasiyeti aynen yerine getirir. Savaşa çıkanın fakir ya [a zengin olması bu hususta farketmez.[57]
 
 
 Câmi'lerde Okunmak Üzere Mushaf Alınıp Konulması Vasiyet Edilirse :
 
 
 
 Cami' ve mescidlerde okunmak üzere ya yanındaki mevcut mus-lafların oralara konulmasını ya da parayla satın alınıp konulmasını ırasiyet etmek caizdir. Vârisleri ya da vasisi onun bu husustaki va-siyetini aynen yerine getirir.
 
 Ancak bu tür vasiyetler İmam A'zam Ebû Hanife'ye göre, hü�kümsüzdür, yerine getirilmez.[58]
 
 Mevcut arsasını cami' yapılmak üzere veya cami1 yapmak isti-yenlere verilmek üzere vasiyet etmesi caizdir.[59]
 
 
 Malının Üçte Birini Allah Yolunda Harcanmak Üzere Vasiyet Ederse :                                           
 
 
 
 Adam malının üçte birinin Allah yolunda harcanmasını vasi�yet eder, fakat bunun cihetini tahsis etmezse, o takdirde bu vasiyet caizdir ve daha çok Allah yolunda savaşa çıkanlara harcanır. îmam Muhammed'e göre, hacce gidip te yolda kalan ve parası yetmiyen-lere de verilebilir.[60]
 
 
 Malımı Hayırlı İşlerde Harcayın :
 
 
 
 Ölüm hastalığında, «Malımı hayır yollarında harcayın» diye va�siyet ederse, o takdirde öldükten sonra vârisleri veya vasisi onun terikesinin üçte birini cami' köprü, okul, hastahane ve benzeri hayır yerlerine sarfederler.[61]
 
 
 Vasiyetin Hükümsüz Kalması :                                                 
 
 
 
 Adam hasta bulunduğu bir sırada yabancı bir kadının kendisin�de şu kadar alacağı bulunduğunu ikrar eder veya ona bir şeyler ve�rilmesini vasiyet eder, ya da ona bir bağışta bulunur ve sonra da o kadınla evlendikten sonra ölürse, borçlu bulunduğuna dair ikrarı ge�çerlidir. Vasiyet ve bağışı geçersizdir.
 
 Müslüman olan kimse, kâfir oğlu için bir miktar para veya mal ayırıp öldükten sonra ona verilmesini vasiyet eder veya ona bir şey bağışta bulunur veya ona borçlu bulunduğunu ikrar eder ve adam henüz ölmeden oğlu Müslüman olursa, ikrarı da, bağışı da, vasiyeti de hükümsüz kalır.[62]
 
 
 İşaretle Vasiyette Bulunmak :
 
 
 
 Ağır hasta olup konuşamıyacak durumda olan ve fakat aklî me�lekesi yerinde kabul edilen kimse, el veya baş işaretiyle vasiyette bulunur, yanındakiler de onun bu işaretinden arılarlarsa; yaptığı va�siyet caizdir. Aynen uyulur. Ama etrafındakiler onun yaptığı işaret�leri anlamazlar veya farklı biçimde anlarlarsa, o takdirde geçerli kabul edilmez.[63]
 
 
 Felçli, Yatalak Ve Çok Yaşlı Kimsenin Vasiyet Ve Bağışlan :
 
 
 
 Ölmeyecek şekilde felçli, yatalak ya da yaşlı bulunan ve aklî dengesi yerinde olan kimselerin hem yaptığı vasiyet, hem de bağış�ları geçerlidir. Çünkü hayır konularında bunlar da sağlam kişiler gibi kabul edilir. İsterse malının tamamını bağışlayabilir. Yani ta�sarrufa ehildirler.
 
 Ama felçli, yatalak ya da çok yaşlı kimse, bu duruma düştükten sonra çok yaşamaz da ölürse, o takdirde onun hastalığı, ölüm has�talığı sayılır ve bağış olarak yaptığı şey, ancak bıraktığı malın üçte birinden çıkarılır. Çünkü bu artık ölümden sonraya yönelik bir va�siyet kabul edilir.[64]
 
 
 Vasiyetten Sonra Aklî Dengesi Bozulursa :
 
 
 
 Vasiyetten sonra aklî dengesi bozulur ve kendine gelmeden ölür�se, daha önce yaptığı vasiyet geçerli sayılır mı? Fukahamn çoğuna göre, durum hâkime iletilir. Uygun görürse, vasiyeti yerine getirilir. Uygun görmediği takdirde geçersiz kabul edilir.[65]
 
 Hapishanede idama mahkûm olan bir kimse hasta durumunda kabul edilir ve yapacağı vasiyetler bu ölçüde itibar görür. Ama sa�vaşta olan kimse böyle değildir. Çünkü onun kurtulma şansı vardır. Bu bakımdan savaş alanında yaptığı vasiyet, hasta olmayan kişinin vasiyeti mesabesindedir. Ama savaş alanında bilfiil savaşa başlar�ken yaptığı vasiyet, hasta kimsenin vasiyeti mesabesindedir. Çünkü ölme ihtimali daha kuvvetlidir.
 
 Hapisteki idamdan kurtulur, bilfiil savaşa giren öldürülmeden geri dönerse, hastalandıMan sonra iyileşen kimseye benzetilir ve ar�tık malının tamamında tasarrufa yetkili kabul edilir.[66]
 
 Cüzamlı, çok ateşli sıtmalı kimseler ayakta duramayıp  sık  sık yatıyorlarsa,  hjasta  kabul  edilirler  ve  vasiyetleri  ona  göre, tec�viz görür. Yani ölüm hastalığı kabul edilerek, yaptıkları vasiyetlerimi iyîleşmeyip ölürlerse, aynen uygulanır.[67]                                 
 
 Kendisine felç geldikten veya dili tutulduktan sonra artık konuşma imkanı bulunmaz da baza işaretlerle veya yazılı olarak bildirmekle derdini anlatabilir ve bu hali bir yıl devam ederse, o takdirde bu" kimse dilsizler hükmünde kabul edilir. Otıa göre, hibe ve vasiyet ko�nusu değerlendirilir.[68]
 
 Doğum sancılan içinde kıvranan bir kadının o esnada yaptığı, vasiyet mal mm üçte birinden muteber tutulur. Eğer kurtulursa, artık malında istediği gibi tasarruf edebilir.[69]                             
 
 
 BİRÇOK ŞEYLERİ BİRDEN VASÎYET ETMEK
 
 
 
 Ölüm hastalığında adam bazı hayır kurumlarına verilmek, kıl�madığı namazların, tutmadığı oruçların keffareti olmak, vermediği zekâta mahsup edilmek, gitmediği farz haccm yerine getirilmesini dilemek gibi birçok vasiyetleri birden yapar ve sonra ölürse, nasıl bir yol takip edilir? Malının üçte biri bütün bunlara yetiyorsa, o tak�dirde hepsi de yerine getirilir. Yetmediği takdirde, vârislere başvu�rulur, varisler kendilerine düşen hisssden bunu karşılarsa, yine hep�si yerine getirilir. Karşılamadıkları takdirde, farz olanlar öne alınır, sonra vâcib.sonra da sünnet olanlar..
 
 Yapılan vasiyetlerin hepsi de farz kapsamına giriyorsa, o tak�dirde vasiyet eden kişinin önce hangi farzdan söz etmişse ona önce�lik tanınır.[70]
 
 Ancak Hacc ve Zekât gibi önemli iki farz için vasiyette bulun�muş ve önce .zekattan sözetmişse, yine de hacce öncelik verilir. Arta kalanı zekât borcu olarak fakirlere dağıtılır.[71]
 
 Katil keffaretiyle yemin keffareti hususları için vasiyet ederse önce hangisini anmışsa, ona öncelik tanınır.
 
 Fıtır keffaretiyle, hataen adam öldürme keffareti için yapılan vasiyette ise, adam öldürme keffaretine öncelik tanınır.[72]
 
 Sadaka-i Fıtır ile Kurban vasiyet etmişse, Sadaka-i Fıtra öncelik tanınır. Her ne kadar kurban kesmek vacibse de Sadaka-i Frfr'ın vü-cubu muttafekun aleyhdir. Kurbanın vucuibu ise ictîhad konusudur. Hatta sadaka-i fıtır Ramazanda bozulan orucun keffaretine de tak�dim edilir.
 
 Kurban ise nafile- mahiyette olan vasiyetler üzerine takdim edi�lir. Aynı derecede olan vasiyetlerde ölenin malının üçte biri hepsi�ne kâfi gelirse mesele yok. Gelmediği takdirde hepsini yerine kısmen olsun getirmede eşit şekilde bir dağıtım yapılır. Ancak hacc ibâdeti müstesna, onun gibi farzlar bulunduğu halde önce o yerine yerilir artan bir şey olursa, diğer farzlar için harcanır.[73]
 
 Yapılan vasiyet tamamen nafile ibadetlerle ilgiliyse, hangisini önce anmışsa, onunla başlanır. Arta kalanı sırasiyle diğerlerinin ye�rine getirilmesine harcanır.[74]
 
 Ölüm hastalığında on bin lira fakirlere, on bin lira hısımlarına ve on bin lira da kılmadığı namazlara keffaret olmak üzere muhtaç�lara vasiyet eder ve ölür, ancak malının üçte biri bu vasiyeti kar�şılamazsa, o takdirde sözü edilen üçte bir mal üçe ayrılır. Hısımlara isabet eden onlara verilir. Üzerindeki bir aylık namaza keffaret için ayrılan yetmiyecek olursa, fakirlere ayrılan kısım Üe takviye edilir. Çünkü keffaret de fakirlere dağıtılmaktadır. Aynı zamanda vasiyet edilmiş bir ilahi haktır, o nedenle fakirlere takdim edilir.[75]
 
 
 Hacc Îçin Yapılan Vasiyet :
 
 
 
 Ölen kişi kendisine gerektiği halde haccetmeden ölmüş, ancak eyerine hac yapılmasını vasiyet  etmişse,  malının  üçte biri yetecek olursa, bulunduğu şehir ya da kasabadan güvenilir bir adam tutu�larak ona bedel hacce gönderilir. Para yetmediği takdirde, nereden göndermeye yeterse, oradan gönderilir.
 
 Hac yolunda hastalanıp ölen kimse, ölmeden yerime hac yapılsın diye vasiyet ederse, imam Ebû Hanîfe'ye göre, yine de ölenin oturduğu beldeden adam tutulup gönderilir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre, öldüğü yerden adam tutulup hac yaptırı�lır. Bunda istihsan vardır.[76]
 
 
 Hısımlara, Komşulara, Yetimlere Ve İlim Ehline Verilmek Üzere Yapılan Vasiyetler :
 
 
 
 îmam Ebû Hanîfe'ye göre, yukarıda sözü edilen sınıflara yapı�lacak vasiyetlerde dört şart aranır :
 
 1 — Vasiyete müstehak olanların iki ya da daha fazla olması,
 
 2 — Hısımlarda en yakınlarına sırasiyle öncelik verilmesi, uzak hısımların bu haktan mahrum kalması, miras hukukunda    olduğu gibi,
 
 3 — Hısımların zirahm bulunması,
 
 4 — Bunların vasiyet edenin mirasçıları olmaması..
 
 Bu türlü vasiyetlerde taksim yapılırken kadın erkek ayırd edil�mez, hepsine de eşit biçimde verilir.[77]
 
 Yine bu gibi vasiyetleri taksimde müslüman, kâfir, köle, hür, küçük ve büyük eşit biçimde alırlar, herhangi bir ayırım yapılmaz,
 
 îmameyne göre, bu gibi vasiyetlerde sadece zirahm değil, baba ve ana tarafından mirasçı olmayan bütün yakınlara verilebilir. Ay�nı zamanda yakın akraba ile uzak akraba, bir kişiyle bir kaç kişi ara�sında da bir ayrım yapılmaz. Kâfir ile Müslüman da eşit biçimde va�siyetten alırlar.
 
 imam Ebû Hanîfe'ye göre, vasiyete müstahik olan yakın akraba bir tane ise malın yarısı ona verilir. Gerisi diğer uzak akrabaya tak�sim edilir.[78]
 
 Baba ve oğul -akraba tabiriyle- bu vasiyete dahil olmadıklarına göre, dede ve torun, yani babanın baba ve oğlun oğlu dahil olurlar mı? Ez-Ziyadat adlı eserde bunlar dahil olur, denilmiş ve muhalefet edip etmiyenlerden sözedilmemiştir. Hasan bin Ziyad'in Ebû Hanî'-fe'den yaptığı rivayete göre, dede ile torun da bu vasiyete girmezler, îmam Ebû Yusuf'tan da böyle rivayet edilmiştir. Ve sahih olan da budur.
 
 Ölen kimse mirasçılarından başka iki amcasını ve iki de dayısı�nı bırakacak olursa, akrabaya yaptığı vasiyetten sadece iki amcaya verilir, dayılara verilmez. Bu da îmam Ebû Hanîfe'nin içtihadıdır. İmameyne göre, dayılarada verilir.
 
 Vasiyet edenin bir amca iki de dayısı bulunursa, îmam Ebû Ha�nîfe'ye göre, amcaya üçte birin yarısı, iki dayıya vasiyetin yarısı ve�rilir. İmameyne göre, eşit biçimde alırlar.
 
 Yalnız bir amcası bulunursa, îmam Azam'a göre, üçte birinin yarısı ona verilir ve geriye kalan yarı da ölenin mirasçılarına redd-olunur. îmameyne göre, geriye kalan nısıf mahrem olmayan zirah-me verilir.[79]
 
 Akrabaya vasiyet eden kimse geriye bir halâ bir amca, bir dayı bir de teyze bırakırsa, vasiyetin tamamı amca ile halâya eşit şekilde verilir.[80]
 
 Vasiyet edenin akrabası sayılmıyacak kadar çok ise, ne yapılır? Fukahadan bir kısmına göre, vasiyet hükümsüz kabul edilir. Mu-hammed bin Seleme'ye göre, caizdir, ona göre bir taksimat yapılır. Fetva da buna göredir.[81]
 
 Vasiyet edenin bir oğlu bulunduğu halde nesepte farklı durum�da olan üç kardeşine vasiyette bulunursa, bu caizdir. Çünkü oğlu varken bunlar mirasçı olamıyorlar, o nedenle vasiyet bunlar arasın- da eşit biçimde taksim olunur. Ölenin bir kızı ve yine farklı durum- da üç kardeşi bulunur da onlara vasiyet ederse, ana-baba bir kar- dese verilmez, çünkü o, ölenin kızıyla birlikte mirasçı olabiliyor. Di- ğer iki kardeş mirasçı olamadıkları için vasiyet o ikisi arasında tak- sim olunur.
 
 Vasiyet eden geriye oğlunu, kızım bırakmamış, sadece farklı du- rumda bulunan üç kardeşini bırakmışsa, yaptığı vasiyetin tamamı  baba bir kardeşine verilir. Çünkü Ana-baba bir kardeşle, ana bir kardeş mirasçı oluyor.
 
 Kadın malının yarısını bir yabancı kimseye verilmek üzere va�siyet eder ve geriye sadece kocasını bırakırsa, malının yarısı vasiyet ettiği yabancıya verilir. Kalanın üçte biri kocasına ve geriye kalan altıda biri Beytü'l mal'e serilir. Bunun taksim şekli şöyledir : Yabancı önce terikenin üçte birini alır. Geriye üçte iki kalır. Kocası geriye kalan o üçte ikinin yarısını mirasçı olarak alır ki bu üçte birdir. Ge�riye malın üçte biri kalır, yabancı vasiyetinin tamamı olan altıda bi�rin yansını alır. Geriye o üçte birin yansı yani altıda biri kalır, o da Beytü'1-male devredilir.
 
 Kadın malının yarısını kocasına vasiyet eder. başka mirasçı bı�rakmazsa, o takdirde bu vasiyet caiz kabul edilir, kocasLmalın yan�sını miras yoluyla, yarısını da vasiyet sebebiyle alır.
 
 Adam malının tamamını bir yabancıyla karışma vasiyet eder ve ölürse, o takdirde, önce yabancı malın üçte birini alır. Kansı ise geriye kalan, yani üçte bir çıktıktan sonraki malın dörtte birini alır ki bu altıda bir eder. Geriye malın yansı kalır, o da vasiyet gereği ikisi arasında eşit biçimde taksim olunur.[82]
 
 «Malımın üçte birini yalanlanma ve başkalarına verilmek üzere vasiyet ettim» derse, malının üçte biri mirasçı olmayan yakınlarına verilir.
 
 Malının üçte birini kavmine veya aşiretine vasiyet ederse, bu caiz değildir. Ancak kavminin veya aşiretinin fakirleri diye bir açık�lama yaparsa, o takdirde caiz olur.[83]
 
 «Malımı falan adamın kızlarına vasiyet ettim» derse, o falan ada�mın aynı zamanda erkek çocukları da bulunursa, mal sadece kızla�rına verilir. Adamın oğullan ve bir de oğullannın kızları bulunursa, vasiyetin tamamı oğullannın kızlarına verilir. Adamın sadece kız�larının kızlan bulunursa, bunlar vasiyete dahil olamazlar. Çünkü bunlar falanın ne kızları, ne de oğlunun kızlandır. Kızının kızlan «falanın kızları» tabirine girmiyor. Ancak bu tabirle kızlarının kız�larını kasdettiğine dair bir belirti, bir işaret bulunursa, o takdirde onlara verilir.
 
 «Malımın üçte birini falanın babalarına verin» diye vasiyet eder, o falanın hem babalan, hem de analan bulunursa, hepsi de vasiye�tin kapsamına girer. O falanın babalan ve analan yok da sadece de�deleri ve nineleri varsa, vasiyet kapsamına girmezler. [84]
 
 
 Ev, Bağ, Bahçe Ve Benzeri Şeyleri Vasiyet Etmek :
 
 
 
 Bu gibi şeylere vasiyet etmek caizdir. Ne var ki vasiyet eden kim�se, vârislerini aç ve muhtaç bırakmamaya dikkat etmelidir. Çünkü önce onlann doyması gerekir. Vasiyet ancak fazla maldan yapılırsa, daha hayırlı ve feyizli olur. Bununla beraber fakir, zengin herkes malının üçte birini vasiyet edebilir.
 
 O halde adamın sadece bir evi bulunur, onu da bir fakire vasi�yet ederse, öldükten sonra ancak o evin üçte biri fakire verilir. Üçte ikisi mirasçılara kalır. Bölünmesi mümkün olmadığında bir ay ya da bir yıl fakir oturur, iki ay ya da iki yıl mirasçılar oturur.[85]
 
 Hastalanmadan önce vasiyette bulunur ve bunu bir kâğıda ya�zar, sonra hastalanır ve ikinci bir vasiyet daha yazarsa, bakılır, ikin�ci yazıda birinci vasiyetinden rücu' ettiğine dair bir kayıt yoksa iki�si de geçerli olur.[86]
 
 Vasiyet ettikten sonra kendisini vesveseye kaptırır ve çok geç�meden bunar ve kendine gelmeden, yani şuuru yerine gelmeden ölür�se, îmanı Muhammed'e göre, yaptığı vasiyet hükümsüzdür. Ancak aklı başına gelir de baş işaretiyle olsun o vasiyetinin yerine getiril�mesini anlatabilirse, o takdirde caiz olur. Fukahanın çoğu ise buna�ğın baş işaretiyle yaptığı tasvibi uygun görmemişlerdir.
 
 Üzerinde bir oruç keffaretinin bulunduğunu söyler ve bunun ödenmesi için vasiyet ederse, malının üçte biri altmış fakire -herbi-rine yanmşar sâ (1667 gr.) verilmek üzere- yetecek olursa, dağıtılır. Yetmiyecek olursa, vârislerin icazetine başvurulur. İcazet vermedik�leri takdirde üçte biri kaç fakire yeterse Öylece dağıtılır.[87]
 
 Ekmek ve buğday alınıp fakir ve düşkünlere dağıtılmasını vasi�yet eder, ancak bunun nakil ve hammaliye ücretlerinden sözetmezse, o takdirde vasî bunları sadaka yolu taşıtıp dağıtma imkânım bulur�sa öyle yapar, imkân bulamadığı takdirde, malının üçte birinden bu kabil ücretleri çıkarıp gerekeni yaptmr.
 
 Ama câmi'e verilmek üzere bazı mallar vasiyet etmişse, o takdir�de nakil ve hamaliye ücretleri bu vasiyete dahildir.
 
 Bir miktar para ayınp bunlann beş yıl içinde eşit taksitlerle fa�kirlere dağıtılmasını vasiyet ederse, vârisleri ya da vasisi vasiyet yol�lu bırakılan paranın tamamını bir sene içinde fakir ve muhtaçlara dağıtabilirler. Bunda bir sakınca yoktur.
 
 Kendisini öldüren kaatilin -henüz ölmeden önce- bağışladığını vasiyet ederse, Ebu Hanîfe'nin kıyasına göre, yapılan vasiyet caiz de�ğildir, uygulanmaz.[88]
 
 Bir mecliste malının altıda birini, diğer bir mecliste yine malı�nın altıda birini vasiyet ederse, ister bunlardan birine şahit tutsun, ister tutmasın, fukahanm icma'iyle, sadece malının altıda biri dağı�tılır, yani vasiyet ettiği yerlere verilir.
 
 Bir meclisde malının dörtte birini, diğer bir mecliste altıda biri�ni vasiyet ederse, az çoğa dahil edilerek sadece malinin dörtte biri vasiyeti gereğince harcanır. Gerisi hükümsüz kalır.[89]
 
 Adam malının üçte birinin- öldükten sonra fakirlere dağıtılması�nı vasiyet eder de vasisi bilerek veya bilmiyerek o malı zenginlere dağıtırsa, zamın olur. Bu îmam Muhammenin içtihadıdır.[90]
 
 Bir kişideki alacağının öldükten sonra hayır işlerine sarfedilme-sini vasiyet ettikten sonra, o alacağının bir kısmını borçluya bağış�lar veya kendisi alıp harcarsa, yaptığı vasiyet bozulmuş olur. [91]
 
 
 VASİLİĞİ KABUL ETMEK
 
 
 
 Vasi : Bir ölünün vasiyetini yerine getirmekle me'mur olan kim�seye denilir. Böyle bir hizmeti Allah (C.C.) için yapmakta büyük se�vap olmakla beraber, dikkat edilmediği takdirde vebalı da o nisbette büyüktür.
 
 Bunun için îmam Ebû Yusuf şöyle demiştir : «Vasiyet konusuna girip vasi olmanın ilk adımı bir hata-, ikinci adımı hıyanet, üçüncü adımı hırsızlık olabilir.» îmam Şafiî de, «Vasiliğe ancak geri zekâlı ya da hırsız olan heves eder.» demiştir.[92]
 
 Vasiler genel anlamda Üçe ayrılır :
 
 1 — Güvenilir, aynı zamanda kendisine ölenin yaptığı vasiyet�leri yerine getirmeye yetecek, güc ve bilgisi vardır. Hakim böyle bir vasîyi azledemez.
 
 2 — Güvenilirdir, ancak beceriksiz ve âcizdir. Hâlkim ona yar�dım edecek ikinci bir kimseyi görevlendirebilir.
 
 3 — Açıktan günah işliyen bir inkarcı ya da sefih bir kimse ola�bilir. O takdirde hâkimin onu azletmesi vâcibdir.[93]
#7
Dini Genel Bilgiler / islamdaki Vasiyet ve Miras Huk...
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:27 ÖÖ
islamdaki Vasiyet ve Miras Hukuku Üzerine Bilgiler
 
 VASİYET : Emretmek, bir işi birisine ısmarlamak, bir malı ölümden sonra bağışlama anlamında bir fıkıh terimi. Terim olarak, dinî ilimlerden fıkıhta ve hadis usûlünde ayrı ayrı manalara gelmektedir.
 
 Fıkıh Istılahında Vasiyet Fıkıh ıstılahında vasiyet iki aynı manada kullanılmaktadır.
 
 1- Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya hayır kurumuna karşılıksız olarak bağışlamak (Tehanevî, Keşşafu Istılahati'l Funûn, II,1526; Nasuhî Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, V, 115).
 
 2- Bir kimsenin ölmeden önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmekte veya terikesinde tasarrufta bulunmakta birisini yetkili kılmasıdır (Tehânevî, aynı yer).
 
 Malını veya bir malının menfaatına ölümüne bağlayarak bir şahsa veya hayır cihetine hibe eden kişiye vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye veya hayır cihetine mûsâ leh, vasiyet edilen mala ya da menfaate mûsâ bih, vasiyette bulunma olayında îsa denilir.
 
 Vasiyet Çeşitleri
 
 Vasiyet bir olay veya zamanla kayıtlı olmazsa, mutlak vasiyet, belirli bir olayla veya zamanla "şu işim olursa", "şu zamana kadar ölürsem." gibi kayıtlı olursa mukayyet vasiyet; mûsâ bihin miktarı, malın üçte biri, dörtte biri gibi bir oranla değil, belirli bir miktarla belli olursa mürsel vasiyet; miktar belli edilmeden terikenin üçte biri dörtte biri gibi bir oran vasiyet edilirse bu vasiyete de gayri mürsel vasiyet denilir. Vasiyet edilen şeyin mal veya menfaat olması bakımından da vasiyetler, vasiyye bi'l-mal ve vasiyye bil'l-menfaat kısımlarına ayrılırlar (Bilmen, a.g.e., V,115; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, VIII, 9).
 
 Vasiyetin Meşruiyeti
 
 Vasiyet, İslâm'ın meşru kabul ettiği akitlerdendir. Tarihî açıdan bakıldığında vasiyetin İslâm'dan önce de var olduğu görülmektedir. Mesela Romalılarda aile reisi malında vasiyet yoluyla ve hiç bir kayda tabi olmadan dilediği gibi tasarrufta bulunuyordu. Hatta bazan malının tamamım yabancılara vasiyet edip, kendi varislerini mirastan mahrum bırakabiliyordu. Daha sonra bir takım değişiklikler yapılarak, babanın malının en az dörtte birini çocuklarına bırakması zorunlu hale getirildi. Cahiliye Araplarında da vasiyet sınırsız bir şekilde vardı. Araplar, kendi akrabalarını muhtaç bırakmak pahasına büyüklük taslamak için, mallarının tamamını yabancılara vasiyet ediyorlar ve bununla övünüyorlardı (Zuhaylî, a.g.e., VI, 7). Demek oluyor ki, İslâm vasiyeti ihdas etmedi, hazır buldu. İslah ederek ibka etti, hatta tavsiye etti.
 
 Vasiyet, tüm İslâm müctehidlerine göre meşrûdur. Meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir; Bakara sûresinin 180. âyetinde: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzere bir borçtur'; 240. âyetinde de: "İçinizden ölüp de dul eşler bırakanlara gelince, onlar eşlerinin evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları terikeden faydalanmaları hususunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, iyilikle kendileri hakkında yaptıklarından size bir günah yoktur. Allah azîzdir hakimdir"buyurulmaktadır. Nisâ sûresinin 11 ve 12. âyetlerinde de ölenin bazı yakınlarının mirastaki hisseleri belirtilirken, bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği beyan edilmektedir.
 
 Hz. Peygamber'in hadislerinde de vasiyet teşvik edilmiştir. Mesela İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste: "Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da, vasiyeti yastığının altında yazılı olmadan iki gece geçirmesi doğru değildir" buyurmaktadır (Buharî, Vesâya, 1; Müslim, Vesâya,1-4; İbn Mâce, Vesâyâ, 2). Hz. Peygamber bir başka hadisinde de: "Âllah (c.c) size, amellerinize ziyade olarak ölümünüz esnasında mallarınızın üçte birini tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi) "buyurmuştur (İbn Mace, Vesâyâ, 5; Zeylaî, Nasbu'r Râye, IV, 399, 400).
 
 Bu âyet ve hadislerin delaleti doğrultusunda İslâm alimlerinin tümü vasiyetin meşruluğunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla vasiyet İcma ile de meşrudur (Merginânî, el-Hidâye, IV, 232; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 444).
 
 Vasiyetin Hükmü Prensip olarak vasiyet müstehap (Merğınanî, a.g.e., IV, 231) veya menduptur (Zuhaylî, a.g.e. VIII,11). Yukarıdaki âyet zahiren vasiyetin farz olması gerektiği izlenimi verebilir. Çünkü âyet-i kerimede vâsiyetin Allah'ın kullar üzerinde bir hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Ancak ulema bu âyetin, daha sonra inen miras âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Bu âyetin mensuh oluşunun delili sahabelerden bir çoğunun vasiyette bulunmamalarıdır. Çünkü eğer vasiyet farz olsaydı sahabelerin bunu terketmeleri mümkün olmazdı. Zaten İbn Abbas ve İbn Ömer vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir (Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12).
 
 Vasiyetler dînî açıdan beş grupta toplanırlar:

 
 a- Vacip vasiyetler: Bir Müslümanın hayatında iken ödemesi gereken ama ödeyemediği borçlarını veya başkasına ait hakları -bu borçlar Allah hakkına taalluk edebileceği gibi kul hakkı da olabilir- ödenmesi veya sahiplerine verilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Dolayısıyla elinde birisine ait emanet mal bulunan, birisine borcu olup, borcun varlığına dair şiir vesîka bulunmayan kişinin bu emanetlerin sahiplerine verilmesini, borçların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Aynı şekilde, hac, zekat, oruç gibi ibadetler kendisine farz olduğu halde eda edemeyenler, üzerinde keffaret borcu olanlar hac ve zekâtın edasını, orucun fidyesinin verilmesini, kefaretlerin ödenmesini vasiyet etmek zorundadırlar (İbn Kudâme, a.g.e., VI, 444; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, VI, 648, haylî, a.g.e., VIII, 12).
 
 b- Müstehap vasiyetler: Hali vakti yerinde olan kişinin, varis olmayan akrabalarına, yoksullara ve hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır.
 
 c- Mübah vasiyetler: Akrabalardan veya yabancılardan zengin olanlar için vasiyette bulunmak mübahtır.
 
 d- Mekruh vasiyetler: Fakir varisi olanların, mallarını vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur. Ayrıca Hanefilere göre, kim olursa olsun fisku fücur ehline vasiyette bulunmak da tahrimen mekruhtur.
 
 e- Haram olan vasiyetler: Haram bir işin yapılması için vasiyette bulunulması ittifakla haramdır. Mesela, bir Müslümanın kilise yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram olan bir şeyi vasiyet etmesi haramdır. Bu tür vasiyetlere uyulmaz. Ayrıca meşru cihetlere bile olsa malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesi de caiz değildir. Şayet vasiyet edilmişse, varislerin, malın üçte birisinden fazla olan kısmında bu vasiyete uymaları mecbur değildir. Ancak, isterlerse uyabilirler. Hambelilerdeki sahih görüşe göre bu tür bir vasiyet mekruhtur (İbn Kudâme, a.g.e., VI, 445; Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12, 13).
 
 Vasiyetin Rüknü Ebu Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare vs. akitlerde olduğu gibi, icap ve kabuldür. Yani, mûsî vasiyette bulunacak, mûsa leh de kabul edecektir. Mûsa lehin kabûlünün bulunmaması halinde vasiyet tamamlamış olmaz. Mûsa lehin kabulü, sarahaten olabileceği gibi, kabul veya red etmeden ölmesi durumunda olduğu gibi delâleten de olabilir. Vasiyetin kabulü ancak, mûsînin ölümünden sonra olur (Kâsânî, Bedâiu's-Sanâî, VII, 331). İmam Züfer'e göre ise, vasiyetin rüknü sadece icaptır. Mûsînin vasiyetini mûsa lehin kabul etmesi gerekmez. Çünkü, musa lehin durumu varisin durumu gibidir. Nasıl varis mîrası red imkânına sahip değilse, musa leh de vasiyeti reddetme imkânına sahip değildir (Haskefı, Dürrü'l Muhtac VI, 650).
 
 Vasiyette icab ve kabul, vasiyet kelimesi ile olabileceği gibi vasiyete delâlet eden başka kelimelerle veya yukarıda belirtildiği gibi delâleten de olabilir. Bu hüküm Hanefilere göredir. Cumhura göre ise delâleten kabul olmaz, mutlaka sözle yapılması gerekir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 18).
 
 Vasiyetin tahakkuku için kabulün şart olduğu görüşüne göre, kabul veya reddin fevrî (îcabın hemen peşinden) olması şart değildir. Mûsa leh, vasiyyeti, mûsînin ölümünden sonra olması kaydıyla ve reddetmemişse uzun süre sonra da kabul edebilir. Şafiîlere göre mûsa lehin kabul veya red ettiğine dair bir şey söylememesi durumunda vârisler ondan görüşünü açıklamasını talep edebilirler. Bu isteğe rağmen, görüş açıklamaktan imtina etmesi durumunda bu, vasiyeti red sayılır. Vârislerin zarara uğramamaları bakımından Şafiîlerin bu görüşü tatbike daha elverişlidir. Mûsa leh, kendisine vasiyet edilen şeyin hepsini kabul veya red zorunda değildir. Hepsini kabul veya red edebileceği gibi bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmesi de mümkündür (Zühaylî, a.g.e., VIII, 18, 19).
 
 Prensip olarak mûsa leh vasiyeti kabul veya red ettikten sonra bu tasarrufundan rucû edemez. Ancak, varisler buna icazet verirlerse rucû caizdir. Varislerin hepsi veya birisi, mûsa lehin kabulden sonra rucunu kabul ederlerse vasiyet reddedilmiş olur, mal varislere geri döner. Şâfiî ve Hanbelilere göre mûsa leh vasiyeti kabul edip kazbettikten sonra artı geri dönemez.
 
 Vasiyetin Şartları
 

 Vasiyetin sahih olması için, mûsîde, mûsâ lehte ve mûsâ bihte bulunması gereken bir takım şartlar vardır;
 
 a- Mûsîde bulunması gereken şartlar:
 
 1- Mûsî (vasiyette bulunan şahıs), teberrua ehil olmalıdır. Buna göre, mûsî, âkil, bâliğ ve hür olmalıdır. Mûsînin akıl sahibi olması gerektiğinde ulema arasında her hangi bir görüş ayrılığı yoktur. Definin, bunağın ve baygının vasiyeti ittifakla caiz değildir. Büluğ konusu ise ihtilafladır. Hanelî ve Şâfiîlere göre mûsînin baliğ olması şarttır. Mâlikî ve Hanbelilere göre şart değildir. Onlara göre mümeyyiz olan çocuğun (on yaşı temyiz çağı kabul ediyorlar) vasiyetleri geçerlidir.
 
 Sefahet sebebiyle kendisine hacr konulmuş olan mahcudun vasiyeti temelde ittifakla caiz olmakla birlikte bazı teferruatta mezhepler arasında ufak tefek görüş ayrılıkları vardır. Hanefilere göre mahcurun vasiyetinin geçerliliği, vasiyetin fakirlere veya bir hayır kurumuna olması ile kayıtlıdır. Zengin için yapacağı vasiyet geçerli değildir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir şart yoktur. Ancak Şâfiîlere göre iflas sebebiyle hacr edilenin vasiyetinin cevazı, alacakların icazetine bağlıdır.
 
 Sarhoşun vasiyeti Şâfiilerin dışındaki ulemaya göre mutlak olarak geçerli değildir. Çünkü aklı başında değildir. Şafiilere göre ise haram bir şeyden dolayı sarhoş olanınki sahihtir.
 
 Kâfirin vasiyeti ittifakla caizdir (Merğınanî, a.g.e., IV, 234 vd., İbn Kudâme, a.g.e, VI, 558 vd., Zühayli a.g.e, VIII, 24 vd).
 
 2- Mûsî, vasiyet ettiği mala malik olmalıdır. Bir kimsenin kendisine ait olmayan bir malı vasiyet etmesi caiz değildir.
 
 3- Mûsî vasiyeti kendi rızası ve hür iradesi ile etmiş olmalıdır. İkrah, şaka veya hata ile yapılmış olan vasiyetlerin geçerliliği yoktur.
 
 b- Mûsâ lehle (Kendisine vasiyet edilen kişi) ilgili olan şartlar:
 
 1- Mûsâ leh, mevcut olmalıdır. Ana karnındaki cenin de mevcut sayıldığı için, cenine yapılan bir vasiyet geçerlidir.
 
 2- Mûsa leh belli olmalıdır. Kim olduğu bilinmeyen meçhul bir şahsa vasiyet caiz değildir.
 
 3- Mûsa leh mal edinmeye müstehak birisi olmalıdır. Dolayısıyla köle için yapılan vasiyet geçerli sayılmamıştır.
 
 4- Mûsa leh, musî'in katili olmamalıdır. Mûrisi öldüren katil, mirastan mahrum olduğu gibi, mûsîsini öldüren mûsa leh de vasiyetten mahrum edilir. Bu görüş, Hanefî ve Hanbelîlere göredir. Şâfiî ve Mâlikîlere göre katile vasiyet yapılabilir.
 
 5- Mûsa leh, mûsînin vârisi olmamalıdır. Vârise vasiyet caiz değildir. Şayet birisi vârisine vasiyette bulunmuşsa, bu vasiyetin geçerliliği diğer varislerin rızasına bağlıdır.
 
 6- Mûsa leh, haram bir cihet olmamalıdır. Kumar salonu yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram bir cihet için yapılmış olan vasiyetler ittifakla geçersizdir. Vasiyet ciheti aslında mübah olmakla beraber, bir masiyete vesile olabilecek cinsten ise -fasıkların fısklarını icra edebilmeleri için yardımlaşmalarını sağlayacak bir tesis inşası gibi- Hanefi ve Şafiilere göre geçerli, Mâlikî ve Hanbelilere göre batıldır.
 
 c- Musa bihte (Vasiyet edilen şeylerde) bulunması gereken şartlar:
 
 1- Musa bih mal olmalıdır. Mal, taşınır ve taşınmaz bir mal olabileceği gibi, hak ve menfaat da olabilir. Bir kimse mesela evinin mülkiyeti varislerinin olması şartıyla, süknâsını (içerisinde oturma hakkı) bir başkasına vasiyet edebilir.
 
 2- Mûsa bih olan mal, mütekavvim (Müslümanlar katında değeri olan bir mal) olmalıdır. Bir Müslümanın başka bir Müslüman için şarap, domuz gibi mütekavim olmayan bir şeyi vasiyet etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, bir kimsenin ölümünden sonra peşinden ağıt okunması için vasiyette bulunması caiz olmaz.
 
 3- Temlîki kabil olmalıdır. Bundan maksat; vasiyet edilen alın şer'î akitlerden bir akitle sahip olunması sahih bir mal olmalıdır. Binaenaleyh, henüz ana karnına düşmemiş bir yavruya vasiyet caiz değildir.
 
 4- Vasiyet edilen mal muayyense, vasiyet edilirken, mûsînin mülkü olmalıdır.
 
 5- Mûsa bihin masıyet veya şer'an haram olan bir şey olmaması gerekir. Meselâ kabrin gösterişli bir şekilde yapılması için vasiyette bulunmak caiz değildir.
 
 6- Mûsînin varisi varsa, mûsa bih terikenin üçte birinden fazla olmamalıdır. Şayet üçte birden fazla olursa, fazla olan miktardaki vasiyetin edası varislerin icazetine bağlıdır. Bu Hanefilerin görüşüdür. Şâfiî, Mâlikî, ve Hanbelîlere göre ise, mûrisin varisi olmasa bile terikenin üçte birini aşan miktardaki vasiyet batıldır. Çünkü bu durumdaki birinin malında tüm Müslümanların hakkı vardır (Merğınânî, a.g.e., IV, 232; İbn Kudâme, VI, 563; Mevsılî, el-İhtiyar li Ta'lili'l-Muhtâr, V, 62; Bilmen, a.g.e., 122-127; Zühaylî, a.g.e., VIII, 26-53).
 
 Vasiyetin Hukuki Hükümleri
 
 Vasiyet, bütün alimlere göre lâzım (bağlayıcı olmayan) bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyle, ister sağlıklı halinde, ister hastalık halinde vasiyet etmiş olsun, istediği zaman vasiyetinin tamamından veya bir kısmından dönebilir (İbn Kudâme, a.g.e., IV, 518; Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, VI,186; Meydanî, el-Lilbab Şeriru'l-Kitap IV, 178; Şirbînî; Muğni'l-Muhtâc, III, 71, 72).
 
 Şartlarını haiz olan bir vasiyet sahihtir. Vasiyet mutlaksa, musî öldüğünde ve musa leh kabul ettiği andan itibaren, bir zamana veya şarta bağlı ise şartın tahakkuku ve zamanın gelmesinden itibaren vasiyet edilen mala malik olur. Vasiyetin infazı miras taksiminden önce gelir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem, techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, peşinden de vasiyetlerin infazıdır (Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu Feraizi Siraciyye, 2-5).
 
 Mûsa bih muayyen bir mal ise sadece ona bağlıdır. Dolayısıyla henüz mşa lehin eline geçmeden telef olursa vasiyet de batıl olur. Mûsînin başka malları olsa o mallarla mûsâ lehin hiç bir ilgisi yoktur. Vasiyet, bir mal çeşidinin belirli bir oranı ise, vasiyet edildiği esnada mevcut olan mala taalluk eder.
 
 Vasiyye bil'l-menfaa
 
 Hanefilere göre menfaatten maksat, bir kölenin hizmeti, bir evde oturma hakkı ve geliri, bahçe ve tarlanın ürün ve kirasıdır (Kasânî, a.g.e., VII, 352).
 
 Dört mezhep imamına göre menfaatin vasiyeti caizdir. Daha önce aynıların vasiyetinde vasiyet edilen malın terikenin üçte birinden fazla olmayacağına değinilmişti. Bu oranın, menfaatte nasıl takdiri yapılacaktır? Bu konu mezhepler arasında değişik değerlendirilmiştir; Hanefîler ve Mâlikîler menfaati vasiyet edilen malın değerine bakarlar. Şayet bu mal terikenin üçte birini aşmıyorsa, süresi ne olursa olsun vasiyet uygulanır. Fakat, bu mal terikenin üçte birinden daha fazla olursa, üçte biri kadarı geçerli, kalanı geçersizdir. Yani bu mezheplere göre itibar, menfata değil, menfaati vasiyet edilen aynadır. Şafii ve Hanbelî mezheplerine göre, muteber olan, mal değil, malın vasiyet müddetindeki menfaatidir. Çünkü mûsa bih, menfaattir. Hanbelîlerden bir görüşe göre, müddetin sınırsız olması halinde, Hanefîlerde olduğu gibi aynın kıymetine itibar edilir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 86, 87).
 
 Menfaatin elde edilmesi ya mûsa lehin bizzat kendisinin kullanması ile veya kiraya verip kirasını alması ile gerçekleşir. Şayet mûsi, vasiyet ederken bunlardan birisini kayıtlamamışsa, mûsâ leh dilediği şekilde istifade edebilir. Fakat, bir menfaat türü ile kayıtlamışsa Hanefilere göre bu kayda uymak zorundadır. Aksine hareket edemez. Dolayısıyle, kendisinin oturması için, oturma hakkı vasiyet edilen birisinin, evi kiraya vererek kirasını alması caiz olmaz. Şafii ve Hanbelîlere göre, musâ leh, böyle bir kayda uymak zorunda değildir. İstediği şekilde faydalanabilir.
 
 Bir malın menfaati, mûsâ leh ile varisler arasında müşterek ise, dilerlerse malı kiraya verip kirasını bölüşürler, dilerlerse ve mal müsaitse malı aralarında bölüşüp her biri muayen bir kısmının menfaatini alır. Üçüncü bir yol olarak da malı münavebeli olarak kullanabilirler (İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, VI, 691 vd.).
 
 Vasiyet edilen menfaat geçici olabileceği gibi, süresiz de olabilir. Şayet belirli bir süreye münhasırsa veya sonu gelecek bir cihete ise malın kendisi mûsinin varislerine aittir. Sürenin bitiminde onlara döner. Fakat, bir malın menfaati sınırsız olarak ya da mutlak olarak vasiyet edilmiş ve mûsa leh sonu gelmeyen bir türdense o aynı vakıf hükmündedir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 92, 93).
 
 İkinci Manada Vasiyet
 
 Bir kimsenin, ölmeden önce küçücük çocuğuna ait malî işleri yapması veya terikesinde tasarrufta bulunması için birisini yetkili kılmasının, vasiyetin fıkıh ıstılahındaki ikinci manası olduğunu söylemiştik. Akıl hastalığı, bunama, akıl zaafı ve sefahat sebebiyle, bir kimsenin tasarruf yetkisi elinden alınmış ve işlerin yürütmesi için birisi tayin edilmişse buna da kayyum denilir. Kayyum vasi mesabesindedir (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, II, 276). Şimdi de kısaca bu manadaki vasiyet üzerinde duralım.
 
 Bir kimseyi, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmekte yetkili kılan kişiye mûsî, yetkili kılınan şahsa vasî veya musâ ileyh, bu zatın sahip olduğu sıfata da vesâyet denilir. Bu anlamda iki türlü vasî vardır:
 
 1- Vasıyyi Muhtar: Kişi tarafından seçilmiş olan vasîdir. Yani, bir kimse ölümünden sonra bıraktığı terike veya çocukları ile ilgili işlerde tasarruf etmesi için birisini yetkili kılarsa buna vasiyi muhtar (seçilmiş vasî), vasiyyul-meyyit (ölenin vasîsi), vasiyyu'l-eb (babanin vasîsi) denilir.
 
 2- Vasiyyi Mensup (tayin edilmiş vasî): Yukarıda söylenilen işleri yapabilmesi için hâkim tarafından tayin edilmiş olan vasîdir. Buna vasiyyu'l kadî (hâkimin vasîsi) da denilir (Bilmen, a.g.e., V, 6).
 
 İslâm hukuku prensip olarak vasî tayin etme yetkisini babaya vermiştir. Şayet baba vefat etmeden önce birisini vasî seçmişse çocuğun mallarında tasarruf etmek onun hakkıdır. Şayet seçmemişse ve varsa, sıra dede (babanın babası) ve onun tayin ettiği vasîdedir. O da yoksa o zaman vasî tayini hâkimin salahiyetine girer. Demek oluyor ki, çocuğun malı üzerindeki tasarruf yetkisi sırayla, baba, babanın vasîsi, babanın vasîsinin vasîsi, dede, dedenin vasîsi, dedenin vasîsinin vasîsi ve hâkimin vasîsine aittir (Mecelle, madde, 974; Karaman, a.g.e., I,196). Anne, kardeş, amca gibi akrabaların küçüğün malı üzerinde tasarruf yetkileri yoktur (Karaman a.g.e., II, 276).
 
 Vesayet, mûsinin icabı ve vasînin kâbûlü ve meydana gelir. Tek taraflı bir irade yeterli değildir, dolayısıyla vasînin kabulü şarttır. Vasînin, âkil, bâliğ, hür ve taarrufa ehil olması gerekir. Bir gayri müslimin, Müslüman üzerindeki vesayeti caiz değildir.
 
 Vasînin, çocuğun malı üzerindeki tasarrufu, küçüğün menfaatının kesin veya muhtemel olmasına bağlıdır. Kesin zararına olan tasarrufları ise geçerli değildir. Buna göre, vasî, küçüğün malından hibe, tasadduk gibi bir yolla teberruda bulunamaz. Hibe ve sadaka kabulü gibi mutlak menfaat olan tasarruflara yetkilidir. Kâra da zarara da ihtimali olan alım satım gibi tasarruflarda gabni fahiş * derecede zararına olmayacak tasarruflarda bulunabilir (Karaman, a.g.e., II, 276). Şayet vasiyyi muhtarın küçüğün malındaki tasarrufunda hıyaneti görülürse, hâkim tarafından azledilir. Ama bir hıyaneti söz konusu olmazsa, bir görüşe göre azletemez, diğer bir görüşe göre azlederse geçerlidir fakat günahkar olur. Hâkim kendi tayin ettiği vasîyi ise istediği zaman ve hiç bir kayda bağlı olmadan azledebilir (Bilmen, a.g.e., V, 182).
 
 Bir vasî vesayet işlerini tek başına görmekten aciz ise hâkim ikinci bir vasî tayin edebilir. Ayrıca baba veya dedenin de birden fazla kişiyi vasî tayin etmesi mümkündür. Bu durumda vasilerden birisinin tek başına tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Şayet bulunur da yetimin malı zayi olursa bu malı tazmin etmek zorundadır.
 
 Vasiyi muhtar vesayeti kabul ettiği zaman, musînin vefatından sonra artık vesayeti terk edemez. Hâkimin tayin ettiği vasî ise istediği zaman kendisini vesayetten azledebilir. Ancak daha önce hâkime haber vermesi gerekir. Vasiyyi muhtar, ücret alamaz, vasiyyi mansup ise hakimin takdiri ile belirli bir ücret alabilir. Ancak, vasıyyi muhtarın da muhtaç olması kaydıyla yetimin malından yemesi caizdir (Bilmen, a.g.e., V, 205 ; Zûhayıs, a.g:e, VIII,148).
 
 Vesayet, vasî tayin eden kişi veya mercinin azli, çocuğun büyümesi, zamana bağlı olan vesayetlerde sürenin bitimi, belirli bir iş için vasî kılınması halinde o işin yapılmış olması, vasînin aklını kaybetmesi, fıska mübtelâ olması ve ölümü ile sona erer (Zühaylî, a.g.e., VIII, 149).
 
 Hadis Usülü Istılahında Vasiyet
 
 Hadis usûlü ilminde Vasiyet, hadis tahammül yollarından birisidir. Sefere çıkacak veya ölmek üzere bir şeyh (hadis bilgini) in, rivayet etmekte olduğu bir kitabı bir şahsa Vasiyet ederek bırakması demektir. Bu ilimde, vasîyette bulunan şeyhe, mûsî, kendisine kitap bırakılan öğrenciye mûsa leh denilir.
 
 Vesayet yoluyla hadis tahammülünün caiz olup olmadığı bu sahanın bilginleri arasında tartışmalıdır. İçlerinde Nevevî'nin de bulunduğu bir gruba göre caiz değil, bir başka gruba göre caizdir. Caiz görenler de bu yolu hadis tahammül şekillerinin en alt seviyesi olarak kabul etmişlerdir. Vasiyet yoluyla tahammülü kabul edenler, şeyhi bu vasiyetiyle öğrencisine muayyen bir şey vermiş, ve onun kendi rivayetlerinden birisi olduğunu kabul etmiş gibi telakki ederler. Vasiyet edilen bir kimsenin rivayet sırasında vasiyet edenin sözlerini fazla veya eksik olmadan aynen aktarması gerekir (Suyutî, Tedrîbu'r-râvî fı Şerhi Takribi'n Nevevî, II, 59, 60; Tehanevî, a.g.e., II,1526; Yaşar Kandemir, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, trc. 79, 80).
 
 " İslâm'da vasiyetin hükmü nedir? Müslüman'ın vasiyet hususunda ne yapması gerekir? İki erkek evlâdı bulunan bir baba, malını eşit mi paylaştırmak zorundadır? Evlâtlarının durumu iyi ise malının hepsinin tasadduk edilmesini vasiyet edebilir mi?"
 
 Vasiyet, bize ölüm belirtileri geldiğinde, yapmak isteyip yapamadığımız işlerin yapılmasını veya takip edilmesini, hayatta olan kimselerden rica etmektir. Üzerimizdeki kul hakkının ve Allah hakkının ödenebilir kısmının, bıraktığımız malın üçte biriyle ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir. Bıraktığımız malın üçte biri ile yerine getirilebildiği sürece, vasiyetimizi yerine getirmek varislerimiz üzerine de vaciptir. Eğer vasiyetimiz, malımızın üçte biri ile yerine getirilemiyorsa, vasiyetimizi yerine getirmek varislerimiz üzerine vacip olmaz. Yerine getirirlerse iyi olur. Fakat maddî imkânları yoksa bizim vasiyetimizi yerine getirmeye zorlanamazlar.
 
 Bıraktığımız malın üçte ikisi ise varislerimizin hakkıdır. Mirasımız bu üçte ikilik kısımdır. Bu üçte ikilik kısım eğer çocuklarımızın ihtiyacından çok fazla ise, sağlığımızda onların haklarını ihtiyaçları kadar ayırıp, geri kalanını tasadduk konusu yapmamızda bir sakınca yoktur. Ancak çocuklarımızı ihtiyaç içinde bırakarak bütün malımızı tasadduk konusu yapmamız doğru olmaz. Çocuklarımızı başkalarının eline bakacak halde bırakmamız günahtır. Eğer mirasımıza pek fazla ihtiyaçları olmadığı kanaatindeysek, bu durumda yine onların rızalarını almamız gerekir.
 
 Üzerimizde, hesabı sorulacak olan iki türlü hak vardır: a- Kul hakkı. b- Allah hakkı.
 
 a) Kul Hakkı: İnsanlarla ilişkilerimizden doğan haklardır. Allah'ın huzuruna kul hakkı ile gitmemeliyiz. Varsa borçlarımızın ödenmesini muhakkak vasiyet etmeliyiz. Varislerimiz vasiyetimizi malımızın üçte birini kullanarak yerine getirmekle mükelleftirler. Eğer malımızın üçte biri borçlarımızı ödemiyorsa, varislerimiz, malımızın geri kalanından takviye yapar ve kul hakkını üzerimizden kaldırırlar.
 
 b) Allah Hakkı: Zimmetimizde vasiyet konusu yapmamız gereken Allah hakkı şunlardır:
 
 1- Oruç borcu: Hastalık dolayısıyla zamanında tutamadığımız, fakat iyileşmediğimiz için sonradan kaza da yapmadığımız oruç borcumuz için eğer kendimiz fidye ödememişsek, fidyemizin ödenmesini vasiyet ederiz. Mirasçılarımıza ne kadar oruç borcumuz olduğu konusunda bilgi vermeli ve borcumuz olan oruçların fidyesinin ödenmesini vasiyet etmeliyiz.
 
 Fakat kendi elimizle fidye ödeme imkânımız olursa, oruç fidyemizi vasiyet konusu yapmadan kendi ellerimizle ödememiz şüphesiz çok daha efdaldir.
 Eğer kendi ellerimizle fidye ödeme imkânı bulamamış isek, vasiyet ettiğimizde de, miras olarak bıraktığımız malımızın üçte birisi fidyemizi ödemeye yeterli değil ise, İnşallah Cenâb-ı Hakk'ın Ğafûr ve Rahîm isimleri imdadımızda olacaktır. O zaman Cenâb-ı Hak'tan (iskat ve devir gibi işlemlere gerek kalmadan) doğrudan bağışlanma ve af talep edeceğiz.
 
 2- Zekât borcu: Çeşitli sebeplerle zamanında elimizle ödemediğimiz zekâtımızın, mirasımızdan ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir.
 
 3- Hac borcu: Eğer maddî olarak muktedir olduğumuz halde hastalık dolayısıyla hacca gidememişsek, birisini göndermeye de fırsat bulamamışsak, güvenilir birisinin bizim için hacca gönderilmesini vasiyet etmemiz vacip olur. Varislerimiz bu vasiyetimiz için mirasımızın üçte birini kullanır.
 
 4- Yemin borcu: Hayatımız boyunca bozduğumuz yeminlerimiz için ödememiz gereken kefaret miktarını eğer kendi ellerimizle ödememişsek, malımızın üçte biriyle ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir.
 
 5- Kurban Borcu: Kurban Bayramına yetişen bir kurban mükellefi, eğer kurban kesmeden vefat ederse, Kurban Bayramı çıkmadan kendisi için kurban kesilmesini vasiyet eder. Varisler, bu vasiyet için bıraktığımız mirasın üçte birini kullanır.
 
 6- Namaz borcu için fidye ödenmediğinden, namaz için vasiyet söz konusu değildir.
 
 Eğer mirasın üçte birisi ile bu haklar ödenebiliyorsa, ölen kişinin vasiyeti de varsa, mirasçıların yapacakları öncelikli iş, mirası paylaşmadan, bu vasiyeti yerine getirmek olmalıdır. Bu vasiyetleri gerçek harcamalarla yerine getirmeden, ıskat ve devir gibi işlemlerle hiçbir Allah borcunu düşürme imkânı yoktur. Fakat fakir için tövbe ve istiğfar ile, af ve bağışlanma talebi ile Allah borcunu düşürme kapısı açıktır.
 
 Allah hakkı ve kul hakkının dışında vasiyet yapmak kendi tercihimize bağlıdır ve vacip değildir. Kabrimizin nerede olacağı, namazımızı kimin kıldıracağı, cenâzemizi kimin yıkayacağı, torunumuza kendi adımızın konulması... vs. gibi konularda vasiyet yapmak vacip olmamakla berâber, bir sakıncası da yoktur. Konusu günah olmayan vasiyetlerimiz mirasçılarımız tarafından yerine getirilirse iyi olur. Fakat falan adamı öldüreceksin, kanımızı yerde bırakmayacaksın, falan adamla konuşmayacaksın...vs gibi konusu günah olacak şekilde vasiyet yapmak, veya böyle vasiyetlere uymak câiz değildir.
 
 Ebedilik için yaratıldık ama ebedileşme yerimiz burası değildir. Cennet veya cehennemde ebedi kalmak üzere yaratıldık. Buralardan geçip gitmek kesin kaderimizdir. Bugünü de yarını da kati olmayan bir beklemeden başka seçeneğimiz olmayan, gidişi kesin bir yolun ortasındayız. İstikametimiz ve hedefimiz belli olmasına rağmen, fani olana kapılıp gittiğimiz olmaktadır. Ölülerin çocukları olduğumuz halde, ölülerden kalan mirasları yediğimiz halde kendimizi aldatıyoruz.
 En büyük hakikat olan ölümün en az ilgiyi, en az hazırlığı görmesi şaşırtıcıdır. Ölüme ilgisizlik insanın kendini aldatmasından başka nedir?
 Hayır. Akıl, ölüme hazırlanmayı emreder. Kalıcı olmayan konuta yatırım yapmaya değmez. Akıl böyle emreder, akıllılar böyle yapar. Ölüm hakikatini görmek için mü'min olmak da gerekmez. O, herkesin ortak kaderidir. Ancak onun için gerçek hazırlığı mü'min yapar. Diğerleri sade bir korku ile yetinirler.
 Ölüm için yapılacak en önemli hazırlık, onu yok saymamakla başlamalıdır. Bu birinci basamaktır.
 İkinci basamak da onu uzakta görmemek olur. Ölümü, yaşlılara, hastalara daha uygun
 görmek, ona karşı hazırlıktan kaçınmaktır.
 Mü'min, dünyayı elinden kaçırmamakla ahireti önünde bilmek arasında hassas bir ayarla yaşadığı zaman kazanması muhtemel hale gelir. Dünyadan da nasibini unutmamak önemli bir ilkedir. Bu hassas ayarla yaşandığı zaman, ahiret şartlarına ayarlanmış bir dünya hayatı yaşanmış olur ki, aranan ve beklenen de o dur. Ölümü evham haline getirip, gevşemek yerine, ölüme hazırlıklı olup dünyayı elde tutmak yaraşandır. Zira dünya kurtulup gitme yeri değildir. Dünya kazanıp gitme yeridir. Bu açıdan dünyaya kapılmak bir tehlike olduğu kadar, dünyayı tamamen ihmal etmek de bir tehlikedir.
 Mü'minin dünya hayatında omuzlandığı yükü, bir anını heba edemeyeceği kadar ağırdır.
 Ahirete hazırlıklı olmanın en basit işaretlerinden biri, ölümden sonrası için vasiyet bırakmaktır. Kitabımız Kur'an ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hadislerinde
 yer alan vasiyet konusu, bugün bilindiğinden daha ciddi tutulmuş, tavsiye edilmiş meselelerden biridir. Maalesef, bu zamanda yaşayan Müslümanların, eski zamanlara göre vasiyet bırakma gerekliliği daha fazla olduğu halde ihmal edilmektedir. Bu ihmalin bir nedeni sünnet bilgisinden mahrum kalmak veya sünneti ikinci plana atan bir anlayışla yaşamak olarak
 kaydedilebilir. Ama asıl nedenin, ölümü uzak ihtimal olarak görmek, onu yaşlılara daha yakın, ağır hastalarla daha iç içe görme telakkisinin olduğu ne yazık ki bir gerçektir.
 Kul haklarının çok daha yoğun bir şekilde yaygınlaştığı zamanımızda, ölümden sonrasının en önemli dertlerinden biri olarak helallik sağlamayı, iyi bir isimle yâd edilmeyi sağlayacak en muhtemel imkânımız vasiyetimizdir. Bize göre hikmeti ne olursa olsun, vasiyet bırakmak, genç ve ihtiyar her Müslüman için önemli sünnetlerden bir sünnettir. Sahabenin ihmal etmediği bir sünnet olarak önümüzde durmaktadır. Bugün az uygulanıyor olması vasiyetin önemini azaltmaz.
 Adabına uygun bir vasiyet bırakmak, bir öğlen namazının nafilelerini eda etmek gibi, nebevi çizgiyi izleme yollarından biri olarak görülmelidir. Sünnete uymak, sünnet üzere yaşamak bu anlayışın sonucudur.
 Vasiyet yazmayı, ölüm sendromuna tutulma olarak görmemizin bir nedeni yoktur. Vasiyetten
 Kur'an'ımızda vasiyetin zikredildiği ayetler için,
 
     Nisa Suresi, 11. ayet: Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
     Nisa Suresi, 12. ayet: Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır.
     Bakara Suresi, 182. ayet: Bunun yanında, kim, vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden korkup da ikisinin (tarafların) arasını bulup-düzeltirse, artık ona günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
     Maide Suresi, 106. ayet: Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size): "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz" diye Allah adına yemin etsinler.
     Meryem Suresi, 31. ayet: "Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti."
     Bakara Suresi, 181. ayet: Bundan böyle kim onu (vasiyeti) işittikten sonra değiştirirse, günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
     Bakara Suresi, 180. ayet: Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı).
     Bakara Suresi, 240. ayet: İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar). Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir.
     Zariyat Suresi, 53. ayet: Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.
     Bakara Suresi, 132. ayet: Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.)
     Nisa Suresi, 9. ayet: Arkalarında bıraktıkları zayıf çocuklardan dolayı korku duyanların, (vasiyetleri altında olanlar için de) içleri ürpertiyle titresin. Allah'tan korksunlar ve onlara doğru söz söylesinler.
     Şura Suresi, 13. ayet: O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete erdirir.
 
 
 Vasiyet hakkında hadisler
 
 Amr İbnu Harice radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselm devesinin üzerinde hitabede bulundu. Ben devenin boynunun altında idim. Deve durmadan geviş getiriyor, hayvanın salyası omuzlarımın arasına akıyordu. İşte bu esnada Aleyhissalatu vesselam'ın şu sözünü işittim;
 
 "Allah Teala Hazretleri her hak sahibine hakkını verdi. Bu sebeple varislerden biri Iehine vasiyet yoktur."
 
 Tirmizi Vesaya 5, (2122); Nesai Vesaya 5, (6, 247).
 
 Talha İbnu Musarrıf anlatıyor: "İbnu Ebi Evfa radıyallahu anh: "Resûlullah vasiyette bulundu mu?" diye sordum.
 
 "Hayır dedi. Ben tekrar:
 
 "Öyleyse, kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder" dedim.
 
 "Kitabullah'ı vasiyet etti " diye cevap verdi."
 
 Buhari, Vesaya 1, Megazi 83, Fezailu'l-Kur'an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizi, Vesaya 4, (2120); Nesai, 2 (6, 240).
 
 Esved İbnu Yezid anlatıyor: "Hz. Aişe radıyallahu anha'nın yanında, Hz. Ali'nin Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın vasisi olduğunu söylemişlerdi:
 
 "Resulullah ona ne zaman vasiyette bulundu? Öleceği sırada o benim göğsüme yaslanmış vaziyette idi, bir leğen getirtti. Kucağımda bükülmüştü, öldüğünü bile hissetmedim. Öyleyse ona ne zaman vasiyet etti" diye itiraz etti."
 
 Buhari, Vesaya 1, Megazi 83; Müslim, Vasiyyet 19, (1636); Nesai, Vesaya 2, (6, 240).
 
 Amr İbnu şu'ayb an ebihi an ceddihi anlatıyor: "As İbnu Vail es-Sehmi (kendi adına) yüz kölenin azad edilmesini vasiyet etti. Oğlu Hişam, ona bedel, elli tanesini azad etti. Oğlu Amr da ona bedel geri kalan elliyi azad etmek istedi ve:
 
 "Hele Resûlullah aleyhissalatu vesselam'a bir sorayım!" dedi, ona gelip:
 
 "Ey Allah'ın Resûlü! Babam, kendi adına, yüz köle azad edilmesini vasiyet etmişti. Hişam onun adına elli köle azad etti! Benim üzerime de elli tanesi kaldı. Onun adına ben azad edebilir miyim?" dedim. Aleyhissalatu vesselam, bana: "Eğer o müslüman idiyse, ona bedel azad etseniz veya ona bedel sadaka verseniz veya ona bedel hacc yapıverseniz bu ona ulaşırdı" buyurdular."
 
 Ebu Davud, Vesaya 16, (2883).
 
 Yetimin vasisi hakkında hadisler
 
 Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki:
 "Ey Ebu Zerr! Ben seni zayıf bir kimse görüyorum. Ben kendim için sevdiğimi senin için de aynen severim. Öyleyse iki kişi üzerine emir olmayasın, yetim malına da velilik yapmayasın."
 
 Ebu Davud, Vesaya 4, (2868); Nesai, Vesaya 10, (6, 255). Amr İbnu Şu'ayb an ebihi an ceddihi anlatıyor: "Bir adam Aleyhissalatu vesselam'a gelerek: "Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, üstelik bir de yetimim var!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:
 "Yetimin malından ye! Ancak bunu yaparken ne israfa kaç, ne aceleci ol, ne de kendine mal et" buyurdular."
 
 Ebu Davud, Vesaya 8, (2872); Nesai, Vesaya 11, (6, 256). Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam'dan iki şey öğrendim: "İhtilamdan sonra yetimlik kalmaz, geceye kadar gün boyu sessiz durmak yoktur." Ebu Davud, Vesaya 9, (2873).
 
 Hz. Enes anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam'a ölüm vakti geldiği vakit, Aleyhissalatu vesselam'ın can çekişirken yaptığı vasiyetin hepsi: "Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları(nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin)" demek olmuştur." RESULULLAH'IN VASİYETİ
 
 Hz. Enes anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Mahrum kişi, vasiyet etmekten mahrum kalan kişidir." VASİYETE TEŞVİK
 
 Cabir İbnu Abdillah radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim vasiyet yapmış olarak ölürse doğru bir yol ve sünnet üzere ölmüş olur; takva ve şehadet üzere ölmüş olur, mağfirete uğramış (günahları bağışlanmış) olarak ölmüş olur." VASİYETE TEŞVİK
 
 Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim varisinin mirasçılığı (hakkı)ndan kaçarsa Allah Kıyamet günü o kimsenin cennetten mirasçılığını keser." VASİYETTE ZULÜM
 
 Muaviye İbnu Kurre babasından naklen anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, ölüm yaklaşınca vasiyette bulunur ve vasiyeti de Allah'ın kitabına uygun olursa, bu vasiyeti, onun hayatında vermeyi ihmal ettiği zekatına kefaret olur." VASİYETTE ZULÜM
 
 Büsr İbnu Cahhaş el-Kureşi radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam (bir gün) bir avucuna tükürdü, sonra bu tükrüğü işaret parmağıyla göstererek buyurdular ki : "Allah Teala hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen nasıl olur da beni aciz yerine koyar ve zekatını ödemezsin! Halbuki ben seni şu tükrük damlası kadar bir sudan yarattım. Sen, ne vakit ruhun şuraya gelince -eliyle boğazını gösterdi- "Sadaka veriyorum!" dersin. Sadaka vermenin zamanı bu mu!" SADAKA ÖLÜM SIRASINDA DEĞİL HAYAT BOYU VERİLMELİ
 
 Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şüphesiz, Allah Teala hazretleri, (ahirete göndereceğiniz hayır) amellerinizi artırmak için, vefatınız zamanında mallarınızın üçte birini size tasadduk etti (vasiyet etme yetkisini verdi)." SADAKA ÖLÜM SIRASINDA DEĞİL HAYAT BOYU VERİLMELİ
 
 İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Ey Ademoğlu! İki şey vardır ki, hiçbirisi senin hakkın değildir ve ben onları rahmetimle sana bağışladım:
 1) (Canını almak üzere) gırtlağından tuttuğum anda malından sana (vasiyette bulunman için üçte bir nisbetinde) bir pay ayırdım, ta ki onunla seni temizleyeyim, günahlarından arındırayım.
 
 2) Ecelin sona erdikten sonra kullarımın sana (kılacakları cenaze) namazı." SADAKA ÖLÜM SIRASINDA DEĞİL HAYAT BOYU VERİLMELİ
 
 Hz. Enes anlatıyor: "(Veda hutbesi sırasında) ben Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın devesinin (boynunun) altında idim. Devenin salyası üzerime akıyordu. Efendimizin şöyle söylediğini işittim: "Allah Teala Hazretleri her hak sahibine hakkını vermiştir. Bilesiniz, varise vasiyet yoktur." VARİS LEHİNE VASİYET OLMAZ
 
 sonra yıllarca yaşamak en az, hiçbir vasiyet yazmadan hazırlıksız gitmek kadar muhtemeldir. Ölümün zamanı ve yeri yok. Her an ölümle iç içeyiz. Hatta yürüyen ölüleriz biz.
 Çocuklarına ve yakınlarına mümkün olduğu kadar sorunsuz bir mal ve istikameti belli bir anlayış bırakmanın önemli sebeplerinden biri olarak vasiyet, insan tarihi kadar eskidir. Çaresiz insanın, nihai çarelerinden biridir.
 Vasiyetin, bizden sonrakilerce nasıl tatbik edileceği ise bizim elimizde olmayan, bizi de fazlaca ilgilendirmeyen bir meseledir. Bizim için önemli olan bu sünneti önemsememiz ve tatbik etmemizdir.
 
 Vasiyetin hikmeti Vasiyetin kazandırdığı
 
 Bize emredilen bir işin hikmetini aramayız. Emre itaat etmek bizim vazifemizdir. Eğer emredilen veya yasaklanan bir şeyin hikmetlerine vakıf olursak buna şükrederiz. Zira hikmetine vakıf olduğumuz bir işi idrak etmemiz ve tatbikimiz daha kolay olur. Kulluk sebepler, sırlar araştırma hali değildir. Kulluk teslimiyettir. Bir iş, bize Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetlerinden biri olarak bildirilmiş ise bizim için gerekçe tamamdır. Sünnete ittiba etmek,
 sahabenin yaptığını yapmak hikmetin ta kendisidir.
 Vasiyette bizim menfaatimize olan önemli açılımlar vardır:
 a- Vasiyetin en ön önemli hikmetlerinden biri, gelecek kuşağa akide yatırımı yapmaktır.
 'Ben tevhid akidesine bağlı yaşadım, size de bu akideyi vasiyet ediyorum.
 Kur'an'a sarılın.' gibi ifadeler basit görülmemelidir.
 Bu açıdan sünnete uygun bir vasiyet yapıldığında, tevhid akidesine yatırım yapılmış olmakta, bir anlamda tebliğ yapılmaktadır. Bu ise her mü'min için ziyadesiyle önemli bir görevdir. Tebliğin genel şartları arasında, sonucu görmek gibi bir şart bulunmadığına göre, bizim bıraktığımız vasiyetimizin etki edip etmediği de bizim için önemli değildir. Üzerimize düşeni, şartlarına uygun olarak yerine getirmiş olmamız bizim için yeterlidir.
 İbni Ömer radıyallahu anhuma rivayet ediyor. Resûlullah sallallahu
 aleyhi ve sellem buyurdular ki:
 'Vasiyet edecek bir şeyi
 bulunduğu halde bir Müslüman'ın,
 iki geceden fazla
 vasiyeti yazılmış olmadan
 uyuması hak değildir.'
 İbni Ömer diyor ki:
 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bu sözünü duyduktan sonra, vasiyetim yanımda olmadan bir gece geçirmedim. Buharî, Vasaya,1; Müslim, Vasiye,1
 4
 b- Ölen bir Müslüman'ın, kendisinden sonraya kalanlara tevhidi, takvayı ve ibadetleri vasiyet
 etmesi, onlara hayır çeşitlerinden birini icra etmeleri için telkinde bulunması
 onun namına bir ecir hanesi açılması demektir
 ki, bu büyük bir kazançtır. Öldükten
 sonra da amel defterlerinin açık kalmasını
 kendi ellerinle sağlamanın yoludur bu.
 c- Kabir âleminin en büyük endişelerinden biri
 olan kul haklarından arınmanın yegâne
 yolu vasiyet bırakmaktır. Kul hakkı ise
 cennetin önünde ağır bir engeldir. İnsanların
 birbirlerinin haklarına karşı en esnek
 bulundukları bir zaman diliminde yaşıyoruz.
 Kesinlikle, ahiret âlemine haklardan
 arınmış olarak gitmemiz gerekir.
 d- Vasiyet, insanın varisleri arasında bilhassa
 çocukları açısından çıkabilecek tartışmaların,
 kimi zaman aile bağlarının kopması
 şeklinde sonuçlanabilecek nizaın engellenmesinde
 de vasiyetin önemi büyüktür.
 e- Vasiyet aslında bizim açılımımızdır. Yaşadığımız
 zaman dilimizde ne ile yaşadığımızı,
 yapmayı planlayıp, yaptıklarımızı,
 yapamadıklarımızı, beklentilerimizi sıralamış
 oluruz. Sevenlerimiz bizi daha çok
 sever, sevmeyenlerimizin bize bakışını değiştiririz.
 Allah Teâlâ ve meleklerinin yanında,
 kullarını da emellerimize ve nihai
 arzumuza şahit tutmuş oluruz.
 f- Vasiyet bırakırken sünnete ittiba etmiş olmayı niyet etmemiz halinde de, bunların
 ötesinde bir sünnet sevabını idrak etmiş oluruz ki, başlı başına bu bile bir kazançtır.
 g- Vasiyet, insanın genç yaşında uygulaması icap eden bir sünnettir. Bir kenarda vasiyeti
 yazılı bulunan veya şahitlere duyurulmuş haliyle vasiyeti bilinen bir Müslüman'ın
 nefis murakabesi, eylemlerini kontrol etmesi çok daha kolaydır. Vasiyet bu manada
 bir iç kontrol mekanizmasıdır.
 Kim vasiyet eder?
 Bir mal vasiyeti yapanın
 -Tasarruf ehliyeti olan biri olması gerekir.
 -Ölüm anından önce vasiyet yapmalıdır.
 -Bütün malını kapsayacak bir borç içinde
 olmamalıdır.
 -Vasiyetinde şaka ve ihtimal olmamalıdır.
 Kime vasiyet edilir?
 Kendisine mal vasiyet edilenin
 -Vasiyet edenin varisi olmaması gerekir.
 -Muğlak ifadelerle vasiyet edilmiş olmamalıdır.
 'Şu' veya 'şunlar' gibi açık ifadeler
 kullanılmalıdır.
 -Temellük hakkı olmayan biri olmamalıdır.
 -Vasiyet edenin katili olmamalıdır.
 -Vasiyeti kabul etmelidir.
 Ne vasiyet edilir?
 Vasiyet edilecek şeyde şu özellikler bulunmalıdır:
 -Vasiyete konu şey, vasiyet edenin ölümünden
 sonrası için olmalıdır. Yoksa
 adı, vasiyet değil hibe olur.
 -Temellükü mümkün bir şey olmalıdır.
 -Mubah bir nesne olmalıdır.
 
 5 Vasiyet bırakmanın hükmü
 
 Borcu bulunan, bu borç hakkında alacaklılar açısından belge sıkıntısı bulunan, bir konuda kilit durumda
 olan bir Müslüman'ın vasiyet bırakması VACİPTİR.
 Malı bulunan, varislerinin onun bırakacağı mala ihtiyacı olmayacak kadar zengin olduğu kimsenin
 vasiyet bırakması SÜNNETTİR.
 Muhtaç durumda varisleri bulunan birinin vasiyetle malını hayra yönlendirmesi MEKRUHTUR.
 Malın üçte birinden fazlasını vasiyet olarak bırakmak, vasiyeti zulüm ve intikam için kullanmak veya
 zaten mala varis olacak birine ayriyeten vasiyetle mal bırakmak CAİZ DEĞİLDİR.
 Bunların dışındaki vasiyetler MUBAHTIR.
 Vasiyeti tatbik etmenin hükmü
 Kendisine vasiyet edilenin vasiyetin içeriğini tatbik etmesi
 vaciptir. Vasiyeti ihmal etmek uygun değildir. Eğer vasiyette,
 vasiyet bırakılan için zorluk sayılabilecek bir ağırlık
 varsa ona uyulmayabilir.
 Vasiyetin zamanı
 Eğer vasiyet, ölümle bağlantılı bir zamana ait taleplerde
 bulunuyorsa, o zaman içinde tatbik edilir. Geniş bir zaman
 içinde yapılabilecek taleplerden müteşekkil ise geniş bir
 zamanda tatbik edilmesinde sakınca yoktur.
 Vasiyetin belgesi
 Vasiyetin belgesi, ikna gücü olan her şeydir, denebilir. Bir
 noter yazısı, iki muteber şahit, önceden aile arasında ilan
 etmiş olma gibi, ikna etme ve tartışmaya mecal bırakmama
 gücü olan her şey muteberdir.
 Vasiyet eden vasiyetinde değişiklik yapabilir. Yaptığı değişiklikleri de aynı şekilde belgeler.
 Vasiyette neler bulunmalıdır?
 Vasiyeti yapan, en başta kendini tanıtır. İman ve akideye temas eder, varislerine ve vasiyetine muhatap
 olanlara takvayı vasiyet eder. Ölümden ibret almalarını öğütler.
 Borçlarını ve alacaklarını zikreder. Kime, ne kadar ne zaman verdiğini, aldığını açıklar. Yanında veya
 kasasında emanet olarak bulunan şahıs veya vakıf, dernek mallarını zikreder. Onların korunmasını
 ısrarla tembih eder.
 Ölümünden sonra bidatlere tevessül edilmemesini emreder.
 Abdullah bin Mesudradıyallahu anhın vasiyetinden:
 'Bismillahirrahmanirrahim.
 Bu, Abdullah bin Mesud'un vasiyetindendir.
 Bu hastalığımdan bana ölüm gelirse,
 vasiyetimin dayanağı Allah Teâlâ, sonra
 da Zübeyr bin Avvam ve oğlu Abdullah'tır.
 Üstlendikleri her şeyde ikisi de
 tam yetkilimdir. Kızlarımdan hiç biri
 onlardan birinin izni olmadan evlendirilmesin.'
 Beyhaki, Kübra, 6/282
 6 Cenazesini kimin kıldırmasını istediğini zikreder. Ashaptan bunun örnekleri vardır. Ebu Bekir,
 Ömer'in; Ömer, Suhayb'ın; Ümmü Seleme, Said bin Zeyd'in; Aişe, Ebu Hureyre'nin; İbni Mesud,
 Zübeyr'in cenazesini kıldırmasını vasiyet ettiği rivayet edilir. Allah hepsinden razı olsun.
 Varislerinin durumu uygunsa, malının üçte birinin hayırlara kullanılmasını ister. Bu hayır yollarını
 zikreder. Mümkünse bu alanları, tartışmaya yol açmayacak şekilde açıklar. Çocuklarının dünya ve
 dinleriyle ilgili nasihatlerini yazar.
 Vasiyette incelikler
 1- Vasiyetin ana konusu, bırakılan malı yönlendirmektir. Vasiyet denince akla mal gelir. Ancak
 vasiyeti, malı ve geride kalanların akidesini, ahlakını yönlendirme gayretlerinden biri olarak
 görmenin de yararı vardır.
 2- Vasiyeti, riya meselesi haline getirmek tehlikelidir. Mümkün olduğunca vasiyeti gizli tutup,
 ölüm halinde açığa çıkmasını sağlamak daha faydalı olabilir. Ama herkesin durumu kendisi
 açısından özellik arz edebilir.
 3- Vasiyet eden, vasiyetini mal üzerinden yapacaksa, öncelikle kendine mirasçı durumda olmayan
 akrabalarını yakınlık sırasına göre kollamalıdır. Yakınlıkla beraber de daha takva olan
 önemsenmelidir. Şeriat ilimleriyle meşgul bir yeğeni olan önceliği ona vermelidir. Veya bakıma
 muhtaç bir yeğeni olan önceliği ona tanımalıdır.
 4- Vasiyetin yapıldığı kişi, mirasçılar arasında bulunmamalıdır. Zira mirasçı zaten mirastan pay
 alacaktır. Ona özellikle bir vasiyet yapılması, diğer mirasçıların ezilmesi anlamına gelir. Bu da
 zulümdür. Zulüm haramdır.
 5- Vasiyetin tatbiki, borçlar ödendikten sonra kalan üzerinden yapılır. Borçlar ödenmeden vasiyetin
 değeri yoktur.
 6- Allah'ın rızası dışında bir alana vasiyet yapılsa dahi muteber değildir. Mesela, saz çalınan bir
 köy lokaline yatırım yapmayı vasiyet edenin vasiyetinin değeri yoktur.
 7- Bidatin ihyası için yapılan bir vasiyete uyulması gerekmez.
 8- Varisi olmayan malının tamamını, dilediği gibi vasiyet edebilir.
 Varisleri bulunan ise malının üçte birini vasiyet edebilir. Üçte birinden fazla olması halinde
 ise, o öldükten sonra varislerinin o oranı kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde vasiyetin değeri
 olmaz.
 Ölümünden sonra, kendisi için hac yapılmasını vasiyet eden bir Müslüman'ın bıraktığı malın
 üçte biri haccetmeye yeterli geliyorsa vasiyeti infaz edilir. Aksi takdirde, varislerinin kendiliğinden
 hibe etmesi ile hac yaptırılabilir.
 9- Bir Müslüman çocuklarının bakımı, evlendirilmeleriyle ilgili vasiyette bulunabilir ve kişi tayin
 edebilir. 'Çocuğumu filanca kişi evlendirsin.' diyebilir.
 10- Fıkıh bilgisi yeterli olmayanların, yazdıkları vasiyeti fıkıh bilen biriyle istişare etmeleri uygundur.
 
 --------------------
 Miras bölümünde bu konuya kısmen dokunmuş bulunuyoruz. Ancak fukaha bunun önemini dikkate alarak ayrı bir bolümde be�lirtmeyi uygun görmüşlerdir. Biz de onların bu görüşüne uyarak ta�mamını miras bölümünde belirtmedik, onu özel bir bölüm haline ge�tirmeyi uygun gördük.
 
 Vasiyet : îslâm Şeriatına göre, ölümden sonraya yönelik te�berru = bağış yolu bir temliktir. Bu, bir ayn olabileceği gibi, bir menfaat de olabilir.[1]
#8
Dini Genel Bilgiler / İnsan ölmeden biraz evvel, öle...
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:16 ÖÖ
İnsan ölmeden biraz evvel, öleceğini hissedebilir mi? Azrail (as) kendisine görünür mü?
 
 İnsanlar ölürken yanında bulunanları güçlükle tanır ve bazan da hiç tanıyamaz. Bunun sebebi, ölüm anındaki insanın aklî kuvvetinin zayıflaması olduğu sanılıyorsa da, o değildir. Belki hayattakilerin katiyen anlayamadıkları ve anlayamayacakları bazı şeylerin, o durumdaki insana açılması ve onun bütün mevcudiyetinin kendi benliğine çekilmesidir. Ölmek üzere olan hastada görülen ve yanındakiler tarafından anlaşılamayan yüz ifadeleri ve bazı sözler de bu derûnî hal ile ilgilidir. Yani onun görüp, yanındakilerin göremedikleri şeylerle ilgilidir.
 
 İbn Ebi'd-Dünya'nın (v.327/938) tahric ettiğine göre, sahabeden sonra gelen neslin (tâbi'in) meşhur fakihlerinden olan Ebu Cafer Muhammed b. Ali (v. 117/ 735), ölümü anında insana iyi ve kötü amellerinin gösterileceğini ve o esnada insanın, iyiliklere yönelip kötülüklerden göz yumacağını söylemiştir. Kıyâme Sûresi'ndeki: "O gün insan işlediği ve işlemediği (önden gönderdiği ve tehir ettiği) amellerle uyarılır. (Bütün amelleri kendisine haber verilir.)"1 âyetinin tefsirinde Hasan-ı Basri'nin (v. 110/728) şöyle dediğini Suyûtî (v. 911/1505) haber vermiştir : "Ölümü anında o kişinin hafaza melekleri iner ve ona hayır ve şer, bütün yaptıkları arzolunur. Bir iyilik görünce sevinerek bakar, ondan gözünü ayırmaz ve yüzü parlar. Bir kötülük görünce de gözünü indirir, bakmak istemez ve yüzünü ekşitir. "2
 
 Rasûlullah (asv) in, ensârdan ölüm döşeğindeki bir hastanın yanına varıp, nasıl olduğunu, neler gördüğünü sorması ve adamın da biri beyaz, biri siyah iki şeyin kendisine hazırlandığını söylemesi üzerine Rasûlullah (asv), hangisinin kendisine daha yakın olduğunu sorar. Adam siyahın daha yakın olduğunu söyleyip kendisine dua etmesini ister. Bu istek üzerine Peygamberimiz (asv) adama dua eder ve adam bu duadan sonra siyahın uzaklaştığını haber verir ki,3 bu da son anda insana amellerinin gösterildiğine delildir. Çünkü adamın gördüğü siyah şey, kötü amelleri, beyaz da iyilikleridir.
 
 Berâ' İbn Azib, Ahzab Sûresi'nin : "Ona (Allah'a) kavuşacakları gün onlara (mü'minlere) sağlık dileği, (her türlü kederden) selâmettir."4 âyeti hakkında şöyle demektedir: "Buradaki selâm, ölüm meleğinin, mü'minin ruhunu kabzedeceği zaman ona verdiği selâmdır ki, ölüm meleği ona selâmla azaptan eman vermedikçe ruhunu kabzetmez."5 Ölüm meleği insanın ruhunu almaya gelince selâm verir, sonra kendisine âhiretteki makamı gösterilir. İnsanlar kabir ve baka alemindeki durumlarını bu andan itibaren idrak ederler ki, Hz. Ali'nin : "Gideceği yeri bilmeden bir kimsenin bu dünyadan çıkması haramdır." dediği rivayet edilmiştir.6
 
 Câbir b. Abdillah'dan (v. 74/693) rivayet edilen bir hadisinde Peygamberimiz (asv), çölde yaşayan Araplardan birisinin Yûnus Sûresi'ndeki : "Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjdeler vardır."7 âyetini sorması üzerine, âyetteki âhiret müjdesinden kastın, mü'minin ölümü anında müjdelenmesi olduğunu belirtmiştir.8
 
 Hazreti Aişe (v. 57/676) validemizin rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde ise Peygamberimiz (asv), herkese ölümü zamanında makamının gösterileceğini, makamını görünce mü'minin Allah'a kavuşmayı sevip isteyeceğini; kâfirin ise bunu kerih göreceğini haber vermiştir. Peygamberimiz (asv): "Kim Allah'a kavuşmayı isterse, (severse), Allah da ona kavuşmayı sever ve kim de Allah'a kavuşmayı çirkin görür (hoşlanmazsa), Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." buyurunca Hz. Aişe: "Ya Rasûlallah hepimiz de ölümü sevmeyiz." dedi. Buyurdu ki : "O manâda değil. Bu, kişinin ölüm zamanındadır ki, mü'min (can verme anında) Allah'ın rahmeti, rızası ve Cenneti ile müjdelendiği zaman Allah'a kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise Allah'ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman, Allah'a kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."9 Peygamberimiz (asv), yine Hz. Aişe'nin rivayet ettiği diğer bir hadislerinde : "Hiçbir Peygamberin ruhu, Cennetteki yerini görünceye kadar kabzolunmaz." buyurmuştur ki, kendisinin son sözünün "Refîku'l-A'lâ" olması da,10 Cennetteki makamının kendisine gösterildiğine delildir.
 
 Kur'an-ı Kerim'de insanların ölüm anında karşılaşacakları lütuf, müjde ve cezaya açık işaretler vardır. Bu, dünya hayatında iken takdim ettikleri amellere göre ve yaptıkları hayır ve şerlere göre olacaktır. "Amma ölü, mukarrabûndan (hayırda ileri geçenlerden) ise, artık onun için bir rahatlık, hoş rızık ve Na'îm Cenneti (Nimetleri bitmez bir Cennet) vardır."11 âyetindeki rahatlığın ölüm anında olacağı bildirilmektedir. "Amma ölü, inkâr eden sapıklardan (mükezzibinden) ise, ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır..."12 âyetindeki azap da ölüm anındadır ve âhirette de onu Cehennem azabı beklemektedir.13 Tabiîn müfessirlerinden olan Mücâhid, (v. 100/718) Fussilet Sûresi'ndeki: "Gerçekten Rabbimiz Allah'tır, deyip de sonra sebat gösterenler (ve sâlih amel işleyenler var ya,) onların üzerine (ölüm anında) ; Korkmayın, mahzun olmayın, va'd olunduğunuz Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir." 14 âyetinde bildirilen durumun, ölüm anında olduğunu söylemiştir.15 Buradaki müjdenin, ölüm anında, kabirde ve kıyamette (ba'ste) korkunca olmak üzere üç yerde, olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. 16
 
 İşte bütün bunlar, ölüm anında iyilerden ve kurtuluş ehlinden olan mü'minlerin melekler tarafından rahmet ve müjdeyle karşılanacaklarının delilidir.
 
 Kâfirler ve vazifesini tam yapmamış olan mü'minlerin ise, melekler tarafından ölüm anında azapla müjdelenecekleri ve yerlerini görünce dünyaya dönüşü arzulayacakları Mü'minûn Sûresi'nde haber verilmektedir.17
 
 Böylece ölümü anında kişinin makamını görüp haz veya elem duyması ile nimet ve azap başlar.18 Artık o andan itibaren tevbe kapısı kapanır ve makamını gördükten sonra iman bile makbul olmaz. 19 Çünkü imanın değeri, ğayba iman edilmesi sebebiyledir. Kur'an-ı Kerim mü'minleri överken "ğayba iman edenler" 20 diye vasıflandırmaktadır. Ahiretteki azabı gördükten sonraki iman, ğayba iman olmadığı için makbul değildir. Nitekim Fir'avn da son anında, boğulurken iman etmek istemiş, ama bu, Allah tarafından kabul edilmemiştir. 21 Gâfir Sûresi'nde de azabı gördükten sonra iman ettik diyenlere imanlarının fayda vermeyeceği açıkça bildirilmektedir.22
 
 Selam ve dua ile...
 
 -------------------------
 Dipnotlar:
 
 1) Kıyame, 75/13.
 2)Suyûtî, Şerhüs-Sudûr, v. 33 a,Nr.7253; v.170 a, Nr. 7371/3.
 3) Aynı eser, aynı yer.
 4) Ahzâb, 33/44.
 5) Hasan el-Idvi, a.g.e. s. 17.
 6) Suyûti, a.g.e. v. 35 b; 171 b.
 7) Yûnus, 10/64.
 8) Suyûti, a.g.e , v. 35 b; 171 b..
 9)  Buhari, Sahih, Rikâk, 41, c. VII, s. 191; Ibn Mâce, Sünen, Zühd, 31, c. II., s. 1425; Tirmizi, Sünen, Cenâiz, 67, c. II, s. 247, (Tercemesi) Tirmizi bu hadis için "Hasen-Sahihtir" demiştir.
 10) Buhari, Sahih, Rikâk, 41, c. VII, s. 192.
 11) Vâkı'a, 56/88-89.
 12) Vâkı'a, 56/92-93.
 13) Suyûti, a.g.e. v. 34 b; v. 171 a.
 14) Fussilet, 41/30.
 15) Mücâhid b. Cebr, Tefsiru Mücâhid, c. II, s. 571, Pakistan, tarihsiz.
 16) Suyûti, ag.e. v. 35 b; v. 172 a
 17)  Mü'minûn, 23/99-100 : Nihayet o müşriklerin herbirine ölüm geldiği vakit şöyle diyecekler : Rabbim, beni dünyaya geri çevir, ta ki, ben, terkettiğim imanı yerine getirip sâlih bir amelde bulunayım..."
 18) Bkz. Nisa, 4/97; Enfâl, 8/50; Nahl, 16/32; Abdulkerim el-Hatib. Allah ve'1-lnsan, s. 460, Beyrut, 1975.
 19) er-Râzi, Muhammed b. Ebi Bekr, el-Hidâye, Emâli Şerhi) v. 69 a, Konya Yusufağa Küt, Nr. 7048; Şa'râni, a.g.e. s. 16
 20) Bakara, 2/3
 21) Yûnus, 10/90-92.
 22)  Mü'min 40/84-85 : "O vakit azabımızın şiddetini gördüklerinde şöyle dediler : "Allah'ın birliğine iman ettik ve ona ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik." Fakat azabımızı gördükleri vakit, imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkındaki sünneti budur. İşte kâfirler, burada aldanmışlardır."
 
 
 
 ----------------
 Kaynaklar :
 Sorularla İslamiyet
 Kabir Hayatı, Prof. Dr. Süleyman Toprak
 
 ---------------
 Etiketler : İnsan, ölmeden biraz evvel, öleceğini hissedebilir mi?, Azrail (as) kendisine görünür mü?,azarili görmek,ölümü hissetmek,ölecegini bilmek,ölecegini bilebilirmi,
#9
Dini Genel Bilgiler / Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilg...
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:14 ÖÖ
Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilgiler
 
 Ruh için şu tanımlar yapılır:
 
     "Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)..."
 
     "Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun."
 
     "Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim."
 
 Bazı insanlar Peygamber Efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: "o, rabbimin emrindendir, de." Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, "emir aleminden" olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.
 
 "Emir alemi" ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?
 
 Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kâinat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.
 
 Hadiste "Kendini bilen rabbini bilir." buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, "Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku..." diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!
 
 - Ruh hakkında neler biliyoruz?
 
 Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.
 
 Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.
 
 Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hâlâ mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.
 
 Dostlarımız soruyorlar, "Ruh nasıl bir şey?" diye. "Bilmiyorum", diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.
 
 Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, "bilmiyorum," kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, "uzundur veya kısadır", desem, "bedenin şurasında veya burasındadır", "şu veya bu renktedir", gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.
 
 Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.
 
 Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.
 
 Nur Külliyatı'nda, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:
 
     "Ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var."
 
 Buradaki "basit" kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?
 
 Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, Cenâb-ı Hakk'ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.
 
 - Ruh beyinden mi ibarettir?
 
 İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.
 
 İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.
 
 "İrade" gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.
 
 Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.
 
 Ona, "Ben bir bilgisayarım." dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.
 
 Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkâr edebiliriz?
 
 - Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?
 
 Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...
 
 Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...
 
 İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.
 
 Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik'ına şükrediyor.
 
 Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...
 
 Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim:
 
 Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.
 
 Ters yöne giden bir arkadaşımıza,  b diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.
 
 Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.
 
 Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...
 
 Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.
 
 Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah'ın kanunu, beden o'nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor. Allah'ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.
 
 Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:
 
     Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.
 
     Ruh, bedenin hiçbir cüz'üne, hiçbir organına benzemez.
 
     Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.
 
     Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.
 
     Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.
 
     Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.
 
     Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...
 
     Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.
 
     Ruhun bedendeki icraatı, güneş'in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.
 
     Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...
 
 Bir başka açıdan:
 
 Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:
 
     Beden ruh içindir, ruh beden için değil.
 
     Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.
 
     Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.
 
     Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.
 
     "Göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder." (Sözler)
 
     Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?
 
     Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.
 
 Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.
 
 Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...
 
 Ruhun serbest olması ne demektir?
 
 Nur Külliyatı'nda ölümün "mahiyeti" yani  "ne olduğu" konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün  "ıtlak-ı ruh" olduğu belirtiliyor.
 
 Itlak; "kayıtlı olmama, serbest olma" demektir.
 
 Allah'ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.
 
                 ***             
 Allah'ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. "Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder." cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka  şeyler görmeye başlar.
 
                 ***
 İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir. Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.
 
 Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, "yıllar ve asırlar ötesi zamanları" dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.
 
 Nur Külliyatı'nda "nevmin büyük kardeşi olan mevt" ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, Birinci Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı "ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete" göre çok cüzi kalır.
 
 Ruh, bedenden ayrıldığında,  onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.
 
 Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir. Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.
 
 Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.
 
 Ölüm, beden içindir; ruh için değil.  Sebeplere bağlı olarak,  zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. "İbka" yani Allah'ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.
 
                 ***
 "Ölmeden önce ölünüz." hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatı'nda "Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür'at-i ruh mizanıyla cereyan eder." buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme).  Bir başka risalede de  "Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir." tavsiyesi yapılır (Lem'alar, On Yedinci Lem'a).
 
 Buna göre, bir mümin, "büyüyüp gelişme" diye özetleyebileceğimiz "nebatî ve cismanî" cihetini ve yine "yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme" gibi fonksiyonların tamamını ifade eden "hayvanî" cihetini aşarak, "düşünme ve inanma" merkezli olan "insaniyet" cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.
 
 Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, "ıtlaka" mazhar olmuştur. Şu var ki,  bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini "dünya hayatına ve mahlukata bağlamama" olarak kendini gösterir.
 
 Böyle bir kalp, artık "makam, mevki, servet, şan ve şöhret" gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi "kesben değil, kalben terk" eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını "meşruiyet ve hayır çizgisinde" tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.
 
 Bunu başaran bir kalp, dünyanın "içinde" boğulmaz, "üstünde" dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, "bâki" olan ruhunu "ebedî" âleme hazırlamaktır.
 
 İşte bu şuura sahip olan bir ruh, "beden, dünya ve nefis" kayıtlarından kurtulmakla "ıtlaka" bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün "Ölmeden önce ölünüz." hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.
 
         ***
 Dünyada ıtlak, "nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere -özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara- gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan" kurtulmaktır.
 
 Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.
 
 Gerçi, o saadet diyarında  bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.
 
 --------------------
 
 İnsana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddî olmayan, ölümsüz varlık. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, cebrail vb. anlamları vardır.
 
 Allah Teâlâ, Hz. Adem`le başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insan oğlunu bir çok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah`ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur`ân-ı Kerîm`de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mahiyeti hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilahî hikmetin, ruhun hakikatini, Allah`ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok cüz`i kalan malumatın dışında tuttuğu söylenebilir.
 
 Kur`ân-ı Kerim`de rûh kelimesi değişik bir kaç anlamda kullanılmıştır.
 
 Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s)`ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona kendi rûhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O`dur" (es-Secde, 32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin" demişti" (es-Sa`d, 38/71-72) Ana karnında insan yaratılışının aşamaları ve rûhun ona üfürülüşü hak. ayrıca bk. Buhari, Enbiya, I ; Müslim, Kader, I ). İsa (a.s)`ın babasız olarak yaratılışı anlatılırken de rûh, aynı anlamda kullanılır: "Irzını koruyan Meryem`i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik..." (el-Enbiya, 21/91: Ayrıca bk. Et-Tahrim, 66/12). İsa (a.s) bundan dolayı rûhullah (Allah`ın rûhu) olarak da isimlendirilmiştir (bk. Buharî, Tefsiru Sûre, 2; Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Ahmed b. Hanbel, III, 368).
 
 Yine ruh kelimesi Cebrail (a.s)`ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, "Ruhul-Kudüs" ve "Ruhul-Emin" terkipleri ile geçmektedir: "De ki; "Kur`ânı, Ruhul-Kudüs (Cebrail), Rabbimin katından hak olarak indirdi" "...Meryemoğlu İsa`ya da açık mucizeler verdik ve onu Ruhu`l-Kudüs ile te`yid ettik" (el-Bakara, 2/87, 253); "Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur`ân-ı açık bir Arapça lisanıyla senin kalbine, "Ruhul-Emin" (Cebrail) indirmiştir" (eş-Şuara, 26/ 193-195).
 
 Bazı âyetlerde de rûh kelimesi ile Allah, Teâlâ`nın vahyi, yani âyetleri kastedilir: "Allah meleklerini, vahyi (ruh) ile, kullarından dilediğine göndererek..." (en-Nahl, 16/2; ayrıca bk. el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52).
 
 Dört âyette rûh, Allah Teâlâ`nın emrine bağlanmıştır (el-İsra, 17/85; en-Nahl, 16/2; el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52). Rûhu Allah`ın emrine bağlayan ve muhtevasından ruh ile neyin kastedildiği açıkça anlaşılmayan;
 
 "Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki; "Ruh, Rabbimin emrindendir (O`nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) mealindeki âyet, ruh konusu üzerindeki tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Müfessirler bu âyette ruhtan Cebrail`in, İsa (a.s)`ın, Kur`ân`ın ve Hz. Ali (r.a)`a isnad edilen ve fakat doğruluğu çok şüpheli sayılan tuhaf bir yaratık kılığındaki bir meleğin kastedildiği şeklinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelamcıların ve müfessirlerin çoğuna göre ise bu âyette sorulan ruh, cesede hayat veren şeydir (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmil-Kur`ân, Beyrut 1966, X, 323-324; Fâhreddin er-Râzî, Tefsirül-Kebir, XXI, 36). Görüş sahibi müfessirler, peygamberden, insanı canlı kılan bu ruhun mahiyeti, insan bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmeşinin şekli ve yaşama olan bağlantısının sorulduğunu ileri sürmüşler ve işte bu şeyin Allah`tan başka hiç bir kimse tarafından bu yönlerinin bilinmediğini kabul etmişlerdir (bk. Kurtubî, aynı yer).
 
 Ruh nedir, anlaşılabilir mi?
 
 Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: "o, rabbimin emrindendir, de." Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, "emir aleminden" olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.
 
 "emir alemi" ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?
 
 Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.
 
 Hadiste "kendini bilen rabbini bilir" buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, "ey kendini insan bilen insan! Kendini oku..." Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!
 
 Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.
 
 Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.
 
 Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.
 
 Dostlarımız soruyorlar, "ruh nasıl bir şey?" Diye. "bilmiyorum", diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.
 
 Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, "bilmiyorum," kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, "uzundur veya kısadır", desem, "bedenin şurasında veya burasındadır", "şu veya bu renktedir", gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.
 
 Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.
 Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.
 
 Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:
 "ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var."
 
 Buradaki "basit" kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?
 
 Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk'ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.
 
 Soru : ruh beyinden mi ibarettir?
 
 İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.
 
 İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.
 
 "irade" gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.
 
 Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.
 
 Ona, "ben bir bilgisayarım" dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.
 
 Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?
 
 Soru: ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?
 
 Ruh: "can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...","bir kanun-u zîvücud-u haricî."(sözler), "emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim."
 
 Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...
 
 Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...
 
 İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.
 
 Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik'ına şükrediyor.
 
 Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...
 
 Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.
 
 Ters yöne giden bir arkadaşımıza, "dur! Geri dön!" Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.
 
 Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.
 
 Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...
 
 Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.
 
 Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah'ın kanunu, beden o'nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah'ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.
 
 Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:
 Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.
 Ruh, bedenin hiçbir cüz'üne, hiçbir organına benzemez.
 Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.
 Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.
 Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.
 Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.
 Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...
 Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.
 Ruhun bedendeki icraatı, güneş'in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.
 Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...
 
 Bir başka açıdan:
 Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:
 Beden ruh içindir, ruh beden için değil.
 Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.
 Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.
 Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.
 
 "göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder." (sözler)
 
 Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?
 Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.
 Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.
 Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...
 
 --------------------
 
 RUHUN VARLIĞININ DELİLLERİ NELERDİR?
 
 İnsan, beden ve ruhtan meydana gelir. Beden, ruhun bineği ve aletidir. Ruh, bedende tasarruf etmektedir. İmam-ı Gazali, bedeni bir şehre benzetmiş, ruhu bu şehrin padişahı olarak görmüştür.
 
 Ruhun varlığına dair pek çok delil mevcuttur. Yazımızda bu delillerin birkaçını sıralamak istiyoruz.
 
 1. Her insan sıklıkla kendisinden bahseder. "Görüşüm" der, "şahsiyetim" der, kısacası "ben" der. Bu "ben"in yerini insan vücudunda aradığımızda, insan hücrelerinden başka bir şey göremiyoruz. Bu hücrelerde ise, onlara ait gerçeklerden başka bir şeye rastlamıyoruz. Acaba "ben" nerededir?
 
 2. İnsan vücudu devamlı değişmektedir. Her an vücudumuzda sayısız hormon ve enzimler yapılmakta, hücreler ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. Aldığımız gıdalarla hücrelerimiz tazelenmekte, aynı zamanda hücre içindeki maddelerin yerine başka maddeler gelmektedir. Böylelikle, söz gelimi birkaç sene sonra insan -zerresine kadar olmak üzere- tamamıyla değişmektedir. Şu andaki vücudumuzun bir süre sonra, oraya buraya saçılacağı, kendimizin bambaşka maddeden yeniden oluşacağımız tıbben bir hakikattir.
 
 Gözle görülmeyen zerresine kadar bambaşka olan şahsın "ben"i aynı kalmaktadır. İnsanı maddeden ibaret sayarsak, "ruh"u inkar edersek, izah nasıl olacaktır?
 
 3. Bir şey yapmak, konuşmak istediğimizde bu fikir zihnimize nereden, nasıl gelmektedir? Kim söylemektedir?
 
 4. Mesela yürümek istediğimizde, sayısız mekanizma karışık hadiseler zinciri ile harekete geçmekte ve yürümemiz sağlanmaktadır. Biz bu sırada bunların farkında bile olamıyoruz. Acaba bu sayısız olayı düzenleyen, arada en ufak bir aksaklık olmasını önleyen kuvvet nedir?
 
 5. İnsana hareket sağlayan kuvvet, yani canlılığı devam ettiren güç nedir?
 
 6. Canlı ile ölü arasındaki fark nedir? Bir kimse öldüğünde; vücudu da içinde beyni de kalbi de bütün sinir sistemi de muhafaza olunduğu halde, niçin bir madde yığınından başka bir şey değildir?
 
 7. Bir hücrenin çalışmasını düşünelim. Sayısız hadiseler cereyan ediyor. Düzenli bir şekilde hücrede hayat sürüp gidiyor. Her şey ölçülüp biçilmiş gibi, büyük titizlik dikkati çekiyor. Karışıklık ve tehlike meydana gelmiyor. Acaba bu mükemmel işleyişi, bizim farkına bile varamadığımız bu organizasyonu sağlayan nedir?
 
 8. Hücredeki karışık olaylar nereden yönetilir? Çekirdek (nukleus) diye cevap verebiliriz. Nukleusu ise enzimler ve haberci RNA aracılığı ile DNA içindeki genler idare eder. Kısacası, hücrenin beyni olan DNA'nın en yüksek seviyesi, genlerin bütünü şeklinde düşünülebilir. Fakat bunun nereden yönetildiği aranırsa, cevap ne olacak?
 
 9. Aynı soruyu insan beyni için soralım. Vücudu beyin idare eder. Beynin de alt merkezleri, üst merkezleri vardır. Bazı merkezler diğerlerinin emrindedir. En yüksek merkez, en yüksek seviye hangisidir? Korteks mi (beyin kabuğu)?
 
 Belki evet. Çünkü şuurlu çalışmamız ve irademiz kortekse bağlıdır. Fakat burası da en yüksek seviye olamaz. Çünkü retiküler formasyonda bir bozukluk olunca, korteks sağlam olsa bile insan uyku veya narkoz halinde olmakta, duyumlar meydana gelmemektedir.
 
 Buna göre beyinde en yüksek seviye, kati olarak belirtilemez. Beynin en yüksek seviyesi, onun bütünüdür gibi yuvarlak bir sonuca varılır. Gerçekten ancak her bölümü normal ve sağlıklı olduğu zaman, her bir bölümü kendi görevini en mükemmel bir şekilde yapabilir. Peki, beyni idare eden en yüksek seviye nedir?
 
 İnsan, beden ve ruhdan meydana gelmiştir. Ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm olur ve ruh asıl vatanına kavuşur. Bu vatanı da ruhun dünyada tasarruf sahibi olduğu bedeni nasıl kullandığı belirler.
 
 Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi:
 
     "Eğer Allah Teala, seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini sana ısmarlamasa, bırakmasa idi sen cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin?"
 
 (Doç. Dr. Sefa Saygılı)
 
 RUH NEDİR, RUHUN MAHİYETİ ANLAŞILABİLİR Mİ?
 
 Ruh için aşağıdaki tanımlar yapılır:
 
 "Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)..."
 
 "Bir kanun-u zîvücud-u haricî." (Hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun.) (Sözler)
 
 "Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim."
 
 Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: "O, rabbimin emrindendir, de." Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, "emir aleminden" olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.
 
 "Emir alemi" ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?
 
 Hadiste "Kendini bilen rabbini bilir." buyuruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, "Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku..." diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek Ona ulaşacağız!
 
 Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.
 
 Ruh, sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Mesela, bir yer çekimi kanunu hayat ve şuur sahibi olsaydı ruh özelliği kazanırdı.
 
 Ruh, şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.
 
 ----------------
 
 
 Ruh Nedir?..
 
 Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok cahil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu...
 
 "Kurân'da Allâh Rasûlü'ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu hâlde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..?"
 
 Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım...
 
 Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz. Muhammed'e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;
 
 "Şayet gerçekten Allâh Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zira daha evvel de hiçbir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır. Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır..."
 
 İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullâh'a gelip birinci sorularını sorarlar:
 
 − RUH nedir?..
 
 Hz. Rasûlullâh, ilâhî inayet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:
 
 − Yarın gelin, inşâAllâh cevap veririm, der...
 
 Ertesi gün geldiklerinde de onlara, şu âyeti okur; der ki:
 
 "Yes'eluneke anir RUH... Kul er RUH'u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illâ kaliyla..."
 
 Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:
 
 "(Yahudiler) SANA RUH'TAN SORUYORLAR... DE Kİ: 'RUH, RABBİMİN HÜKMÜNDENDİR. İLİMDEN SİZE PEK AZ VERİLMİŞTİR (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!'" (17.İsra': 85)
 
 Şayet biraz izan sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler, ârifler, velîler, Nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..
 
 Yani, Yahudilere denmektedir ki:
 
 "Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..
 
 Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz... Çünkü madde ötesini değerlendirmekten âcizsiniz...
 
 Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölüm ötesi Ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hz. İSA'yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz... Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!"
 Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslâm âlimi ve velîsi İmam Gazâli dahi "İhya-u Ulûmid'din" isimli kitabının 1'inci cilt "Rub'ul ibâdat" bölümünde şöyle demektedir:
 
 "Yoksa sanma ki, Hz. Rasûlullâh Efendimiz (sallâllâhu aleyhi vesellem) RUH'un hakikatini bilmiyordu!.. Zira, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?.. RUHUN hakikatini Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı velîler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!.."
 
 Evet söz İmam Gazâli'den açılmışken O'nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim...
 
 Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip okuyabilirler...
 
 "Mişkâtül Envâr" (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; "RUH'un hakikati, Allâh'ın Tekliği ve varlıkta ALLÂH dışında bir şey olmadığı" yolundaki İmam Gazâli'nin görüşlerini ihtiva etmektedir... Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.
 
 İmam Gazâli'nin "Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi" isimli kitabından "ruh" ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â'zâm Abdulkâdir Geylânî'nin "Kaside-i Ayniyye"sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:
 
 "O'na RUH üfledim" buyurulması kinayedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O'nun aynı değil midir?..
 
 Lâkin Hakk'ı hulûlden tenzih et!..
 
 Zira, O'nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O'nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki!.. Zâtın, her şeyi meydana getiren orijindir!.."
 
 Gavsı Â'zâm Abdulkâdir Geylânî'nin gerek "Kaside-i Ayniyye"sindeki bu satırlarında; ve gerekse de "Risâle-i Gavsiye"sindeki açıklamalarında (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, "RUH" hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.
 
 Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce Gazâli'nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da "RUH" hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklayalım...
 
 Gazâli rahmetullâhu aleyh şöyle diyor...
 
 "Kavli ilâhîdeki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular...
 
 Cevap verdim ki, tesviye, RUH'u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Âdem hakkında evlat ve ahfadı tasfiye ve tadil şartıyla meniden ibarettir.
 
 Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ's olan şeydir...
 
 İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH'ta hiçbir değişme meydana gelmeyerek, O'ndan nutfede RUH ihdas olunur..."
 
 Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:
 
 Nutfede esas ve itidal vuku bulmazdan evvel, insan "RUH"unun henüz yaratılmamış olmasıdır.
 
 Gazâli, "RUH" hakkında şöyle devam etmektedir:
 
 "RUH cisim dahi değildir... Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü... Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.
 
 Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz küll'e izafet demek olup, bu hususta ise ne küll ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz."
 
 "Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI nutfede zuhuruyla hadis olmuştur..."
 
 Gazâli'nin bu ve daha başka, bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:
 
 a) Ruh aslında gayrı mahlûk, bâkî, kendiliğinden kaîm ve TEK'tir!..
 
 b) Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir... Yani, O'nda çokluk, ayrılık yoktur!.. Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH'tur!..
 
 c) Cesetlere taalluku hâlinde birtakım çeşitli vasıflar kazanır ve bu vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâkî kalır.
 
 Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruhta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur...
 
 "RUH" hakkındaki İmam-ı Gazâli'nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin yazmış olduğu "Allâh'ı inkâr etmek mümkün mü?" isimli kitabında bulabilirsiniz!..
 
 "RUH" konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullâh da AbdülKerîm Ciylî hazretleridir.
 
 "İNSAN-I KÂMİL" isimli kitabında, "Ruh adlı melek" bölümünde tasavvuftaki adıyla "Ruh-u Â'zâm" olan bu tek orijin ve asıl "Ruh"tan söz eden AbdülKerîm Ciylî, ayrıca "Ruhülkuds" bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler "Ruh" hakkında büyük çoğunluğu mecazî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler...
 
 Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile "RUH"un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya...
 
 "RUH" ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyla TEK'tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır...
 
 Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey "RUH"tan meydana gelmiştir.
 
 Her şeyin "RUH"tan meydana gelmesinin misalini sanırım şöyle verebiliriz:
 
 "Madde" adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir... Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur... Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey enerjidir...
 
 Enerji, bu boyuttaki yapısı itibarıyla bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını Allâh'ın kudreti oluşturmaktadır!..
 
 Allâh'ın Zât'ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden söz edilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı "RUH"tur!..
 
 Ve bu "Ruh", Allâh'ın "Kudret" sıfatının zuhuru oluşunun yanı sıra; "Akl-ı Evvel" ismiyle işaret edilen "Evrensel Şuur" ya da bir başka tanımlama ile "Kozmik Bilinç"tir!..
 
 Her nesnenin yapısındaki "bilinç", onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan "Ruh"ta mevcut olan "bilinç"ten ileri gelmektedir... Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahalin kabiliyet ve istidadı nispetinde olmaktadır.
 
 "Ruh", boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar sûretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..
 
 Esasen, AbdülKerîm el Ciylî'nin de bahsettiği gibi, "Ruh" bir "melek"tir.. Öyle bir "melek" ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu "melek"ten oluşmuştur!.. Her şeyin aslı, orijinidir!.. Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O'dur!..
 
 Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün... Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı, aynı tek şeydir... "SU"dur!.. "GAZ"dır; (H2O)!.. Hepsinin orijini atomlardır gibi...
 
 ALINTI
#10
Dini Genel Bilgiler / Müslümanın Bilmesi Gereken Sor...
Son İleti Gönderen Haceli - Bugün, 02:11 ÖÖ
Müslümanın Bilmesi Gereken Sorular ve Cevapları Nedir? Kabirde Neler Sorulacak?
 
 Muslumana sorular
    Müslümanmısın?
    Elhamdülillah Müslümanım.
 
    Müslümanım demenin manası nedir?
    Allah'ı bir bilmek, Kur'an-ı Kerim'i ve Muhammed Aleyhisselam'ı tasdik etmektir.
 
    Ne zamandan beri Müslümansın?
    "Bela" dediğimiz zamandan beri Müslümanım.
 
    "Bela" zamanı neye derler?
    Misak'a derler. Yani Cenab-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben: - Elestü birabbiküm (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) diye sordu. Onlar da: "Bela (Evet Rabbimizsin)" dediler. O zamandan beri Müslümanım demektir.
 
    Rabbin kimdir? Seni kim yarattı?
    Allah
 
    Sen kimin kulusun ?
    Allah'ın kuluyum
 
    Dinin hangi dindir?
    İslam dinidir.
 
    Kitabın hangi kitaptır?
    Kur'an'dır.
 
    Din nedir?
    Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla sırf hayır ve saadete ulaştıran, ilahi bir kanundur.
 
    İslam nedir?
    Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği hükümleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, yaşamaktır.
 
    İman Nedir?
    Hz.Peygamber'in, Allah'tan getirdiği hükümlerin doğruluğunu kabul ve tasdik etmektir.
    
    
    INGİLİZCESİ
    
    Are you a Muslim?
    Thanks be to Allah (Alhamdulillah), I am a Muslim
 
    What does it mean to be a Muslim?
    Knowing that there is only one Allah, and accepting the Holy Qur'an and Prophet Muhammed (s.a.s.)
 
    Since when have you Muslim?
    I have been a Muslim since the time of the world (Balaa)
 
    What does "Balaa" mean?
    It is a covenant (mithaq). That is, Allah asked whwn He created all souls: "Am I not your Lord (Rabb)"? They answered "Yes, for certain you are our Lord (Rabb) (Balaa)." Thus, I have been a Muslim from that time.
 
    Who is your Lord (Rabb)?  Who created you?
    Allah
 
    Whose slave are you?
    I am the slave of Allah.
 
    What is your religion?
    My religion is İslam.
 
    Which  book do you believe in?
    I believe in the Holy Quran.
 
    What is Din?
    It is the set of laws which guides the sane people who believe with their free will to the most right, the most beautiful, and everlasting happiness.
 
    What is Islam?
    It is the name of the last divine religion which was sent to human beings by God through His Prophet Muhammad?
 
    What is Iman (Belief)?
    It is the acceptance and attestation of the decrees which are known in certainty that they are brought from God by the Prophet.
 
 Kabirde Ne Sorulacak, Cevapları Nedir? İşte Her Müslümanın Bilmesi gereken o 13 soru
 
 Kabir sualleri ve cevapları
 
 Ölümü hatırlamak ve ölüden ibret almak için kabir ziyaret etmek ve salihlerin, velilerin kabirlerinden bereketlenmek müstehaptır.
 
 Ölümü hatırlamak ve ölüden ibret almak için kabir ziyaret etmek ve salihlerin, velilerin kabirlerinden bereketlenmek müstehaptır. Ölümü ve kabirde sorulacak sualleri her zaman hatırlamalıdır. Mü'minlerden dokuz kimseye de kabirde sual olmaz: Şehit, düşman karşısında nöbette iken ölen, veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıktan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zaman kaçmayıp sabrederek başka sebeple ölen, sıddîklar, baliğ olmayan çocuklar, Cuma günü veya gecesi ölenler, her gece Tebâreke ve Secde sûresini okuyanlar ve ölüm hastalığında İhlâs sûresini okuyanlara kabir suali olmaz. Kabirde Münker ve Nekir meleklerine cevap olarak şunları ezberlemelidir:
 
 Ayrıca aşağıdaki esasları da bilmek lazımdır:
 
 Kimin zürriyetindensin?
 
 CEVAP
 
 Âdem aleyhisselamın.
 
 Kimin milletindensin?
 
 CEVAP
 
 İbrahim aleyhisselamın.
 
 İman nedir? Amentü'nün esasları nelerdir?
 
 CEVAP
 
 İman, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasaklara inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.
 
 İman, Amentü'de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve beğenmektir.
 
 Amentü şöyledir:
 
 Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
 
 [Yani, Allah'a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah'ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
 
 İslam'ın şartları nelerdir?
 
 CEVAP
 
 Şunlardır:
 
 1- Kelime-i şehadet getirmek
 
 Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü demek. Manası şudur:
 
 (Ben şehadet ederim ki, [Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki] Allah'tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür.)
 
 Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir.
 
 2- Namaz kılmak
 
 3- Zekât vermek
 
 4- Oruç tutmak
 
 5- Hac etmek
 
 Allahü teâlânın sıfatları nelerdir?
 
 CEVAP
 
 Allahü teâlânın Sıfat-ı zatiyye'si altıdır:
 
 1- Vücûd
 
 2- Kıdem
 
 3- Bekâ
 
 4- Vahdaniyyet
 
 5- Muhalefetün-lilhavadis
 
 6- Kıyâm bi-nefsihi
 
 Allahü teâlânın Sıfat-ı sübûtiyye'si sekizdir:
 
 1- Hayat
 
 2- İlm
 
 3- Sem'
 
 4- Basar
 
 5- İrade
 
 6- Kudret
 
 7- Kelam
 
 8- Tekvîn
 
 BİR MÜSLÜMANIN KENDİSİNE SORMASI GEREKEN SORULAR
 
 Bir Müslüman her gece yaşadığı günün muhâsebesini yapmalı ve kendine şu sualleri sormalıdır. İşte 41 maddede bir Müslümanın günlük nefis muhasebesi...
 
 Bir Müslüman her gece yaşadığı günün muhâsebesini yapmalı ve kendine şu sualleri sormalıdır. İşte 41 maddede bir Müslümanın günlük nefis muhasebesi...
 
 Nasıl ki, güzel ve hayırlı bir netice için güzel bir gidişat zarurî ise, mesut bir âhiret hayatı için de îman ve sâlih amellerle müzeyyen, istikâmet üzere bir dünya hayatı elzemdir. Ebedî saâdete açılan bir ölüm, ancak îman ve Kur'ân nurları altında geçen nezih bir hayatın mükâfâtıdır.
 
 Dolayısıyla bir müslümanın, İslâm'ı hayatının hiçbir safhasında unutmaması gerekir. Yirmi dört saatini, kendisine en zirve rehber olarak takdim edilen Peygamberler SultânıEfendimiz gibi değerlendirme gayreti içinde bulunması îcâb eder. Bu hususta da kendi hâlini ciddiyetle ve sık sık mîzân etmesi gerekir.
 
 Zira Hazret-i Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur:
 
 "Hesâba çekilmeden evvel kendinizi hesâba çekiniz. En büyük arz (yani Allah Teâlâ'nın huzûruna çıkarılıp O'na arz edileceğiniz gün) için (sâlih amellerle) süsleniniz! Şüphesiz dünyadayken nefsini hesâba çeken kimse için kıyâmet günündeki hesap hafif olacaktır." (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)
 
 BİR MÜSLÜMANIN GÜNLÜK NEFİS MUHASEBESİ
 
 Bir müslüman her gece; yaşadığı günün muhâsebesini yapmalı ve kendine şu sualleri sormalıdır:
 
 1- Bu sabah hayat defterini nasıl açtın? Sana yeni bir gün bahşeden Rabbine şükrettin mi?
 
 2- Cenâb-ı Hakk'ın seni istiğfâra dâvet ettiği seher vaktinde, O'nunla buluşmaya koşabildin mi? O vakitte tuğyân eden ilâhî rahmet ve mağfiretten ne kadar nasiplenebildin? Yoksa o husûsî fırsat demlerini, uykuyla zâyî mi ettin?
 
 3- Seher vaktinin feyzini bütün gününe taşıyabildin mi? Bugün, hayatın ne kadar zikrullah ikliminde geçti? Ne kadar Rabbini hatırlayabilme-nin rûhâniyeti içinde oldun?
 
 4- Bugün, nefsânî lezzetleri yok eden ölümü tefekkür ettin mi?
 
 5- Bugün hayatın gereksiz telâşlarından sıyrılıp ne kadar Rabbine yöneldin? Karşılaştığın ilâhî kudret ve azamet nakışları, gönlünde ne kadar bir tefekkür derinliği meydana getirdi?
 
 6- Minarelerden yükselen ilâhî dâvete kulak verip kaç vaktini cemaatle kılabildin? Namazlarını Hakk'ın râzı olduğu kıvamda; yani huşû içinde, kalp ve beden âhengiyle edâ edebildin mi?
 
 7- Bugün kazancının, yediğinin, içtiğinin ve giydiğinin; helâl mi, şüpheli mi, haram mı olduğuna dikkat ettin mi? Haramlardan sakınma duygusu her davranışında seninle beraber oldu mu?
 
 8- Bugün kul haklarına dikkat ettin mi? "Üzerime hiçbir kul hakkı geçmedi, kimseyi incitmedim." diyebilir misin?
 
 9- Bugün mahlûkâta, Hâlık'ının şefkat, merhamet ve muhabbet nazarıyla bakabildin mi?
 
 10- Kapındaki kedinin ve köpeğin hakkına dikkat ettin mi? Kedisini aç bırakarak ölümüne sebep olan bir kişinin ilâhî azâba, susuz bir köpeğe su veren bir kişinin de ilâhî affa nâil olduğunu düşünerek, mahlûkâta merhametle muâmelede bulundun mu?
 
 11- Bugün, annenin, babanın, akrabalarının hâlini hatırını sorup gönüllerini alabildin mi? Eğer onlar âhirete intikal etmiş iseler, ruhları için bir Fâtiha okuyup hediye edebildin mi?
 
 12- Bugün aile yuvanı gönül gözüyle seyredip, oranın bir cennet bah-çesi olduğu idrâkiyle; sokakların, çarşı-pazarın, modaların, reklâmların, televizyonun, internetin menfî tesirlerinden kendini ve çoluk-çocuğunu koruyabildin mi?
 
 Bu hususta;"Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!.." (et-Tahrîm, 6) emr-i ilâhîsini hayatına ne kadar tatbik edebildin?
 
 13- Şayet evinin hanımı isen, beyini güler yüz ve muhabbetle uğurlayıp helâl rızık getirmesi için duâ ettin mi? Akşam yine onu tebessüm ve tatlı dille karşılayıp yorgunluğunu gidermeye, nezih ve örnek bir aile olmaya çalıştın mı?
 
 14- Şayet evinin beyi isen, hanımına ve evlâtlarına karşı ne kadar müşfik ve merhametli davrandın? Senin onlara bırakabileceğin en büyük mîrâsın, âhiret mîrâsı olduğunu düşünüp onların dînî, ahlâkî ve mânevî te-rakkîleri için ne kadar gayret gösterebildin?
 
 15- Allâh'ın sana emânet olarak ihsân ettiği evlâtlarına, bugün terbiye ve âdâb olarak ne öğrettin? Allah ve Rasûlü'nün aşkını, enbiyâ ve evliyânın sevgisini onların gönüllerine aşılayabildin mi?
 
 16- Yarın seni temsil edecek, senin devam eden parçan olacak evlâtlarına İslâm şahsiyeti kazandırabilmek için bugün neler yaptın?
 
 17- Kıyâmet günü, senin için yüz akı ve göz aydınlığı olmaları gayesiyle bugün yavrularının gönül bahçelerine hangi fazîlet tohumlarını ektin?
 
 18- Evlâtlarına dînin, îmânın, vatanın, bütün mukaddesâtın bir emânet olduğu şuurunu verebildin mi? Bu cennet vatanı bizlere hediye eden ecdâdını ve Allah yolunda canlarını seve seve fedâ eden aziz şehidleri, onların îman heyecanlarını evlâtlarına hatırlatabildin mi? Allâh'ın en büyük nîmeti olan Kur'ân'ın, semâlarımızda yankılanan ezanların ve hür bir şekilde dalgalanan bayrağımızın, en büyük şeref ve haysiyetimiz olduğunu idrâk ettirebildin mi?
 
 19- Evlâdının dünyevî tahsili için yıllarca emek, zaman ve masraf sarf ediyorsun; ya onun âhiret tahsili için ne yaptın? Evlâdının ebedî istikbâlini ilgilendiren bu tahsil için, sadece yaz mevsiminde bir-iki ay câmiye göndermeyi yeterli mi gördün?
 
 20- Bugün hidâyete muhtaç insanlara; yumuşak bir dil, hayranlık uyandıran bir hâl ve rahmet tevzî eden bir kalp ile yaklaşabildin mi? Onlara emr-i bi'l-mârûf ve nehy-i ani'l-münker'de bulunup hidâyetleri için duâ ettin mi? Onlara hâlinle de örnek bir "müslüman şahsiyeti" sergileyebildin mi?
 
 21- Bugün selde sürüklenen kütükler misâli nesiller kaybolurken; başta aile efrâdın olmak üzere, mes'ul olduğun insanları devrin fitne ve şerlerinden muhafaza için hangi tedbirleri aldın?
 
 22- Bir çocuğun yahut bir gencin elinden tutup câmiye götürebildin mi? Birkaç genci etrafına toplayıp, maddî-mânevî ikramlarda bulunarak hak ve hakîkati sevdirmeye çalıştın mı? Allah için sevdiğin bir kişiye hediye olarak ne verdin?
 
 23- Bugün Allâh'ın sana ihsân ettiği nîmetleri kimlerle ve ne kadar paylaşabildin? Bugün infâk ehli olabildin mi?
 
 24- Bugün bir mü'mini sevindirmenin kalbî hazzını tadabildin mi?
 
 25- Bugün bir yetim başı okşadın mı? Bir hastayı ziyaret ettin mi? Bir cenâze teşyîinde bulundun mu?[1]
 
 26- Bugün komşularınla ve civarındaki muhtaçlarla alâkadar oldun mu? Aç yatan komşunun, soğukta titreyen gariplerin ıztırâbı yüreğini sızlattı mı?
 
 27- Bugün memleketimize sığınan Suriye muhâcirleriyle imkânlarını paylaşabildin mi? O Muhâcirlere Ensâr olma yolunda mesafe katedebildin mi?
 
 28- Bugün dünyanın diğer ucunda da olsa ümmet-i Muhammed'in derdiyle dertlendin mi? Mazlumların çektiği çilelerden dolayı yüreğinde bir ıztırap hissettin mi?
 
 29- Bugün açların doyması, hastaların şifâ bulması, borçları altında ezilenlerin feraha çıkması için herhangi bir gayret gösterdin mi? Bu maksatla kalbî, kavlî ve en mühimi de fiilî duâlar ettin mi?
 
 30- Bugün, tanıdığın tanımadığın herkese Allah için selâm verebildin mi? Tebessümü sadaka bilip insanları mütebessim bir çehre ile karşılayabildin mi?
 
 31- Bugün sana sert ve kaba davranan, kötülük yapan bir kişiye Allah için iyilikle mukâbelede bulunup onu affedebildin mi?
 
 32- Bugün hiç dost kazanabildin mi? Kaç dostunla dostluğunu tazeledin?
 
 33- Bugün bir Allah dostuyla veya sâlih insanlarla beraber olmaya gayret ettin mi? Sana -nefsinin hoşuna gitmese bile- Hak rızâsı için dâimâ doğruları söyleyecek sâlih ve sâdık bir dost edindin mi? Fâsık ve fâcirlerle beraberlikten kalbini koruma endişesi taşıdın mı?
 
 34- Bugün yoldan, insanlara ezâ verecek bir şeyi kaldırdın mı?
 
 35- Bugün faydalı ilmini artıran, irfânını geliştiren herhangi bir hizmet veya faaliyet içinde bulundun mu?
 
 36- Bir gönül eczahânesi olan sohbetlerden, kalbine ve rûhuna şifâ olacak, feyzini artıracak mânevî ilâçları alabildin mi?
 
 37- Kıyâmete kadar devam edecek en büyük mûcize olan Kur'ân-ı Kerîm'den bugün kaç sayfa okudun? Orada sana verilen mesajları tefekkür ederek mûcibince amel ettin mi? En hayırlılardan olmak için; Kur'ân'ı öğretenlerden, Kur'ân hizmetine koşanlardan, yardım edenlerden oldun mu?
 
 38- Bugün, hayatına sızmaya çalışan kötü alışkanlıklara karşı koyma irâdesini gösterebildin mi?
 
 39- Bugün dilini, boş ve lâubâlî konuşmalardan, yalan ve dedikodu-dan, gıybet ve münâkaşadan ve bir gönle diken batırmaktan muhafaza ede-bildin mi?
 
 40- Bugün hayat defterini nasıl kapattın? Amel defterinin bugüne ait sayfalarına neler yazıldı? İlâhî hesap gününde bugünkü sayfanın hesâbını verebilecek misin?
 
 41- Velhâsıl bugün; dâimî bir hayat kaseti doldurmakta olduğunu, her hâl ve hareketinin ilâhî kameralarla kayda alındığını hiç düşündün mü? Ge-çirdiğin son yirmi dört saatin muhâsebesini yapıp nefsinle hesaplaştın mı?..
 
 İşte bu nevî muhâsebelerle gayrete gelip ölüme lâyıkıyla hazırlanabilen mü'minler, ölümden korku duymak yerine onu ebedî bir vuslat vesilesi olarak telâkkî ederler. Böyle olunca da, her iki âlem arasında geçit vazifesi gören ölüm güzelleşmeye başlar.
 
 Demek ki ölümün soğuk ürpertilerinden kurtulmanın yegâne çâresi; "Ölmeden evvel ölünüz!" ifâdesinin tefekküründe derinleşerek sâlihâne bir ömür yaşamaya gayret etmektir.
 
 Dipnot:
 [1] Bkz. Müslim, Fedâilu's-Sahâbe, 12.
 
 Kaynaklar:
 peygamberlerhayati com
 Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları
 Etiketleri :
 Müslümanın Bilmesi Gereken Sorular, ve Cevapları Nedir?,Müslümana sorulari ve cevaplari,kabirde neler sorulcak,sual melekleri neler soracak,öldükten sonra melekler neler soracak,münker nekirin sorulari,